Ben de Nefessiz Kaldım

Ben de Nefes Alamıyordum

Serkan bunu pazar akşamı söylediğinde, Nergis ütülediği gömlekleri düzgünce katlayıp yatağın üstünde hizalıyordu. Odaya girdi, yatağın ucuna oturdu ve sanki bozuk bir musluktan bahsediyormuş gibi söyledi.

Nergis, boğuluyorum.

Başını kaldırmadı. Bir gömleği koydu, diğerini aldı.

Neyden?

Her şeyden. Rutin yüzünden. Her gün aynı şey. Kalk, kahvaltı et, işe git, dön, akşam yemeği, yat. Böyle dönüp duruyoruz.

Nergis kollara dikkatle şekil verdi, yakayı düzeltti. Elli bir yaşında, Serkan elli üç. Yirmi altı yıldır bu Karşıyakadaki evde yaşıyorlardı, oğulları Arda beş yıl önce Ankaraya taşınmış, sadece bayramlarda arıyordu.

Ne yapmamı istiyorsun? dedi sesi sakin.

Gitmek istiyorum.

O an durdu. Ama korktuğu için değil. Sadece, uzun zamandır beklediği bir şeyi duymuş gibi dikkatle baktı Serkana.

Nereye gideceksin?

Ev tutacağım. Biraz yalnız kalacağım. Nefes almam lazım.

Peki, dedi Nergis ve yeni bir gömlek aldı.

Serkan başka bir tepki bekliyordu belli ki, hafifçe öne eğildi.

Hiçbir şey demeyecek misin?

Ne diyeyim Serkan? Sen yetişkin bir adamsın. Gitmek istiyorsan git.

Kavga etmeyecek misin?

Gömleği katladı ve nihayet ona baktı, gözlerinin içine.

Hayır. Ama bir şartım var.

Hangi şart?

Günlük işlerle ilgili bana arama. Şu neredeydi, bu nasıl çalışıyor, şunu nereye koydum diye sorma. Madem gidiyorsun, her şeyi sen hallet.

Serkan kısa bir süre sustu.

Hepsi bu mu?

Hepsi bu.

Ne yapacağından emin olamayan bir hali vardı. Ağlamasını, sitem etmesini, yılları hatırlatmasını, oğlunu öne sürmesini beklemişti. Bunlara dair aklında cevaplar bile hazırlamıştı. Ama Nergis ütüye devam etti.

Tamam, dedi sonra. O zaman eşyalarımı toplayacağım.

Topla.

Serkan gardıroba geçti. Raflara uzun uzun baktı. Sonra kot pantolonları, tişörtleri, çorabı bir çantaya yerleştirmeye başladı. Tıraş makinesi, telefon şarjı, uzun süredir okumadığı bir kitap da ekledi. Koridora çıktı. O sırada Nergis mutfakta bir şeylerle uğraşıyordu.

Ben gidiyorum, dedi mutfağa doğru seslenerek.

İyi şanslar, dedi Nergis oradan.

Kapı arkasından sessizce kapandı. Bir süre bekledi. Bir hareket, ayak sesi yoktu. Sadece sessizlik vardı.

Asansörün düğmesine bastı.

***

Yeni bir ev bulması iki gün sürdü. Yakındaki Bahçelievlerde tanıdığı birinin yardımıyla küçük bir daire tuttu, dördüncü katta, pencereler avluya bakıyordu. Ev sahibi yaşça büyük, bıyıklı bir adam, daireyi gezdirip, iki aylık peşinini alıp hemen çıktı. Evin içinde bir kanepe, masa, iki sandalye, eski bir buzdolabı ve gazlı ocak vardı. Perdeler bayat hardal rengindeydi.

Serkan çantasını yere koydu, kanepeye oturdu.

Sessizlik. Yan odada biri yürümüyor, televizyon açık değil, kimse yemek çağırmıyor. Kanepeye uzandı, ellerini başının altına koydu: özgürlük işte bu.

İlk iki gün tuhaf bir huzur vardı. Ne zaman isterse o zaman kalktı, ne aldıysa onu yedi, bazen markette ne almışsa onlarla idare etti, çorapla gezdi, kimseye haber vermedi. Akşamları eski arkadaşı Demiri aradı, uzun uzun konuştular. Demir güldü, Doğru yapmışsın Serkancığım, çoktan yapmalıydın, dedi.

Üçüncü gün Serkanın temiz hiç çorabı kalmadığını fark etti.

Banyodaki makineye baktı. Küçük yuvarlak bir şeydi. Kapağını açtı, baktı, kapatı, tekrar açtı. Toz deterjan lazımdı, ev sahibi lavabo altındaki dolapta olduğunu söylemişti. Orada bulduğu küçük paket üzerinde Renkli ve beyazlar için yazıyordu. Göz kararı gözüne doğru gelen yere döktü. Programı seçti, başlattı.

Makine çalışmaya başladı.

Bir saat sonra makineden çorapları çıkardı. Sırılsıklam, hafifçe pembeleşmişlerdi. Hemen sebebini anlamadı, sonra hatırladı: yeni bir kırmızı tişörtle atmıştı çorapları.

Çoraplar ertesi akşama kadar kaloriferde asılı kaldı.

Dördüncü gün normal yemek pişirmeye karar verdi. Marketten tavuk göğsü, patates, soğan aldı. Dolaptan çizik tava buldu. Ocağa koydu, yağ döktü. Yağ çok kızdı, göğsü doğramadan atınca tavaya yapıştı. Patatesleri soyarken yarısı kabuğa gitti. Soğan gözünden yaş getirdi.

Sonuç, içi çiğ, dışı sert, kahverengimsi bir şey oldu.

Yarısını yedi, geri kalanını çöpe atıp, yakındaki bir lokantadan yemek siparişi verdi.

Bir hafta sonunda yemek harcamalarını topladı, Nergisle aylık alışverişleriyle neredeyse aynı çıkıyordu. Kendini toparlaması gerektiğine karar verdi. Malzeme aldı, bulgur pilavı yaptı. Pilav idare eder oldu, biraz içi rahatladı.

Ama genel olarak, günlük hayat dört bir yanından ağır ağır üzerine çöküyordu.

***

Onuncu gün gerçek sınav geldi.

Duşta yıkanırken suyun gitmediğini fark etti. Aşağı baktı; banyonun zemininde bulanık bir gölet birikmişti. Suyu kesti, bekledi, gölet azalmadı. Ayak parmağıyla gideri yokladı; su gitmiyordu.

Sifon meselesi aklına geldi. Nergis bazen Sifonu temzilemek lazım, yoksa su birikir derdi. Serkan o zaman başıyla onaylar, odadan çıkardı.

Şimdi yere çömeldi, küvetin altına baktı. Borular, sonra beyaz plastik bir bağlantı vardı. Dokundu. Neredeyse hiç zorlanmadan, çıkıverdi ve alttan deve gibi su fışkırdı, hem de basınçlı, soğuk ve koyu renkte.

Serkan aniden sıçradı, kaydı, havluyu yakaladı, yere düştü, havlu sırılsıklam oldu. Parçayı tekrar takmaya çalıştı, su bir türlü durmuyordu. Banyodan, koridora su aktı, küçük halı on saniyede suya doydu.

Koridora kaçtı, ıslak ayaklarıyla iz bırakarak telefona sarıldı. Evin su vanası nerede olduğunu internetten araştırdı, sonra ev sahibinin mutfak altındaki vanadan bahsettiğini hatırladı. Oraya koştu, vanayı kapattı. Su nihayet durdu.

Banyo mini bir selden çıkmış gibiydi. Islak havlular, ıslak banyo halısı, suyla kaplı yerler. Sifondan hâlâ damla damla akıyordu.

Serkan koridorda, ıslak şortla yere oturdu, duvara bakakaldı.

Aklına ilk gelen Nergis oldu. Daha çok bir refleksle: Nergisi arar, o hemen ne yapacağını söyler. Parmağı telefonu açmış, isme dokunacakken, Nergisin bana bu tür şeyler için arama sözü aklına geldi.

Telefonu bıraktı.

Sonra yine de aradı, ama Nergisi değil, Demiri.

Demir, sifonu tamir etmeyi biliyor musun?

Sifon ne? Demirin arka planda bir uğultu vardı.

Banyodaki boru işte, sular fışkırıyor.

Valla ben hep tesisatçı çağırıyorum. Sana bir numara atayım, iyi bir usta.

Ertesi gün usta geldi. Sifonu elden geçirdi, yirmi dakikada contayı değiştirdi. Ücretini isteyince Serkan bir an kala kaldı.

Bu fiyat normal mi? diye sordu.

Normal, dedi adam ve çıktı.

Serkan kapıyı kapatınca düşündü: Nergis böylesi basit şeylere usta çağırtmazdı. Kendi çözüm bulur, conta alır değiştirirdi. Onun ne zaman, nasıl yaptığına hiç dikkat etmemişti; tıpkı pencere dışında havanın değiştiği gibi, kendiliğinden olurdu.

***

Bu sırada aklına, doğru olduğunu sandığı bir fikir düştü.

Yirmi yıl önce kısa bir ilişkisi olmuş, sonra ayrılmış olduğu Laleye mesaj attı. Lale yedi yıldır boşanmıştı, ortak tanıdıklardan biliyordu. Nadiren doğum günlerinde karşılaşırlar, selamlaşırlardı.

Lale, merhaba. Ben Serkan Yılmaz.

Serkan? Lale şaşırdı ama hoşuna gitmiş gibiydi. Ne zamandır…

Şey, şu an yalnızım. Belki bir yemek yiyip görüşürüz diye düşündüm.

Bir an sustu.

Kimden ayrı?

Eşimden.

Boşandınız mı?

Daha değil; süreçteyiz.

Anladım, dedi ve sesi biraz mesafeli oldu. Görüşelim o zaman.

Merkezi bir kafede buluştular. Lale şık bir pardesüyle gelmiş, bakımlı, kısa saçlıydı. Serkan ona bakınca, Lalenin yaşını hiç göstermediğini fark etti. Birer kadeh şarap söylediler, sohbet ortak tanıdıklarla başladı, sonra Lale sordu:

Peki kendinden anlat. Ne yapıyorsun?

İnşaat firmasındayım hâlâ. Tedarik Şefi.

Nerede yaşıyorsun şimdi?

Ev kiraladım. Bahçelievlerde.

Orası nasıl?

İyi demek istedi, ama eh işte. Çamaşır makinesi zayıf sıkıyor. Ocak da biraz arızalı, dedi.

Lale ona anlamlı bir ifadeyle baktı. Sonra bu bakışın şefkat olduğunu fark etti. Sevgiliye değil, işleri pek yolunda gitmeyen birine duyulan çeşit şefkat.

Anladım, dedi tekrar.

Konuşma ilerlemedi. Lale kızından, Serkan oğlundan bahsetti. Birer kadeh daha içtiler. Lale sabah erken kalkacak, deyip ayrıldı.

O gece boş buzdolabına bakıp, makarna ve kettleda ısıttığı sıcak suyla yetindi.

Lale bir daha geri dönmedi. Serkan da aramadı.

***

Aynı günlerde, arkadaşlarla buluşmaya çalıştı. Demir, Cuma olur ama sekize kadar, eşimin veli toplantısı var, eve yetişmem lazım, dedi. Başka bir arkadaşı Arif, Buluşuruz ama benim arabam yok, beni eve bırak, ben içmem, yarın kayınpederlere gideceğiz, dinç olmak lazım, diye ekledi.

Üçü bir barda toplandılar. İki bira içip, futboldan, işten konuştular. Ardından Demir sordu:

Nasıl, özgür hayat iyi mi?

İdare eder, dedi Serkan.

Nergis aramıyor mu?

Hayır.

Demirle Arif bakıştılar.

Hiç mi? diye sordu Arif.

Hiç.

Birbirlerine tekrar bakıştılar. Demir bardağı çevirdi.

Valla bizimki günde üç kere arardı.

Serkan tekrarladı: Nergis hiç aramıyor.

Bu ya iyi işaret, ya kötü, dedi Arif.

Nasıl yani kötü?

Rahat etmiş de olabilir.

Serkan birasını bitirdi. Düşünmek istemedi bu konuyu. Zaten her gün düşünüyor ama kendine itiraf etmiyordu.

Saat sekizi çeyrek geçe Demir kalktı, üstünü giyindi. Arif de peşinden. Ellerini sıktılar, omzuna dokundular, ayrıldılar. Hepsi kendi evine, eşine, çocuğuna gitti.

Serkan barda yalnız oturdu, bir bira daha söyledi, kapanışa kadar kaldı.

***

Nergis ilk birkaç gün tuhaf bir rahatlama hissetti. Serkanın yokluğunda yalnızlık bekliyordu ama asıl başta boş bir alan hissetti. Sanki mobilyalar yer değiştirince, iyi mi olmuş anlayamıyor gibiydi insan.

İkinci gün, arkadaşı Zeynepi aradı.

Gitti, dedi Nergis.

Nasıl gitti? Nereye?

Ev tuttu. Boğuluyorum dedi.

Bir süre sustu Zeynep.

Nasılsın peki?

İyiyim valla. Şaşıyorum hâlime.

Ağlıyor musun?

Hayır. Garip, değil mi?

Belki sonra saplar?

Bakalım.

Bir gün de en eski dostu, yirmi beş yıl önce lohusa kursunda tanıştığı Ayşe aradı. Ayşe, Zeynepten farklı, lafını esirgemezdi.

Allahtan, dedi Ayşe. Nergis, kaç yıldır söylüyordum sana.

Ne söylüyordun?

Evde ev kölesi gibi yaşıyorsun, maaşsız hem de.

Ayşe, yapma böyle ya…

Ama öyle. Son ne zaman kendin için bir şey yaptın?

Nergis düşündü. Cevaplamak kolay olmadı.

Geçen sene saçımı kestirmiştim.

O kadar işte.

Ertesi hafta Ayşe onu pilatese götürdü. Nergis önce gitmek istemedi, sonra fikir değiştirdi. Dolaptan eski bir eşofmanını bulup ilk defa giydi, esnemeler fena gitmedi.

Herkes böyledir ilk başlarda, dedi eğitmen hanım, at kuyruğu saçlı genç bir kadın.

İki hafta sonra biraz daha esniyor, haftada üç gün gidiyor, ardından Ayşeyle kafede uzun uzun oturuyordu. Nergis uzun zamandır böyle oturup, eve yetişmesi gerekmeyen bir zaman geçirdiğini fark etti.

Akşamları kitap okuyordu. Önceleri yastıkta yirmi sayfada uyurdu. Şimdi bir saati rahatça geçiyordu.

Bir gün Arda aradı.

Anne, babam ayrı yaşıyor diyor.

Evet, doğru.

Peki siz nasılsınız?

Fena değil. Yani bana sorarsan, hatta iyiyim.

Bir an durdu Arda.

Anne, boşanacak mısınız?

Şu anda bilmiyorum. Hiç düşünmedim.

Üzüldün mü?

Şaşırdım. Ama üzülmedim.

Arda sustu. Hep bir bilgiyi sindirmeden cevap vermezdi.

Tamam, dedi sonra. Bir şey olursa ara.

Sen de ara. Sadece bayramda değil.

***

Bir gece, Nergis mutfakta çay bardağını yıkarken pencereden dışarı baktı, bir an öylece durdu.

Yirmi altı yıl dedi içinden. Az değil. Hayatının yarısından fazla. İyisi de vardı. İlk ev, kendileri boyadı, elleri yara oldu. Arda çocukken, dizi yara içinde. Beş yıl önce deniz kenarı tatilinde, üç gün boyu neden güldüklerini unuttuğu ama gülmeye doyamadığı anılar…

Artık olmayacak bunlar, sadece geçmişte anı olarak kalacaklar.

Birkaç dakika bekledi, duygu geçti. Bardakları yıkadı, pilatese gitmek için hazırlanırken hayatına devam etti.

***

Ekin bir tesadüf sonucuydu.

Alt kattaki yaşlı komşusu, Macide Hanım, seksenlerinde, hafızası kuvvetli, koridorda uzun uzun sohbet etmeyi seven biriydi. Nergisten koridordaki ampulü değiştirmesini istedi; oğlu gelene kadar karanlıkta kalmak istemiyordu. Nergis yardıma gitti, çay ikram edildi, tam o anda Macide Hanımın bir diğer oğlu geldi, beklenmeyen misafir.

Adı Ekindi, şehirde başka semtte yaşıyordu, kırk sekiz yaşlarındaydı, sakallı, yakışıklı, ciddi bir adam.

Anne, yine insanlardan rica ediyorsun galiba, dedi, Nergisi ampulle görünce.

Nergis kendisi teklif etti, diye cevap verdi Macide Hanım gururla.

Ekin dönüp ona teşekkür etti.

Sağ olun. Geleceğim aklıma gelmedi, annemin karanlıkta kalacağını düşünemedim.

Hiç önemli değil, dedi Nergis.

On dakika ayakta konuştular. O da inşaat işindeydi, ama başka firmada. Nergis muhasebeci olduğunu söyledi. Ekin vedalaşıp gitti, Nergis de evine döndü.

Üç gün sonra Ekin kapıyı çaldı. Annesine market alışverişi bırakmış. Bir de Teşekkür için diyerek Nergise çikolata verdi.

Hiç gerek yoktu, dedi Nergis. Ama çikolatayı aldı.

Bir dakikanız varsa, bir şey soracaktım. Serkanı soracaktım. Tedarik işiyle ilgilendiğini duydum, bir tedarik sorunum oldu da…

Nergis bir an durdu.

Serkan şu an ayrı yaşıyor. İsterseniz numarasını verebilirim.

Anladım, dedi Ekin ve yüzünde şaşırmış mı belli olmayan bir ifade vardı. O halde rahatsız etmeyeyim.

Bir hafta sonra yine kapıyı çıldı, farklı bir tedarikçiyle çözdüğünü söyledi, kahve içmeyi teklif etti, sadece komşu olarak, dedi. Nergis düşündü, kabul etti.

Yakındaki bir kafeye gittiler, işten, annesinden, mahallenin değişiminden konuştular. Ekin ilgiliydi, sözünü kesmezdi; hatalarını önce fark edip gülerdi.

Uzun süre evli miydiniz? dedi bir ara, öylesine sordu.

Yirmi altı yıl, dedi Nergis. Ya da, yirmi altı yıl idik. Belli değil şu an.

Olabilir, dedi Ekin, araştırmadan.

Nergis bunu takdir etti.

Bir iki kez daha görüştüler. Hiç aceleye getirmedi, bir şey teklif etmedi. Arada sırada Nasılsınız? diye aradı. Bu rahatlık Nergisin hoşuna gitti. Yirmi altı yılın ardından, sorumsuzluk ferah pencere gibi geldi.

***

Serkan ise değiştiğini yavaş yavaş fark etti.

Mesela sabırsız olduğunu, hiç beklemeye alışkın olmadığını… Eskiden çamaşır temiz olurdu, yemek çıkar, arıza çözülürdü. Şimdi her şey için beklemesi gerekiyordu: çamaşırın kuruması, suyun kaynaması, ustanın gelmesi Bir ara grip oldu, iki gün yalnız yattı, 38 dereceyle, kirli yatakta, musluk suya ilaç içerek.

Bir de sessizlikte yemek yiyememeye alışkındı. Yirmi altı yıl boyunca sofrada hep biri olmuştu. Arda küçüktü önce, sonra Arda taşındı, geriye Nergis kaldı. O konuşur, ya da ikisi sessizce oturur; ama canlı bir sessizlik olurdu. Şimdi gerçek bir boşluk vardı.

Yemekler sırasında televizyonu açmaya başladı. Biraz olsun iyi geliyordu.

Bir gün Arda’yı aradı.

Merhaba oğlum.

Merhaba baba. Nasılsın?

İyiyim. Bahçelievlerdeyim.

Annem söyledi.

Annen nasıl?

Arda cevap vermeden önce bir an durdu.

İyi diyor. Hatta gayet iyiymiş.

Nasıl yani iyi?

Valla, spora gidiyormuş, arkadaşlarla buluşuyormuş.

Serkan bunu sindirmeye çalıştı.

Özlemiyormuş mu?

Baba, dedi Arda, çekingen. Beni aradın çünkü annemi özlüyor mu diye mi öğrenmek istiyorsun?

Hayır, sadece sordum.

Annem iyi baba. Sen de iyisin. Bu güzel.

Serkan telefonu kapadı. Bir süre kanepede ne diyeceğini bilemeden oturdu. Ne kırgın, ne üzgündü. Daha çok, bir odaya girip neden girdiğini unutmuş gibi bir boşluktu.

***

Yirmi üçüncü gün, apartmanda, 35 yaşlarında bir kadınla asansörde karşılaştı; daha önce birkaç kez görmüştü. Adı Seldaydı, ilk o kendini tanıttı.

Yeni taşındınız galiba? dedi.

Geçici, dedi Serkan.

Eşinizden ayrıldınız mı?

Direktliğine şaşırdı.

Evet.

Olur öyle, dedi. Kaçıncı kattasınız?

Dört. Hardal renkli perdeli daire.

Aa, Danış Beyin evi. O sadece yalnız yaşayan erkeklere kiralar. Der hep: Evli insanla fazla sorun olur.

Asansörden indiler. Selda birinci katta yaşıyordu. Veterinerde çalışıyordu, kedisi ve pencere önünde çiçekleri vardı.

Bir kere ağır poşetlerini taşırken yardım etti. Selda çay ikram etti. Evi derli toplu, tarçın kokuyordu. Biraz sohbet ettiler. Dikkatliydi, akıllıydı, gözleriyle konuşurdu. Ama Serkan, Kadında her şey düzenli, bende ise iki gün önceki tabak hâlâ lavaboda, diye düşündü.

Birkaç kez daha asansör önünde karşılaşıp konuştular, ama bir şey olamazdı zaten, Serkan yarım bırakılmış bir cümle gibiydi.

Bir gün Selda sordu:

Uzun kalacak mısınız burada?

Bilmiyorum, dedi.

Yani nereye gideceğinize karar vermemiş gibisiniz.

Evet öyle.

Ben de boşandıktan sonra iki yıl böyle sürüklenip kaldım. Sonra düşündüm: Neden iki yıl harcadım ki?

Serkan bunu aklında tuttu.

***

Otuz birinci gün pazara gitti, çiçek aldı. Kimseye gerek yoktu, öylesine. Büyük bir beyaz kasımpatıyı aldı, Nergis ruj gibi gül değil, kasımpatya severdi çünkü Gül fazla iddialı, derdi.

Parayı ödedi, Metroya bindi, Karşıyakadaki eve gitti.

Metroda eliyle kasımpatyayı tutarken insanlar farklı baktılar: kimi gülümsedi, kimi ilgilenmedi. Kapının önünde neler söyleyeceğini, Nergisin ne tepki vereceğini düşünüyordu.

Kapıyı çaldı. Yeni bir zile basıyordu, eskisi değişmişti.

Arkada adımlar, önce kadın, sonra erkek sesi. Serkan donakaldı.

Kapı, zincirli yeni bir zincirle aralandı. Nergisin yüzü gözüktü. Çiçeğe baktı, Serkana baktı. İfadesi sakindi.

Serkan.

Nergis, geldim.

Biliyorum.

Çiçek getirdim, kasımpatyayı gösterdi.

Nergis ne öfke, ne gözyaşı, beklediği karışık duyguları taşımıyordu.

Serkan, kapıyı açmayacağım.

Neden? Başka bir kelime bulamadı.

Çünkü kilitleri değiştirdim.

Gördüm. Niye?

Arkasında bir siluet hareket etti, bir adam gölgesi. Serkan göz ucuyla gördü.

Kim o?

Senden bağımsız, dedi Nergis. Tavrı açık, ama yumuşak.

Nergis, dur. Çok şey anladım.

Ne anladın?

Ağzını açtı kapattı. Tekrar açtı, zorlandı.

Seninle iyiydim. Değerini bilmedim. Yanılmışım.

Nergis kapı aralığında bir süre baktı, sonra yavaşça:

Serkan, sen yanında iyi hissettiğini anladın. Ama neden iyi hissettiğini sanırım anlamadın. Bence sensizlik değil, gömleklerinin ütüsüz kalmasını özledin.

Haksızsın, dedi Serkan.

Belki. Ama doğru bu.

Nergis, yirmi altı yıl.

Biliyorum. Güzelleri de vardı. Ama bir yirmi altı daha istemiyorum.

Hiç şansım yok mu?

Nergis baktı uzun uzun.

Düşünsene, en ilginci ne biliyor musun? Ben de nefes almaya başladım. Meğer ben de boğuluyormuşum. Sadece hiç söylememişim.

Serkan elindeki kasımpatya ile öylece kaldı.

Nergis…

Git Serkan. Ardayı ara, sohbet et. Benden konuşma, öylesine konuşun.

Kapı kapandı. Yumuşakça, gürültüsüz. Anahtar sesi geldi.

Serkan eğildi, kasımpatya neredeyse yere değdi. Çiçekler tazeydi, hiçbir şeyden haberleri yoktu.

Apartmanda sessizlik vardı. Yandaki daireden televizyon sesi geliyordu.

Serkan dönüp asansöre yürüdü.

***

Asansörü çağırdı, hızlı geldi. Aynadaki adam, elinde çiçek, iyi bir ceket, biraz dağılmış, hayatta bir şeyin yeni bittiği veya başlayacağı bir haldeydi.

Sokağa çıktı. Hava kararmıştı, lambalar yanıyordu, birkaç kişi işine gücüne bakıyordu. Metroya ilerledi, çiçek elindeydi hâlâ.

Sonra duraksadı.

Bir bankta yaşlı bir teyze güvercinlere ekmek atıyordu, güvercinler ayaklarının dibine toplanmıştı.

Serkan yaklaşıp kasımpatyaları bankın yanına bıraktı.

Alın, ister misiniz? dedi.

Kadın önce Serkana, sonra çiçeklere baktı.

Çok güzel çiçek. Vermediler mi?

Vermediler.

Olur öyle, dedi teyze ve güvercinlere ekmek atmaya devam etti.

Serkan yürüdü. Sokak aynıydı, evler duruyordu, hayat akıyordu. Şehrin bir köşesinde Nergis onun arkasından kapıyı kapatıyor, kendi yeni akşamına, belli ki kendine uygun bir hayata dönüyordu.

Bir yerlerde Arda eve doğru gidiyordu, aramak gerekiyordu, durduk yere.

Bir yerde, hardal perdeli evde, bulaşıklar bekliyordu.

Telefonunu cebinden çıkardı.

***

Metroda, ilerleyen vagon camında, dışarıda hiçbir şey gözükmüyordu, sadece kendi bulanık yansıması vardı.

Tuhaf bir şey, diye düşündü, düşünmeden. Tuhaf işte…

Metro gidiyordu. Her durakta yeni insanlar: genç, yaşlı, yorgun, neşeli, kitaplı, telefonda, kimsenin onun yirmi altı yılına, kasımpatyasına, kapalı dairesinin anahtarına ilgisi yoktu.

Kendi durağında indi, dışarı çıktı.

Hava soğuktu, ilk karın keskinliği vardı.

Bir süre başını kaldırıp gökyüzüne baktı.

Gökyüzü sıradandı.

Sonra eve yürüdü.

***

O gece, iki sularında, yine uyumuyordu. Perdeler, ev aynı, buzdolabı arada uğulduyor. Otuz bir gündür her şey aynı.

O anda bir şey hatırladı.

Sekiz-on yıl önce, Nergisin ailesinin yazlık evinde verandada çay içiyorlardı, akşam, sessiz, tarlanın ötesinde orman kararıyordu. Nergis susuyordu, o da. Hiç konuşmasalar da iyi bir sessizlikti bu.

İçinden İşte mutluluk bu demişti ama yüksek sesle değil, kendi kendine.

Unutmuş gitmişti.

Şimdi kiralık evde, kanepeye yayılmış, bunu en son ne zaman düşündüğünü bulmaya çalıştı. Hatırlayamadı.

Dışarıda seyrek bir beyazlama başladı; kar, usul usul. O yılın ilk karı…

Evde sessizlik vardı.

***

Sabah kalktı, çay koydu ve Düzgün bir çay bardağı almam lazım, diye geçirdi içinden. Evdeki bardak çatlaktı, içmek zordu.

Sonra Ardayı aramam lazım dedi.

Sonra işlere el atmam lazım dedi, üç aylık raporlar var.

Sonra, Nergisin Ben de boğuluyordum, dediğini düşündü. Bunu hiç bilmiyordu. Ya da biliyordu da önemsememişti. Nergis hep yanındaydı, gerekli işleri hep yapardı, Serkan ise onun isteyip istemediğini, bu hayattan hoşlanıp hoşlanmadığını sormamıştı. Ev düzenini kafeste sanarken, o kafesi yaratanın Nergis olduğunu da hiç fark etmemişti.

Çaydanlık öttü.

Bardağına çay doldurdu, masaya oturdu.

Dışarıda kar giderek düzenli yağmaya başlamış, pencerenin önünde beyaz bir örtü oluşuyordu.

Telefonunu aldı, Ardanın adını buldu.

Bıraktı.

Sonra tekrar aldı.

Arda, selam oğlum. Sadece öylesine aradım. Yoğun musun?

Hayır baba, dedi Arda şaşkınca. Yoğun değilim.

Nasılsın?

İyiyim. Çalışıyorum. Kar var mı sizde?

Şimdi başladı.

Burada da var.

Bir an sessiz kaldılar. Güzel bir sessizlikti.

Baba, dedi Arda. Sen nasılsın gerçekten?

Serkan pencereye baktı. Kar, düzenli ve beyaz, her şey belirsizdi.

Anlamaya çalışıyorum, dedi.

Tamam, dedi Arda. Bir şey olursa ararsın.

Arayacağım, dedi Serkan. Sen de arada ara. Sadece bayramlarda değil.

Tamam, dedi Arda.

Telefonu kapattılar. Serkan çayını sonuna kadar içti. Çay gayet iyiydi.

Dışarıda kar yağıyordu.

***

Şehrin başka ucunda, Nergis de pencereye bakıyordu. Kahve fincanı elindeydi, ev sıcaktı ve sakindi. Ekin gitmişti, birlikte kalmıyorlardı, aceleye gerek yoktu. Bu ikisinin ortak kuralıydı: Şimdilik yavaş, gerek yok.

Nergis Serkanı düşündü. Ne öfkeyle ne mutlulukla, sadece bir zamanlar hayatında olan biri gibi. Kapıda kasımpatyayla duruşunu düşündü, büyük, biraz afallamış; hayatın bir şeyler öğrettiği ama tam öğrenememiş bir adam.

Kızgın değildi. Artık o evreden geçtiğini biliyordu. İlk ayrıldığı günler, aslında sükûnetinin altında kızgın olduğunu fark etmişti. Çünkü hiç sorulmamıştı; Sen nasılsın? denmemişti. Rutin sıkıcıydı ama o rutini Nergis eliyle kurmuştu. Serkan için hayat sıkıcıymış, Nergisin sıkılmaya zaman bulamadığı aklına bile gelmemişti.

Sonra, öfkesinin yerini daha dengeli bir şey aldı.

Telefonunu aldı, Zeynepe yazdı: Yarın pilates var mı? Zeynep anında döndü: Seni bekliyordum, evet!

Nergis gülümsedi, fincanı yerine koydu.

Pencerenin dışında da kar yağıyordu.

***

Serkan o gece ev sahibini aradı, İki ay daha kiralayabilir miyim? diye sordu.

Olur, dedi adam. Peşin öde.

Sonra Serkan markete gidip düzgün iki bardak aldı. Sonra düşündü, bir tane daha aldı.

Marketten çıkınca, tavuk suyu, soğan, havuç ve patates aldı. Pratik bir çorba tarifini telefonunda buldu. Dördüncü adımda Damaktan tuz ekleyin yazıyordu.

Tencere başında, Ağız tadı neye göre? diye düşündü. Denedi, biraz fazla tuzlu oldu, yine de çorba yenirdi.

Yeni tabakta içti. Çorba tabağıymış, bardağa dökmeye gerek yoktu. Masaya oturdu.

Sessizlikte çorba daha lezzetli geliyordu.

***

Hayat kendi yolunda ilerledi, her zaman olduğu gibi: habersiz ve açıklamasız. Nergis pilatese gitmeye devam etti, zaman zaman Ekinle görüştü. Serkan Bahçelievlerde yaşamını sürdürdü, çorba pişirdi, arada Ardayı aradı; haftada bir Demirle Arifle buluştu, onlar da bazen eşleri olmadan katıldı.

Boşanma başvurusu hâlâ yapılmadı. Karar vermeye ne gücü ne hevesi vardı, ikisinin de.

Bir gün Nergisle markette karşılaştılar; Süt reyonunda Serkan kefir kutusunun üzerinde etiketi okurken çok ciddi görünüyordu.

Nergis arkadan yaklaştı.

Serkan.

O döndü. Karşılıklı baktılar. Serkan iyi görünüyordu, biraz kilo vermişti, bakışı sanki daha dikkatliydi.

Merhaba Nergis.

Merhaba. Fena görünmüyorsun.

Sen de.

Kısa süre duraksadılar.

Kefir mi alıyorsun? diye sordu Nergis.

Evet, hangisi iyi diye bakıyorum.

Şu güzel, deyip gösterdi.

Sağ ol.

Serkan onu aldı. Nergis de kendi işini bitirip uzaklaştı. Serkan ise diğer yoldan devam etti.

Kasada yan yana sıraya girdiler, ödemelerini yaptılar, aynı anda dışarı çıktılar.

Hadi, dedi Serkan. Görüşürüz.

Görüşürüz, dedi Nergis.

Biri sağa, biri sola yürüdü.

Rate article
Lifequest
Ben de Nefessiz Kaldım