İkinci Anne
Vermeye çalıştığınız belgeleri zaten gördüm, Fikriye Hanım. İkinci kez başaramazsınız.
Gözünü bile kırpmadı. Kendi mutfağımın kapısında dikiliyordu, inci düğmeli bej pardösüsüyle, dirseğinde asılı çantasıyla. Sanki bir düğüne gelmişti de başkasının hayatını ezip geçmeye değil. Pahalı parfümü kokuyordu. O parfüm, Alperin ona İstanbuldan doğum gününde getirdiği, öpüp okşadığı ve Senin zevkin güzel, bazılarına benzemiyor, dediği parfümdü.
Elifçim, yine yanlış anladın, dedi sesiyle. Bu sesi yıllar boyunca kitap gibi okumayı öğrenmiştim; dışı yumuşak, içi taş gibi. Ben senin iyiliğini düşünüyorum, sadece iyiliğini.
Kupayı masaya bıraktım. Ellerim titremiyordu artık. Bu yeniydi çünkü bir sene önce onun bakışından ayak parmaklarım bile kasılırdı.
Yeterince iyilik ettiniz bana, bir yıl depresyondan çıkamadım. Artık yeter, sanırım.
Gözlerini hafifçe kıstı. O bakıştan sonra hep tatsız bir şey gelirdi. Yedi yıl boyunca onu ezberlemiştim.
Yorgunsun, anlıyorum. Bu tedaviler, hastane yolları, sürekli bir klinikten ötekine koşmak Yardım etmek için geldim. Sadece küçük bir dilekçeyi imzalaman yeterli, birkaç evrak var.
Ne evrağı bunlar?
Bazı belgeler. Maddi konular. Senin güvende olman için, olur da bir şey olursa diye
Ellerindeki ince yüzüklere baktım. Dosyasını sanki çiçek buketi gibi tutuyordu.
Verin bakayım, dedim.
Hayatımda ilk kez bir an duraksadı.
Sonra dosyayı uzattı. Açtım, ayakta masada karıştırdım. Birinci sayfa, ikinci, üçüncüde gözlerime inanamadım, iki kez okudum.
Boşanma dilekçesi. Hazırlanmış, bilgisayarda yazılmış, ismimle soyadımla. Tek eksik olan imzam.
Mutfağı öyle bir sessizlik sardı ki, sokakta geçen arabanın ve uzakta ağlayan bir çocuğun sesi duyuluyordu.
Siz cümle bulamadım. Kendi kocamdan boşanmam için dilekçeyi ben imzalayayım diye mi geldiniz? Bu mu iyiliğiniz?
Elifçim, anlamıyorsun. Alperin gerçek bir ailesi olmalı. Çocuk olmalı. Sen bunu ona veremiyorsun. Yıllardır, kaç para gitti, ne umutlar Hiçbir şey yok. Hem kendini hem onu mahvediyorsun. Onu bırak. Bu senin büyüklüğün olur.
Dosyayı kapadım, masaya koydum, yavaşça. İçim cayır cayır yanıyordu ama dışım yumuşaktı.
Evimden çıkın, dedim.
Elif
Gidin. Lütfen.
Çıktı. Ben mutfakta o dosyayla, havada onun parfüm kokusuyla, uçurumun kıyısından son anda dönmüş gibi kalakaldım. Sadece bir santim, sadece en son anda.
O gün otuz yaşındaydım. Alper otuz iki. Beş yıllık evliyiz, dört yıldır anne baba olmaya çalışıyoruz. İnsanlar dışarıdan olmuyor işte diye bakıyor. Ama olmamayı bilmiyorlar. Her ay umut ve çöküş. Her gün iğneler, tahliller, her sabah karına iğne yapmak, ağlamak yok, kızmak yok çünkü stres yasak, sürekli pozitif düşünmek zorundasın.
Pozitif düşünmeye çalışıyordum. O kadar uğraştım. Ama kayınvalidem ağızdan ağıza dolaşıp gelinimin aklı yerinde yok, kendini saldı deyip duruyordu. Duyuyordum, anlatıyorlardı. Kasabamız küçücük, her şey duyulurdu.
Alper o zaman yurtdışındaydı, işi gereği sık giderdi. Bir inşaat firmasında, şantiyeden şantiyeye gezerdi. Hiç yakınmadım. Her akşam arardı, sesinden çok yorgun olduğunu hissederdim, kötü bir şey anlatmazdım, ya onu ya kendimi koruyordum, artık bilmiyorum.
Fikriye Hanım o akşamdan sonra uzun uzun pencereden dışarı baktım. Kış kasabası, yaprakları dökülmüş ağaçlar ve ıslak asfalt. Marketteki poşetlerle dönen insanlar. Kırmızı montlu küçük bir kız, annesinin elini tutarak kaldırımdaki su birikintisine zıplıyordu, kadın kızmadı, sadece sıkıca tuttu.
O an düşündüm; işte, ben de bu. Bir şey istemiyorum, sadece suya zıplayan bir çocuk, yanında bir el.
O akşam Alpere hiçbir şey söylemedim. Üzülmesin istedim, kilometrelerce uzakta zaten. Sadece özlediğimi söyledim. Bir hafta sonra döneceğim, seni seviyorum, dedi. İnanıyordum. Hep inandım.
Sonra o haftaya geldik, her şey tersine döndü.
Çarşamba günü, çocukluk arkadaşımdan, Pınar Arastan telefon geldi, sesi çekingen, ağır bir yük taşıyor gibiydi.
Elif, sen duydun mu? Hakkında konuşuyorlar
Ne konuşuyorlar?
Klinik ve kuaförde. Sözde başkası varmış hayatında
Üç saniye sustum. Hemen tahmin ettim, kim çıkarıyor.
Kim başlatmış bu dedikoduyu?
Eğilip büküldü.
Hani Alperin annesi Şafakın doğum gününde diyormuş Elif, inanma sakın, sadece bilmen lazım.
Bilmeliyim, evet. Sağ ol.
Ağlamadım. Sadece o koltukta öylece kaldım. Kime, ne yaptım bu hayatta… Ne bir saygısızlık ettim, ne çenesini tuttum, hediyesini hep Alper’e sorup ona göre aldım. Yedi yıl boyunca hep Fikriye Hanım dedim. Kendi kendime bile öyle. O yedi yıl boyunca.
Beni neden bu kadar sevmedi? Sadece Alperin karısı olduğum için mi? Yoksa çocuk yapamadım diye mi? Belki de onun seviyesinde olmadığım için mi? Alper mühendis, bölüm şefi, önü açık biri. Ben Kasabadaki Cumhuriyet İlkokulunda öğretmen. Belki de bundandır.
Cevap bulamadım, sonrasında da bulamadım.
Cuma günü Umut kliniğe kontrole gittim. Doktorum Asuman Hanımla adeta aile gibiydik, nice şeyi beraber atlattık. Her başarısız protokolden sonra bana yeni şeyler anlatır, yeni yöntemler denerdi, nedeni hiç bulunamıyordu. Her şey normalken, açıklanamayan kısırlık. Yani doktorlar da çaresiz, devam edin diyorlar sadece.
Koridorda, beklerken dergi karıştırıyordum. Yanımda karnı yeni belirginleşmiş bir kadın, yüzü pırıl pırıl. Ona hiç imrenmedim, bu önemli. Sadece aynı şeyi, sessizce diledim.
Tam orada Alperi gördüm, gözlerime inanamadım. Kayıttaydı, genç sekreterle konuşuyordu, üzerinde iki sene önce aldığım gri mont.
Alper?
Bana döndü, bir an şaşırdı, sarıldı, burnumun ucuyla montunu kokladım, yol ve ev kokusu
Daha üç günün vardı, diye mırıldandım.
Erken bitirdim, sürpriz yapacaktım. Eve uğradım yoktun. Aradım, açmıyorsun.
Telefonum çantada.
Nerede olacağını tahmin ettim.
Elimi tuttu, ben muayeneyi beklerken bir kenara geçtik. Dayanamadım, her şeyi anlattım. Boşanma dilekçesi, iftira dedikoduları, yorulduğumuzu, her şeyi.
Dinledi. Çok sessizdi. Yanakları gerilmişti. Bunu iyi bilirim, biriktiriyor demektir.
Neden söylemedin? dedi sonunda.
Seni telaşlandırmak istemedim.
Elif…
Alper, sen zaten çok yoruluyorsun, üzülmeni istemiyorum
Elif, dedi, sesi sakin, bana kızgın değil de üzüntülü. Biz artık annem hakkında ciddi konuşmalıydık. Onun bazen yaptıklarını biliyorum.
Beni sevmiyor, Alper.
Uzunca sustu. O sessizlik bile cevaptı.
O sırada Asuman Hanım çağırdı. Alperle birlikte girdik. Hiç beklemediğim bir şey yaşandı.
Doktorun yüzü tuhaftı. Ara ara bilgisayara bakıp, dosyamı karıştırıp, bana döndü.
Elif Hanım, dürüst olun, arada önerimiz dışında bir ilaç kullandınız mı?
Şaşırdım.
Hayır, hep sizin dediklerinizi yaptım.
Başıyla salladı.
Birisi bana iki yıl önce işbirliği teklif etti. Analizlerinizi ufak tefek değiştirmem için para teklif etti.
Ofiste nefesler tutuldu.
Reddettim, dedi Asuman Hanım. Ama bildiğim kadarıyla siz ilk iki denemeyi başka klinikte yaptınız. Orada teklif kabul edilmiş. Resmen ispatlayamam. Ama arkadaşım anlattı. Vicdanı dayanamamış.
Alper ayağa kalktı:
Kim yaptı?
Hatırlamıyorum, dedi doktor. Ama dişi bir sesi vardı, otoriter, yaşlıca
Alper derin bir nefes aldı. Dışarı bakıyordum, kurumuş bir kavak dışında bir şey yoktu bahçede.
İnsanın kendi kayınvalidesi, ona bunu yapar mıydı? Belki de deliriyorum sandım. Ama sessiz bir köşemde, zaten yıllardır biliyordum.
Konuşmamız lazım, dedi Alper.
Klinikten çıktık, arabaya geçtik. Motoru çalıştırmadan yağmuru izledik.
Alper
Bir dakika.
Sustuk.
O yaptı, dedi. Soru sormadı.
Bilmiyorum, kesin değil
Biliyorum, çünkü aptalım ben. Bir yıl önce bana “tanıdık doktorlarım var” deyip duruyordu, önemsememiştim.
Durdu.
Dört yıl, Elif.
Ağlamadım. Elini tuttum.
Şimdi ne yapacağız?
Yüzüme baktı, gözleri kan çanağı gibi, bana çok tanıdık.
Sana inanıyor musun, hiçbir şey bilmediğime?
Evet, dedim, bu kez tam içten.
Uzun süre kime anlatacağız, polise mi, neyle? diye konuştuk. Dava için delil gerekiyordu.
Birden Pınarın yazlığını hatırladım. Kasabadan otuz kilometre uzakta. Geçen yaz anahtarları bana bırakmıştı.
Uzaklaşmalıyız, dedim.
Nereye?
Bizi hemen bulamayacağı yere. Yoksa konuşursak her şeyi tersine çevirir. Sen de biliyorsun.
Bildi, başını salladı.
Evden hemen çıktık. On dakika sürmedi hazırlanmamız. Kimse görmedi ya da umursamadı, insanlar bavulla nereye gider bakar mı ki?
Pınarı aradım.
Pınar, anahtarlar hâlâ elimde geçiyor mu?
Evet, tabii. N’oldu Elif, iyi misin?
Değilim, sonra anlatırım.
Gidin. Yakıt biterse tüpün vanası arka odada. Dikkatli olun.
Anlamadım ama hissettim.
Karanlıkta yola koyulduk. Dışarıda yağmur, Alper direksiyonda sessiz, ben yolda süzülen ışıkları izliyorum. Bir insan, yıllarca karısına, gelinine bu kötülüğü nasıl içinden geçirir?
Ailede zehirli ilişkiler olduğunu kitaplarda okumuştum. Hep başkaları için yazılmış gibi. Meğer benim hikâyemmiş.
Eve vardık, soğuktu ama düzgündü. Alper sobayı yaktı, nemli battaniyelerle sarındık. O gece uzun zamandır ilk defa doğru düzgün konuştuk.
Anlat her şeyi, en başından, dedi.
Bütün detayları anlattım. Her şeyi. O beni itham ettiği günleri, klinikte ilginç tesadüfleri, yanlış giden protokolleri
Annem bana senin yeme, içme düzenin bozuk dedi, kısırlık sendedir dedi, doktorlar gizli gizli söylüyormuş. Senin yüzündenmiş.
İnandın mı?
Uzun sustu.
İnanmadım ama inanmadığımı da göstermedim. Kolay yolun gelmesini bekledim. Ben korkağım, Elif.
Hayır. Sadece onu çok seviyorsun. Aynı şey değil.
Bana öyle baktı ki, içim burkuldu.
Ertesi sabah plan yapmaya başladık. Yüzüne vursak inkâr edecek. Kişiliğinden biliyordum. Canı yakan cezalar gibi değil bu; insanı kendi kendisinden şüphe ettiriyorlar.
Kayıt lazımdı bize. Açık kanıt.
O buraya gelir, dedi Alper. Fark edecek yok oluşumuzu, döndüğümü. Bizi bulur. Hep buldu.
Nereden biliyorsun?
Onun oğluyum. Onun ne mal olduğunu bilirim. Kontrolü kaçırmaya tahammül edemez.
Hazırlandık. Alperin cebinde kayıt yapabilen telefon vardı. Denedik, kusursuzdu. Konuşmayı ben başlatacaktım, doğrudan sorular soracaktım.
Üç gün bekledik. O küçük evde, her köşe gıcırdıyor, soba tütüyor, birlikte yemek yapıyoruz. Bu günlerde aramızda bir şey değişti. Sahte şeyler yanıp gitti sanki.
Bir akşam Alper arkadan sarıldı, Taşınalım, dedi. Havale aldı Antalyada, uzun süre reddediyordu sırf annesi için, Artık farklı düşünüyorum, dedi.
Cevap vermedim. Yalnızca ellerini tuttum.
O, dördüncü gün geldi. Pazar, öğleden sonra. Otomobili daha evin önünde tanıdım. Alper kaydı başlattı, telefonda sakladı.
Hazır mısın?
Hazırım, dedim. Bu da gerçekti.
Kapıdan kendi evine girer gibi girdi. İkimizin de yanında gözleriyle dolaştı.
Alper, dedi, sesi gergindi. Yüzünde maskeyle. Burada olduğunu bilmiyordum.
Tabii, hâlâ görevdeyim sandın.
Bana uzun uzun baktı.
Elif, niye onu buraya getirdin? Ne yalanlar söyledin?
Bildiklerimi anlattım, Fikriye Hanım.
Neymiş onlar? Hep hayal kuruyorsun, sinirlerinden
Hangi doktorlar? dedim hafifçe. Sizin para verdiğiniz, denemelerin sonuçsuz çıkmasını sağlayanlar mı?
Kısa bir duraksama. Gördüm.
Saçmalama, dedi, sesi keskinleşti.
Saçmalık mı? Yıldız kliniğinde Marina Hanım vardı, hatırlıyor musunuz? İki yıl önce… Onun Asuman Hanıma anlattıklarını, teklifinizi Fikriye Hanım, dolandırmadan soruyorum, bu doğru mu?
Deli misin sen?
Anne, dedi Alper. Yılların yüküyle. Yalan söyleyip söylemediğini bilirim. Hayatımca seninleyim. Elifin sorusuna cevap ver.
Bir şey çöktü içinde. Duruşunda değildi, ruhunda sanki.
Senin için yaptım, dedi. Benimle değil, Alperle konuştu. Anlamıyorsun, o kadın doğru kadın değil. Sen daha iyisine layıksın. Ne bağlantısı var, ne eğitimi… O bir ilkokul öğretmeni. Sana layık görmedim. O kadar emek verdim sana
Anne.
Sadece senin kendi başına anlamanı istedim. Kavgasız, temiz bitirilsin istedim. Ne var bunda? Kimseye zarar gelmedi ki
Kimseye zarar gelmedi, dedim. Sanki bana ait değildi o ses. Dört yıl boyunca umut ve düş kırıklığı. Her sabah iğne, her üç günde bir kan, sıcak yemek yok, kahve yok, yük taşıyamam. Hep kendimi suçladım. Hiçbir şeyim yoktur sandım. Kimse zarar görmedi mi?
Yüzüme baktı, ilk kez içindeki buzun kırıldığını gördüm. Gerçek bir şey, ama acıma değildi.
Dört yılımı aldınız, dedim. Buna oğlunuza ilgi diyorsunuz.
O benim oğlum, dedi. Kısık bir sesle.
Ben de onun karısıyım, dedim.
Alper geldi yanımda durdu. Omuz omuza.
Bu konuşmayı kaydettik, dedi. Söylediklerinin hepsini.
Uzun uzun baktı.
Polisi arayacak mısın?
Evet.
Ben senin annenim.
Biliyorum.
Bir süre daha öyle kaldı. Sonra döndü, çıktı.
Bir dakika, dedim arkasından, neden dedim bilmiyorum.
Durdu ama bakmadı.
Onu hiç sevdiniz mi, yoksa sadece hayatınızda tutmak mı istediniz?
Cevap vermedi. Çıktı, kapıyı hızla çekti.
Alper olduğumuz yere bir süre baktı. Telefonu çıkardı, kaydı kapattı.
Maksutu arıyorum, dedi. Eski arkadaşı, şimdi savcı.
Tamam.
Dışarı çıktım. Hava soğuk, çam kokusu, rutubet. Fikriye Hanım gitmişti bile. Sadece lastik izleri kalmıştı.
Derin nefes aldım.
Sonrası sistemin işi oldu. Biz olanı verdik, vicdanı rahatlamayanlar konuştu. Kliniklerdeki personel, doktorlar, parayı alan hemşire Meğer vicdan satılmazmış.
Fikriye Hanım iki hafta sonra gözaltına alındı. Maksut arayıp haber verdi. Alper telefonu elinde tuttu.
Nasıl hissediyorsun? dedim.
Bilmiyorum.
Bu normal. Bilmemek normal.
Annem sonuçta.
Biliyorum.
Kitaplığı karıştırdı.
En kötü ne biliyor musun? Şaşırmıyorum. İçten içe onun bir şey yapabileceğini, belki tam böyle olmasa da, hissediyordum. Ama bakmadım. Çünkü annem. Çünkü inanmak zor.
Zehirli ilişkiler sessiz başlar, dedim. Yavaş yavaş. Gerçeğe bile şüpheyle bakarsın.
Yüzüme baktı.
Hep farkında mıydın?
Değildim. Ama çok yoruldum, Alper. Yorgunluk insanı ya zekileştiriyor, ya da umursamaz yapıyor.
Üç hafta sonra taşındık. Artık evimize gitmedik. Alper eşyanın çoğunu topladı, anahtarları teslim ettik, Antalyaya taşındık.
Orası başka bir dünyaydı. Daha sıcak, daha aydınlık. Palmiye ağaçları, ilk başta inandırıcı gelmiyordu. Oturacak ev bulduk, Alper yeni işine başladı, ben bir süre evde kaldım, alışmaya çalıştım.
Asuman Hanım, Antalyadaki bir meslektaşına yönlendirdi. Zeynep Hanım. Enerjik, samimi, bana umut verdi: Her şey mümkün.
Baştan kontrol olduk. Temiz, dürüst, kimseyi dahil etmeden.
Üçüncü denemede tuttu.
Şubat ayında öğrendim. Alper evdeydi. Elimde testle banyodan çıkıp gösterdim. Uzun baktı bana, gözleri dolu.
Elif
Evet, dedim.
Sımsıkı sarıldı.
Emir ekim ayında doğdu. Üç buçuk kilo, elli iki santim. Simsiyah saçları, ciddi bakışıyla herkes Bilim insanı doğdu galiba! dedi.
Ağladım. Acıdan değil. Onu göğsüme koyduklarında, içimdeki yıllar biraz hafifledi sadece.
Kaybolmadı. Ama dayanılır oldu.
Alper yanımdaydı. Hâlâ elimden tutuyordu. O günü de, bugünü de.
Emir üç aylıkken ilk defa rahat bir akşam geçirdik. Uyuyordu, biz mutfakta çay içtik. Cam kenarında mum yaktık. Antalyada serin bir sonbahar gecesi.
Alper, dedim.
Hm?
Onu düşünüyor musun?
Kim olduğunu sormadı. Biliyordu.
Arada. Artık daha seyrek.
Ben de öyle. Hâlâ bazen nasıl oldu da diye düşünüyorum. Sonra Emire bakıyorum Biz buradayız, hayat devam ediyor.
Bana kırgın mısın? dedi, çekinerek.
Neden?
Göremediğim için ya da görmek istemediğim için… Yıllarca.
Sessizce düşündüm.
Hayır, dedim. Kızgın değilim. Ama içimde bir iz var; iğne gibi. Acıtmıyor ama orada olduğunu biliyorsun.
Başını salladı. Savunmadı kendini.
Adil, dedi.
Artık dürüst olmaya çalışıyorum. Artık her şey iyi numarası yapmaya gücüm yok.
Her şey iyi mi?
Neredeyse. Emir sağlıklı, sen yanımda, evimiz var. Sadece, değiştik artık, Alper. Eskisi gibi değiliz. Bu iyi mi kötü mü bilmiyorum. Bazen de hayat böyle.
Mumu izledi, alev hafifçe titredi.
Kasabada, annem gittiğinde, sen kapıdaydın ya
Evet.
Camdan sana bakıyordum. Nasıl taşıdığını düşünüyordum. Her şeye rağmen ayakta duruyorsun.
Kırıldım. Sadece yanında göstermedim.
Biliyorum. Özür dilerim.
Alper, elini tuttum. İkimiz de farklı yapabilirdik. Gel artık suç yarışına girmeyelim.
İçeriden Emirin sesi geldi. İkimiz de hareketsizce dinledik.
Sessizlik.
Uyuyor, dedi Alper.
Evet, dedim.
Sessizliğimiz güzeldi. O, yalnızca en yakınlarınla tadarsın; söze gerek yoktur ama gitmek de istemezsin.
Mutlu musun? dedi birden.
Düşündüm. Cevap için değil, gerçekten.
Evet, dedim. Ama mutluluk sandığım gibi değilmiş. Eskiden acı olmasın, her şey yolunda olsun, isterdim. Şu an acı da olsa her şey yolunda; günün bitmesin istiyorsun.
Gülümsedi, yavaşça.
Çok güzel bir tat, dedi.
Evet, dedim. Hafif bir burukluk, ama güzel.
Hayatta her şey iyi gidecek diye bir şey yok. Bazen, acıyla yoğrulan mutluluğun tadı daha derin, daha gerçek olur. Gerçek yakınlık, zorluklar paylaşınca büyümüştür. Eninde sonunda insanı ayakta tutan da bu: Zor zamanlarda sevdiklerinin elini bırakmamaktır.




