Babamın Hatırasına İhanet Ettim

Babamın Hatırasını Sattım

Lale Sevgi Hanım, apartmanların arasındaki kaldırımlarda sürüne sürüne bir saattir yürüyordu. Oysa evden fırına gidiş sadece beş dakikalıktı ama bu akşam garip bir hüzün üstüne çökmüştü. Eve dönmek hiç mi hiç içinden gelmiyordu. Evde onu sadece eskimiş bir çaydanlık, haftalardır silinmeyen bir parke ve dört başı mamur, yanındakilerin sayısı azaldıkça devleşen gri kedi Fındık bekliyordu. Fındık son yılların tek gerçek sohbet arkadaşıydı; bir de sabahın köründen gece yarısına dek tıkır tıkır çalışan televizyon vardı tabii. Spikerlerin sesleriyle evde birileri var zannetmek bile az biraz insana iyi geliyordu.

Ayakları zonkluyordu, sol dizini sızlatan bir ağrı vardı, hava da kapalıydı, yağmur çiseliyordu, ama Lale yine de çocuk parkının olduğu köşeye saptı. Parktaki tüm salıncaklar ve banklar çoktan ıslanmıştı. O da paslı mantar şemsiyenin altındaki bankın ucuna oturdu, ellerini eski moda, yedi yıllık kırçıllı paltosunun ceplerine derin derin gömdü. Yeni palto almasına zaten gerek yoktu.

Bir zamanlar, rahmetli kocası İsmail varken hayat bambaşkaymış gibi geliyordu. O zamanlar ev gürültülü, cıvıl cıvıldı, hatta bazen yer dardı bile diyordu; çünkü iki çocukla küçücük bir evde yaşanıyordu büyük oğlan Murat ve kardeşi, küçük Esra. Şimdi Murat evli barklı iki çocuk babası, işi gereği Antalyaya taşınmış; Esra ise İstanbulda bir yazılım mühendisiyle evlenmiş, oradan oraya gezip duruyorlardı. Annelerini ancak bayramlarda hatırlıyorlardı, İyi ki doğdun canım annem, öpüyoruz diye WhatsApp mesajı atıyor, bir de Facebooka torun resimleri yüklüyorlardı. Torunlar da öyle yabancı, öyle uzaktı ki yazın babaanneden hep mazeretleri vardı: İngilizce kampıydı, İspanya seyahatiydi, özel dersleriydi…

Lale içini çekti. Islak asfaltta zıp zıp zıplayan bir sığırcık yiyecek arıyordu; uzun uzun onu izledi. Bir zamanlar çocuklar ona sen bizim dayanağımızsın der sanırdı, ihtiyarlığında yanında evlatları, torunlar olacak, gelip gidecekler, her akşam telefon edecekler diye hayal ediyordu. Gerçekler ise, Muratın ayda bir arayıp her seferinde Anne, nasılsın? Bizde yoğun iş, çocuklar hastalandı, anlayış göster, demesinden ibaretti. Esra ise banka attığı üç-beş kuruşun tüm sorumluluğu kaldırdığını düşünüyor, bir daha uğramıyordu.

Emekli olduktan sonra günler ayırt edilemez bir kısırdöngüye döndü: Sabah gözünü aç, TVyi çalıştır, Fındıkı besle, ya yumurtalı ekmek ya da lapa hazırla, biraz daha TV, öğlen yemeği, bir daha TV, akşamüstü küçük bir tur, sonra tekrar TV, sonra yatağa Bazen kendini spikerlerle tartışırken, üstüne alınmış gibi Fındıkın ona pörtlek gözleriyle bakışına bile alışmıştı. Fındık tepki göstermez, patisini oynatır, sonra salına salına koltukta uyurdu.

O akşam ev fikri iyice yıldırıcı gelmişti; soğukluk, sessizlik, yalnızlık Yağmur hızlanınca daha da paltosuna sarıldı, örme beresini kaşına kadar çekti.

Lale Hanım? bir anda banktan yana bir ses duydu. Siz misiniz, gerçekten?

Kafasını kaldırdı. Yanında eski model kahverengi bir pardösü ve fötr şapkalı, uzun boylu, kamburca bir adam duruyordu. Kirli beyaz şakakları, dikkatli bakışlarıyla hemen tanıdı: Gökhan Bey, yani yan apartmandan komşu, bastonuyla bahçede turlamayı alışkanlık etmiş, alçakgönüllü biri. Ara sıra asansörde veya çöp konteynerinin başında selamlaşırlar, havadan sudan konuşur, sonra yolları ayrılırdı.

Gökhan? dedi Lale şaşkınlıkla. Böyle yağmurda neden dışardasınız, hasta olacaksınız!

Peki siz? sırıttı Gökhan, yanındaki bankta oturacak yeri cebinden çıkardığı gazeteyle özenle kuruladı, sonra oturdu. Sizi bir saattir buradayım, camdan izledim. Geleyim, belki bir sıkıntı vardır dedim. İyi misiniz?

Yok, iyiyim sayılır, elini salladı Lale. Eve dönmek istemiyorum sadece. Bildiğin iç sıkıntısı. Devedikeni gibi.

Tanıdık bir his, başını salladı adam, iç cebinden incecik bir matara çıkardı. Konyak, dedi Lalenin bakışlarını yakalayınca, İç sıkıntına birebir. İçmezdim ama bazen, işte, ruha iyi geliyor.

Lale önce yok demesi gerektiğini düşündü, ama sonra kendi kendini durdurdu. Kime ne? Kime hesap verecek? Matara aldı, minik bir yudum içti. İçinden ateş gibi bir sıcaklık aktı, hoşa gitti.

Teşekkür ederim, dedi matarayı geri uzatarak. Siz niye yalnızsınız? Eşiniz vardı sanki?

Vardı, içini çekti adam, bir yudum daha aldı. Üç yıl oldu. Oğlanlar İstanbulda: Biri Sarıyerde, biri Bayrampaşada. Onların da kendine işleri var, ayda yılda bir gelirler, pazar günleri ararlar. Yani, hayat böyle işte. Ya siz?

Çocuklar uzaklarda, kısa bir cevap verdi Lale. Nadiren arıyorlar. Koca rahmetli.

Hmm, başını salladı Gökhan. Aynı kıyıdan çıkmış iki sandal gibiyiz biz. İki yalnızlık.

Durgunlaşmış yağmur damlalarına dalıp gittiler. Ama bu sessizlik kasvetli değildi, sanki kırk yıllık ahbaplarmış gibi, anlatacak her şeyi anlatmış, şimdi sadece yan yana durmanın huzuru kalmış gibiydi.

Ben açık açık söyleyeyim Lale Hanım, dedi ansızın Gökhan, sesi utangaç bir tınıyla Sizi epeydir gözlüyordum. Hep muntazam, hep bakımlı çıkıyorsunuz, ama hep yalnız yürüyorsunuz. Bir türlü cesaret edip yanınıza gelemedim. Bakın, kader işte, bugün yağmurun altında bir heykel gibi dikilmekte buldum sizi. Kader dedim, geldim.

Şaşkın bir bakış attı Lale.

Beni mi? Neden ki?

Başka ne işim var? diyerek hafifçe güldü adam. Camdan hep saatli bakıyorum, yürüdüğünüz zaman artık ezberledim. Geç kalırsanız merak ediyorum.

Demek öyle, başını iki yana eğdi Lale, küçücük bir tebessümle içi hafifledi, sımsıcak oldu. Hiç haberim yoktu vallahi.

Ne dersiniz, beraber yürüyelim mi artık? usulca sordu Gökhan. İki kişi hem eğlenceli, hem de daha güvenli. Her ne kadar bastonla yürüsem de, lazım olursa sizi korurum.

Kimden koruyacaksınız ki? uzun zaman sonra ilk kez gülümsedi Lale. Bankta yan başımıza çöreklenen sığırcıklardan mı?

Sığırcıktan da, tabii! gülümsemeyle karşılık verdi adam. O zaman, el sıkışalım mı?

Tamam, uzattık bile, dedi Lale.

O günden sonra hayatlarının rengi değişti. Eğer hava tam bir İstanbul kabusuna dönmemişse, her akşam buluşup hemen arkadaki mahalle parkında turladılar. Meğer Gökhan eski mühendismiş; yıllarca sanayide şemalarla, çizimlerle haşır neşir olmuş, emekli olunca tarihe sardırmış, bolca kitap okur, yerel gazeteye küçük yazılar yazarmış. Lale ise eski bir muhasebeciydi; tarihten pek anlamazdı ama bol bol soru sormayı, güzelce dinlemeyi bilirdi. Gökhan da Lale’nin çocuklarından, İsmaille yazlıklardan, sonradan neredeyse bedavaya satılan, çocukların zerre ilgilenmediği bahçelerden dinlerdi ilgilenerek.

Konuşmaları geceye kadar sürerdi. Banklarda oturur zaman nasıl geçer anlamazlardı. Lale eve dönerken kendini keyifli hissederdi. Artık akşam yemeklerinde yalnız kendisini düşünmeyip, Gökhana ne yapayım diye de kafa yormaya başlamıştı. Fırında börekler, poğaçalar pişiriyordu; Fındık bile, taze çıkan yiyecek kokusuna alışıp daha bir sevecenleşmişti.

Bir ay sonra, Gökhan ilk kez gece onlarda kaldı. Öyle kendiliğinden gelişti: Çay muhabbeti, derken saat olmuş neredeyse bir buçuk.

Gökhan, kal burada, dedi Lale düşünmeden. Oturma odasında açılır kanepe var sana.

Rahatsız etmem ki? gözlerinde umut ışığı.

Ay olur mu! Yer çok, baş üstünde yerin var, elini salladı Lale.

Böylece önce haftada bir, sonra iki kez, derken Gökhan bir gün terliklerini, diş fırçasını, ardından küçük bir valizle eşyalarını da getirdi. Lale artık sabahları mutfakta Gökhanın ayak sesleriyle uyanıyor, evde hayat olduğunu hissediyordu. Televizyonsuz sabahlar yaşanıyor, ekran sadece haber veya eski bir Türk filmi için açılıyordu; öyle çok muhabbet vardı ki cihaz ikinci plana kalmıştı. Fındık başlarda kıskançlık krizine girdi, birkaç kez Gökhana tısladı ama kısa sürede vazgeçip adamın ayak ucuna kıvrılmaya başladı.

Yarın lahana sarması yapalım mı? dedi bir gün Lale, mutfakta ballı çay içerken. Lahanayı çok severim, kendim için üşenirim.

Yapalım, dedi Gökhan, gözleri gülümseyerek. Ben kıymayı alayım, sen pirinci ayarla.

Beraberce o küçücük mutfakta sarmaları sardılar. Lale kendi kendine Yaşlılığımda da bana bir ödül çıktı galiba diye düşünmeden edemedi.

Tek gölge, çocuklar meselesiydi. Lale henüz çocuklara Gökhandan bahsedememişti. Murat ve Esra yıllarca babalarını yere göğe koyamamış, İsmail onlar için kahramandı. Babam olsa şöyle yapardı, babam hep en doğruyu seçerdi lafları hâlâ video görüşmelerinde geliyordu.

Gökhan anlayışlıydı, Laleye baskı yapmazdı.

Çocuklar senin çocuğun, derdi. Aceleye lüzum yok. Ne zaman içinden gelirse.

Ama zaman akıyor, doğum günü yaklaşıyor, Murat bir sabah WhatsApptan yazıveriyor: Annecim, Esrayla karar verdik, bu sene topluca senden yanayız. Hediye ister misin? Hep birlikte, ailecek, üç gün geliyoruz. Çok özledik.

Önce Lale çok sevindi, ardından ciddi bir panik bastı. Evde bir aşağı bir yukarı volta atıyor, Ne yapacağım şimdi? deyip duruyordu.

Gökhan, dedi akşam yemeğinde, Üç günlüğüne çocuklar torunlarla geliyor.

Güzel, dedi adam sanki tarhana çorbası hakkında konuşuyormuş gibi doğal şekilde kıymalı pilavı karıştırırken. Tanıştırırsın beni de onlarla.

Bilmem ki, Lale bir huzursuzlukla, Ya yanlış anlarlarsa? Babalarını çok seviyorlar. Kırıcı davranabilirler, hele Murat

Ne olacak ki? Gökhan göz göze geldi. Bak Lale, biz Kapadokya tatilinde tanışmadık, ihtiyarlıkta teselli olduk birbirimize. Beraber ömür geçiriyoruz, yastığa uzanıyoruz, hayatı paylaşıyoruz. Başka ne olmalı? Çocuklar anlamazsa?

Ne bileyim, iç çekti Lale. Murat asabidir, ağzına ne gelirse söyler… Ben diyorum ki, sen şimdilik kendi evine geç. Ben konuşayım onlarla, sonra seni misafir olarak davet ederim, daha yumuşak olur.

Bir süre çatalıyla oynayan Gökhan sonunda başını kaldırdı.

Lale, ciddi misin? sesi sitemliydi. Ben kimim senin için? Çocuklardan sakladığın biri miyim? Neredeyse altı aydır beraberiz, ben emanet mi oldum?

Hayır, hayır, boğazı düğümlendi Lalenin, neredeyse gözyaşlarına boğuluyordu. Sadece istemiyorum ki çocukların gözüne çat diye bir adam çıksın. Lütfen, biraz zaman ver. Önce anlatmalıyım, hele bir konuşayım.

Sen bilirsin, dedi adam, sesi kırgın, Yarın sabah giderim. Ama şunu unutma Lale, ben seni seviyorum; saklanan adam olmamı istemem.

Gökhan şiddetli üzüntüyle neredeyse ağlıyordu. Onlar da anlar, zamanla.

Zaman mı, mırıldandı adam, kalktı masadan. Bizde zaman mı kaldı? Toparlayayım eşyalarımı.

Ertesi sabah Gökhan eşyalarıyla çıktı. Ev bir anda buz gibi, kupkuru bir tabuta döndü; kalorifer yanıyor ama nafile. Fındık, her zamanki gibi kapı diplerinde gezinip miyavlıyordu. Lale koltuğa çöküp kediyi okşadı, beklemeye koyuldu.

Çocuklar, cumartesi sabahı eve doldu. Murat, eşi Melis, oğulları Batu ve Emir arabayla; Esra, eşi Yücel ve küçük kızları Eylül ise otobüsle. Bir anda ev şenlendi, içeri bir parfüm, bebek çığlığı, gürültü girdi. Lale masayı donattı ama gözleri hep kapıdaydı, Bankta duran Gökhanın terlikleri sanki kulağını çekiyordu.

Gece olunca, çocuklar doymuş, torunlar koyun gibi yatmışken Lale onları mutfağa çağırdı. Kalp atışları fırlamıştı ama kararını vermişti.

Yavrularım, başladı, Size anlatacağım önemli bir şey var.

Nedir anne? Hasta mısın? Murat tedirgindi.

Yok, zor nefes aldı Lale. Şey Bir süredir Gökhan Bey ile tanıştım. Altı aydır aynı evdeyiz.

Sessizlik. Murat kupayı elinden düşürecekti nerdeyse, Esranın gözleri annesine sabitlenmiş, sanki bilim kurgu filmi izliyoruz havasında.

Aynı evde mi yaşıyorsunuz? Şaka mı bu? Kaç yaşındasın sen anne? soğuk, buz gibi bir tonla sordu Esra.

Altmış beş, ama tabutta değilim daha, usulca gülümsedi Lale.

Anneciğim, kükredi Murat, Babamla o evi, bu geçmişi, hatıraları sildin mi şimdi? Başka bir adamı mı getirdin?

Bak oğlum, öyle deme, itiraz etti Lale. Gökhan iyi biri, eski mühendis…

Banane neci olduysa! böldü Murat. Annem, babamı sattın! Bitti, duydun mu? İzinsiz, kendine göre adam getirmişsin. Yuh!

Murat, çocuğu uyandıracaksın, susturdu Esra, ama sesi aynen soğuktu. Anne, yalnızsın diye üzülürdüm ama bu kadarı fazla. Bize sordun mu hiç? Böyle bir şeyi kabul edebilecek miyiz?

Ben sizin izninizi mi almak zorundayım? Ben büyüğüm, hayatta herkes kendine göre karar alır!

Altmış beşte aşk hayatı bulursan budur, işte! Murat yerinden fırladı. Torunlarına örnek olman gerekirken adam getirdin eve! O şimdi nerede? Sakladın mı?

O gitti, sesi titredi Lalenin. Sizi kırmak istemedim, sizi hazırlamak istedim önce.

Nasıl hazırlamakmış bu? Biz paramparça olduk şu anda! Esra elleri göğsünde, buz gibi konuştu. Yücel ne diyecek, ben utandım valla. Annem sevgilisiyle yaşıyor, ne iş…

Esra, yeter! Lale daha fazla dayanamadı, gözyaşları döküldü. O sadece bir dost, arkadaş. Birlikte yemek pişiriyoruz, televizyon izliyoruz. Ne ayıp ne günah var bunda?

Demek televizyon izliyorsunuz. Murat dalga geçti. Yerine başka birini koymak kolaymış. Babamı böyle mi mezarında rahat bırakacaksın?

Onun hakkında konuşmaya hakkın yok! hışımla fırladı Lale. Gökhanı tanımıyorsun bile!

Tanımak da istemem! Seçimini yap, ya biz ya o! Yüzünü de, torunların yüzünü de göremezsin, haberin olsun!

Evet anne, bu bir prensip meselesi, destek verdi Esra. Ya bizlesin, ya o adamla. Karar ver.

Başı önde kalan Lale, gözyaşı dolu masanın kenarında kalakaldı. Çocuklarına: Sizleri çok seviyorum, Gökhan da artık hayatımda ve çok değerli, demek istedi; kelimeler boğazına dizildi. Murat ve Esra daha fazla laf etmeden kalkıp gittiler.

O gece gözünü kırpmadı Lale. Duvarda bulunan, başka zamanlar huzur veren fotoğraflar, bu defa çivili gibi batıyordu içine. Gökhanın ona verdiği çiçekleri, beraber gülüşmelerini, Fındıkla ilgilenmesini hatırladı. Bir de çocuklarının kırık, soğuk yüzleri

Sabah, baş ağrısıyla, zorla kalktı. Mutfakta Melis yumurta yapıyor, Murat kahve içiyordu.

Anne, iyi misin? Melis çekingen sordu.

Normalim, dedi Lale kuru ve yorgun bir sesle.

Bak şimdi, anne, Murat kupasını masaya koydu. Esrayla konuştuk, bugün dönüyoruz. Böylesi ortamda doğum günü de istemiyoruz.

Ama daha bugün geldiniz…

Yapacak bir şey yok. Biz, çocuklarımız, böyle bir rezillik istemiyoruz. Hediyeleri bırakıyoruz, sonra haberleşiriz.

Murat, ne olur… başladı Lale ama karşılık alamadan çocuklar çıkıp gitti.

Ev yine bomboş kaldı. Melis biraz üzgün baksa da eşinin lafına uydu. Lale kapının önünde bırakılan hediyelere bakakaldı, kalbinde bir bıçak yarasıyla oturdu kaldı.

O akşam televizyona bakakaldı; ekran siyahtı, Fındık kucağına atlayıp mırladı ama teselli etmedi. Gece telefona uzanıp Gökhanı aradı.

Artık gelme, Gökhan, sesi hüzünlüydü. Bitti. Görüşmeyelim.

Ne oldu, Lale? Gözün yaşlı, yoksa çocuklar mı?

İstemiyorlar, dedi Lale. Eğer seninle olursam bir daha konuşmazlarmış.

Sen de onları mı seçiyorsun? Bak, onlar seni kullanıyor, senin mutluluğuna engel olmaya hakları yok!

Biliyorum, dedi, hıçkırıklar içinde, ama onlar benim çocuklarım. Sen çok iyi birisin Gökhan. Ama affet beni.

Telefonu kapadı, Fındıkı sımsıkı tuttu ve yıllardır hiç ağlamadığı kadar ağladı. İsmailin ölümünde bile bu kadar dermansız değildi çünkü o zaman etrafında çocukları vardı. Şimdi ise tamamen yalnızdı.

İki ay geçti böyle. Her akşam televizyon azami sesle, kendi kendine konuşmalar, yemek yine yalnız başına. Fındık, kapı tarafında adeta Gökhan nerede? der gibi bakıyordu. Lale birkaç kez telefonun başına gidip, vazgeçti.

Çocuklar bu süreçte daha da az aramaya başladı. Murattan ayda bir Nasılsın anne, her şey yolunda mı? mesajı, Esradan ise sadece Eylülün fotoğrafı geliyor. Kimse Bir ihtiyacın var mı? bile demiyor, uzaklar daha da uzak oldu.

Bir akşam alışveriş dönüşü, dördüncü katın bilindik dedikoducu teyzesi Nevinle asansörde karşılaştı.

Lale! hayretle açtı kollarını Nevin Teyze. Seni yine tek başına görüyorum, hani Gökhan Bey nerede? Çoktandır görmüyorum da, bir şey mi oldu?

Yok Nevin Abla, usulca dedi Lale. Ayrıldık biz.

Ah, yazık be kızım, başını salladı komşu. Vallahi size ne güzel yakışıyordu. Duydum ki hastalanmış, bastonla zar zor yürüyor, oğlu kısa süreliğine geldiydi gitti.

Hastalandı mı? Neymiş rahatsızlığı?

Kim bilir artık, omuz silkti kadın. Teni soldu, çok zayıfladı.

Asansör durağında bir an öylece durakladı Lale. Düşünceler bir sağa bir sola koştururken, O hasta, yalnız… Ben burada çocukların yolunu bekliyorum, onlar yok. Niye onu bıraktım ki? diye söylenmeye başladı.

Eve girdi, elindeki poşeti bıraktı, telefona uzun süre baktı. Sonra nihayet numarayı çevirdi. Çalan zil, iki, üç Tam kapatacakken, kısık bir ses duyuldu.

Alo?

Gökhan, benim Nasılsın?

Lale? Çocuklar izin mi verdi şimdi? alayla sordu.

Onları bırak şimdi, bana hastalığını niye söylemedin?

Söylesem ne olacaktı, acı acı güldü, Sen gitmişsin, ben seni yormak istemedim.

Ah Gökhan, gözyaşlarını sildi Lale, Ben geliyorum şimdi. Bekle.

Hemen paltoyu kaptı, poşeti aldı, apartman kapısını çaldı. Gökhan iyice çökmüş, gözlerinin feri iyice solmuştu ama ona baktı, yine o eski sıcak gülümsemeyi gösterdi.

Lale Niye geldin ki?

Hem akıllı hem ahmakmışsın, Gökhan, dedi sarılarak. Ben de ahmağım. Hakkını helal et. Benim için önemlisin. Çocuklar ne isterse istesin, ben sensiz yaşayamam.

Birlikte uzun uzun sarıldılar. Lale mutfağa geçti, poşetten getirdiği yemekleri çıkardı. Akşam yemeğini hazırladı.

Yarın Muratı arayacağım, dedi mutfakta biraz kendine gelince. Ona diyeceğim: İster benle ol, ister olma, Gökhanı kabul ediyorsan gel, istemiyorsan hiç arama. Artık ben buyum.

Boş ver, çocuklar için kavga etmeye değmez, sesini çıkardı Gökhan ama Lale kararlıydı.

Hayır, Gökhan. Ömrüm çocuklara adandı. Yolumun sonu buysa, şantaja daha fazla izin vermem. Ben de insanım ve mutlu olmayı hak ediyorum. O mutluluğum da sensin.

Birlikte yediler, Lale o gece de orada kaldı. Ertesi sabah Muratı aradı.

Murat, dedi doğrudan, Ben Gökhanla yaşamaya devam edeceğim. Onu seviyorum. Kabul etmek istemezseniz, sizi zorlamam. Ama ben kararımı verdim. Babanızın hatırasına da ihanet etmedim; bunu yargılamak size düşmez.

Telefonda uzun bir sessizlik oldu. Sonra Murat konuştu:

Anne, delirdin mi? Sana kaç kere söyledim

Dedin, duydum. Ama ben artık kendimi seçiyorum. Beni görmek istersen kapım açık, istemezsen canın sağ olsun. Ama artık hayatıma karışmayacaksınız.

Telefonu kapattı, derin bir ‘oh’ çekti; sanki sırtındaki koca bir dağ yere yuvarlandı.

Bir hafta sonra Esradan kısa bir mesaj geldi: Anne, Muratla konuştuk. Onaylamıyoruz ama sana da kolay gelsin. Torunları görmeye gelmek istersen buyur. Ama Gökhanı bize anlatma, hoşumuza gitmiyor.

Lale mesajı okuyup kenara koydu; tam bir kabul yoktu belki ama, bu da bir nevi barış sinyaliydi. Asıl önemlisi, yanında Gökhan ve kucağında mırıl mırıl Fındık vardı. Televizyon çalışıyordu yine, ama artık laf yetiştirmeye gerek yoktu. Çünkü konuşacak çok güzel şeyleri vardı birbirleriyle.

Yarın lahana sarması yapalım mı Gökhan? Pazardan aldım lahanayı.

Yapalım tabii, dedi adam gözleri ışıldayarak. Kıymayı alırım, sen pirinci haşlarsın.

Rate article
Lifequest
Babamın Hatırasına İhanet Ettim