Gizli Varlık
Yine mi o kazakla dolaşıyorsun? Füsun Hanımın sesi, Vildanın giydiği kıyafetle değil de, sanki kanepe altından çıkan garip bir nesneyle ilgiliymiş gibi, buruşuk ve memnuniyetsizdi. Vildan, bak sana rica ediyorum. Bugün Demirbaşlar gelecek. Farkındasın ne demek bu, değil mi?
Fırının başında çorbayı karıştıran Vildan, tahta kaşıkla yavaş daireler çiziyordu sanki dışı sakin, içi gerilmiş bir yay gibi. Bu tonu defalarca duymuştu. Artık hiçbir şey şaşırtmıyordu.
Farkındayım Füsun Hanım, dedi, arkasını dönmeden.
Yok, hiç anlamıyorsun. Demirbaşlar, Faruk Beyin iş ortakları. Ciddi insanlar Sense böyle Arada kısa bir duraklama köye tarlaya gelen hanım kızlar gibi giyiniyorsun.
Vildan kaşığı kenara koyup döndü. Kayınvalidesi, mutfak kapısında kahvesini yudumlayarak, gülkurusu saten sabahlığında dimdik duruyordu. Yüzündeki hüsranı, Füsun Hanımın bakışından anlamak çocuk oyuncağıydı: Kızgınlık değildi bu hayal kırıklığı. Sanki her defasında yeniden emin oluyordu oğlunun hayatında yanlış kararı seçtiğine.
Akşam yemeğinden önce değiştiririm, dedi Vildan, duygusuzca.
İyi olur, diyerek Füsun Hanım salonun yolunu tuttu, tek kelime daha etmeden.
Çorba kısık ateşte kaynarken havayı defne yaprağı ve havuç kokusu kaplamıştı. Vildan, camdan uzanıp bahçedeki aslan yelesi gibi traşlanmış çimlere bakıyordu. Rüyasındaki gibi, yağmurlar her gün sabah otomatik fıskiyelerle geliyordu. O akşam, Kayserili müşterisi için hazırlaması gereken istinaf dilekçesi vardı; teslim tarihi hızla yaklaşmaktaydı.
O evde istinaf dilekçesini bilen yoktu.
Kayserili müşteriden de kimsenin haberi yoktu.
Zaten orada onunla ilgili hiçbir şey bilinmiyordu.
Adı Vildan Çetinkayaydı; evlenince Toprak oldu. Yirmi beş yaşında, Anadolunun Yeşilhisar adlı küçük kasabasından gelmişti. Babası emekli fizik öğretmeni, annesi devlet hastanesinde muhasebeci. Bir odalı ev, en küçük tapulu tarla, patates eken anne-baba ve Vildanın kendi kedisi: Zeytin. Kızlarının başını eğmemesi için, Akıllıysan okumak zorundasın, diyen bir aile.
Vildan çalışkandı. Okulu birincilikle bitirdi, sonra İstanbul Hukuku kazandı ve mezun olunca adaletin her şubesinde başarıyla yer aldı. İki yıl da mali hukuk kursu okudu, Çetin & Ortaklar bürosunda staj yaptı. Sonra kendi müvekkilleri oldu: Biri, beşi, derken onlarca Artık saymıyordu bile.
Yirmi dört yaşında, ailesini maddi olarak destekleyecek, biraz kenara para koyacak kadar kazanıyordu. Evden, freelance çalışıyordu. Ne bir tabelası vardı, ne ofisi: Sadece dizüstü bilgisayarı, telefonu, sessizliği ve sır saklayan aklı.
Antalya Toprakla bir arkadaşının doğum gününde tesadüfen tanıştı. Dört yaş büyük, öyle yakışıklıydı ki, insan bakarken utanıyordu neredeyse. Fakat kibirli değildi. Dağlara tırmanmayı, uzun bisiklet turlarını, kahkahayı seviyordu. Oğlunun kim olduğunu o zaman öğrenmişti; iş işten geçmişti.
Topraklar ailesi demek, Topraklar Sanayi Sitesi, Anadoluda üç şehirde tekstil deposu, Toprak Lojistik, inşaat, nakliye ve başka birçok iş demekti. Tüm işlerin başında ise dev gibi elleriyle insanları hassas terazilerde tartarcasına bakmayı seven Faruk Bey oturuyordu. Karısı Füsun Hanım, evin hanımefendisi ve cemiyetin gözdesiydi; esas görevi ise aile itibarını korumaktı. Aileye yabancı kimse pek kabul edilmiyordu.
Vildan, bu standartlara uymuyordu.
Antalya dokuz ay sonra Mart sonunda rüyasında gibi ona evlenme teklif ettiğinde, hiç düşünmeden kabul etti. Gerçekten seviyordu Toprakı. Onun çocuksu doğallığını, iyi bir dinleyici olmasını, yanında rahatça susabilmesini Aileleri idare ederim, diye düşünüyordu. Hayatta hep baş etmişti.
Düğün Haziranda oldu. Topraklar için küçük sayılırdı yüz yirmi kişi. Vildanın ailesi ellerinde, özenle aldıkları kıyafetleriyle şaşkın halde geldi. Annesi iyiydi, babası hafif mahcup, bir kenarda gizlice gülümsedi sürekli. Füsun Hanım yalnızca başta hoşgeldiniz dedi, sonra bir daha yanlarından geçmedi.
Evlilikten sonra, Vildan evi olmadığı için Toprakların Leventteki köşküne taşındı. Antalya, Daha kendimize bir düzen kuramadık, burada yaşamak mantıklı, dedi. Orası genişti. Yardımcılar vardı. Hayat kolaydı. Vildan başta bunun geçici olduğunu düşündü.
Sekiz ay geçti. Kendi evimiz sözü bile edilmedi.
Köşk büyüktü; sütunlar, devasa merdivenler teatral bir havadaydı. Alt katta salon, yemek odası, Faruk Beyin ofisi; üstte yatak odaları Vildan ile Antalyanın kendi kanadı vardı. Ama o duvarlar kalın olsa da insan kendini her zaman konuk gibi hissediyordu; özellikle Füsun Hanım sabahlığında kahvesini yudumlayıp bakışlarını üstüne diktiğinde.
Toprakın abisi Orhan; şirkette çalışıyor ve kendi ailesiyle yaşıyordu. Her hafta Pazar akşamları uğrardı. Küçük kızları Elifse üniversitedeydi, evde annesiyle Vildana soğuk biçimde baktı her zaman.
Bir gün Elif sofrada, Vildanın içeride olduğunu sanıp, Bakın, yine o kazağını giyiyor. Özellikle, çok mütevazıymış gibi Anadolu kurnazlığı, dedi.
Vildan tepsiyi taşırken duymuştu bunu.
Salon sofrasında kendi yerine oturdu, Antalya çorbasını kaşığında sakladı, gözlerini kaldırmadı.
Günler böyle geçti. Dışlanmak, kıyafet eleştirileri, sofradaki tuhaf bakışlar Bir keresinde Füsun Hanım misafirlerin önünde, Antalyamız iyi yürekli, köyden kız aldı da sanki iyilik yaptı, demişti. Tatlıymış gibi, ama Vildan için en acı kısmı buydu.
Antalya o gün sessiz kalmıştı.
Vildan, belki duymadı diye düşünmüştü. Sonra gerçeği anladı: duymuştu, ama diyecek lafı yoktu. Belki de aramamıştı.
O, aslında iyi kalpli biriydi Toprak. Fakat iyiliği, herkese eşitçe yayılan, ama kimseyi kucaklamayan bir ince örtü gibiydi. Vildan, ondan ailesiyle ilgili konuşmak istediğinde, Annem öyledir. İnan bana, kötü niyetli değil. Sadece öyle biri. Bilseydin anlardın, derdi. Gerçekten de Füsun Hanım kötü değildi. Sadece bir dünyayı tek başına kurmuş; Vildan ise onun dünyasında rahatsız edici bir çekirdekti. Küçük ama dikenli.
Vildan bunu aklıyla anlıyordu; ama acısı dinecek bir şey değildi.
İşini büyük bir gizlilikle sakladı. Korkudan değil, hesap kitap meselesi. Bir gün işini öğrenirlerse, para kazanmasını, müvekkillerini Ardından sorgular, ardından başka bir gözle bakarlardı ona. O ise onların önünde, sadece sessiz bir taşra kızı imajında kalmak istiyordu esas yüzlerini, ellerini çözmek için.
Her sabah, kahvaltıdan sonra üst kata geçti. Giyinme odası sanılan küçük odamda kimse yokken dizüstü bilgisayarı açar, saatlerce çalışırdı. Müvekkiller, Hakkariden Edirneye dek dağılmıştı. Finansal sıkıntılar, vergi davaları, tahkim İşinde iyiydi. Onu tavsiye ederler, geri dönerlerdi.
Tüm kazancını evlenmeden önce açtığı hesaba yatırırdı Güvencem olsun diye. Antalya bile hesabın varlığını biliyor, ama ne kadar olduğunu veya kaynağını sormuyordu.
Kasımda, yerleşeli sekiz ay olmuştu ki, Toprakların hayatı cam gibi parçalandı.
Bir Perşembe günüydü. Vildan daha bilgisayarını açmamıştı ki, aşağıda olağan sabah koşuşturmasının yerini tuhaf bir gürültü aldı; tok, yabancı adam sesleri. Koridorda gördü Füsun Hanım geceliğiyle ellerini göğsüne sarmış, gözleri büyümüş.
Ne oluyor? diye sordu Vildan.
Cevap gelmedi; Füsun Hanım işitmiyordu sanki.
Aşağıda sivil giysili yabancılar, Faruk Beyle konuşuyordu. Faruk Bey, elinde resmî evraka bakıyor, cümleleri çözemiyor gibi yavaşça okuyordu.
Antalya, yataktan fırladı, Vildanın yanından hızla geçti, merdivenleri atlayarak indi. Ona fısıltıyla bir şeyler soruyordu. Faruk Bey kısa cevap verdi. Sonra görevliler bir şey dedi; Faruk Bey oracıkta üstünü giydi; yukarıya çıkmadı.
Vildan, oradaki memurun elinden belgeyi aldı; hiç sormadan. Adam, ne olduğunu fark edene dek, Vildan ilk sayfayı okumayı bitirmişti bile.
Tutuklama kararı. Madde: nitelikli dolandırıcılık ve vergi kaçakçılığı. Karar: geçen gün verilmiş.
O belgeyi verin, dedi bir memur ve kağıdı aldı.
Vildan sessizce çekildi.
Faruk Bey sabah yedi kırkda götürüldü. On buçukta, Toprak Lojistikin bütün hesapları mahkeme kararıyla dondurulmuştu. Öğlene doğru Orhan aradı; Füsun Hanım sesli konuştu; oğlunun sesi bütün salonda yankılandı: Baba oyuna getirildi, avukat gerek, acil!
Avukata ihtiyacımız var, dedi Füsun Hanım, gözleri duvardaki görünmez bir yazıyı ararcasına.
Vildan pencere kenarındaki koltukta, Elif kanepede ağlıyordu, Antalya ise telefonda isim arıyordu, kime ulaşacağını bilemez gibiydi.
Sıradan avukat yetmez, dedi Vildan.
Herkes döndü ona baktı. Elif bile ağlamayı bıraktı.
Yani? dedi Füsun Hanım.
Hem ceza hem de finans alanında uzman biri gerek. Biri sadece finansçı olsa süreci çözemez, cezacılar da şirket muhasebesini bilmez. Her iki konuda ustalaşmış biri lazım.
Anladık, dedi Antalya. Bulacağız.
Ya da ben yardımcı olabilirim, dedi Vildan.
Kısa bir sessizlik oldu.
Sen mi? diye çıkıştı Elif. Sen ev hanımı değil misin?
Vildan sakince baktı ona.
Ben hukukçuyum. Finansal ve şirket hukukunda uzmandır. Üç yıldır uzaktan çalışıyorum. Müvekkillerim arasında benzer davalar var.
O anki sessizlik bambaşkaydı. Antalya Vildana, içinde sorular yüzüyormuş gibi bakıyordu.
Neden hiç diye başladı.
Söylemedim mi? Omuz silkti Vildan. Sorulmadı ki.
Bu tam da doğru değildi. Asıl sebep daha derindi. Fakat şimdi konuşmanın sırası değildi.
Füsun Hanım fincanı yere koydu; karar verilmişçesine.
Tamam, dedi. Ne yapman lazım?
Vildan ayağa kalktı.
Son üç yılın tüm finansal kayıtlarına tam erişim gerek. Sözleşmeler, banka ekstreleri, vergi raporları Ayrıca şirketin başmuhasebecisiyle bugün, yüz yüze konuşmam gerek.
Bunlar çok kritik belgeler, dedi Füsun Hanım. (Sesi biraz titrek.)
Evet, dedi Vildan. O yüzden istiyorum.
Antalya bir adım attı.
Anne, ver lütfen ne istiyorsa.
Füsun Hanım oğluna, ardından Vildana uzun baktı. Sanki kime bakıyor, kimi görmeye başlıyor, yeni yeni karar veriyormuş gibi.
Tamam, dedi yeniden.
Toprak Lojistikin muhasebecisi Şenay Hanım, gözleri uykusuzluktan kızarmış, elli yaşlarında bir kadındı. İkisinin önüne yamaç gibi evrak yığıldı. Dört saat sürdü görüşmeleri. Kimse odaya girmedi; Vildan özel rica etmişti. Zaten dün olsa menüyü bile ona sormazlardı.
Şenay Hanım başta temkinliydi. Vildan birkaç nokta atışı sorunca, kadın açıldı. Mesleki bilgi hemen hissedilirdi.
Tam şurada, dedi kağıdın üstünden temmuz-ağustos hareketleri var. Anlamadım, Faruk Bey normal aktarım dedi. Ben de öyle kaydettim.
Havale talimatının imzası kimin? dedi Vildan.
Onun Şenay Hanım sustu. Ona benziyor. İmza test etme gereği duymadım ki?
Gereği yok, haklısınız. Fakat bu gerçekten onun imzası mı, sorun orada.
Şenay Hanım, gözünün içine baktı.
Siz galiba
Henüz netleşen bir şey yok. Sadece veri topluyorum.
O geceye kadar, Vildan tablonun neredeyse tamamını çıkardı. Temmuz-Ağustostaki işlemler, yeni kurulmuş TeknoRota Ltd. üzerinden aktarılmıştı. Sahibi ise adını kimsenin duymadığı Veli Akındı. Bu şirket paravan gibiydi. Aynı şemayı başka davalarda görmüştü Vildan.
Akşam, herkes masadayken özetledi:
Faruk Bey bu talimatları ya yanlışlıkla, ya farkında olmadan imzalamış; ya da hiç imzalamamış. İmza incelemesi gerekir, TeknoRotanın arkasındaki kişi kim bulunmalı.
Nasıl kanıtlanacak bu? dedi Orhan. O da gelmişti gece yedi gibi, baş köşeye oturuyordu.
Şirketin maliye kaydı, Akının hesap hareketleri ve iç yazışmalar lazım. Şirkette kimin elektronik imza erişimi vardı, bakmak gerek.
E-imza mı? kaşları çatıldı Orhan.
Evet. Talimatlar online gitti mi, sistem kaydı vardır. Bilgi işlemciyi çağırmak lazım.
O Burhan, dedi Antalya.
Yarın sabah gelsin.
Antalya başını salladı. Yüzünde, Vildanın daha önce okumadığı bir şey vardı. Ne özür, ne hayranlık daha çok, gerçek bir tanıma, ama gecikmiş.
Füsun Hanım, akşam yemeğinde bu kez gereksiz tek laf etmedi. Bir ara yalnızca, Vildan su alırken, yanındaki Elife mırıldandı:
Akıllıymış
Duygu yoktu; daha çok statü değişimi seziliyordu.
İzleyen iki hafta Vildan yine her zamanki gibi çalıştı: Sessiz, sistemli, sabırlı. Sabahla telefon trafiği, gün boyu evrak, akşam analiz İki eski meslektaşı devreye aldı: Edirneden Mahir Bayazıt (vergi davalarına bakan), İstanbuldan Zeynep Türkay (tahkim uzmanı). Durumu özetledi, ikisi de hemen katıldı.
Ciddi misin? dedi Zeynep telefonda. Meşhur Topraklar mı?
Aynen.
Ve orada mı yaşıyorsun?
Oradayım.
Vildan, bana bütün hikayeyi anlatırsın sonra?
Söz, dedi Vildan.
Bilgi işlem sorumlusu Burhan, temmuz-ağustos e-imza kayıtlarını getirdi. Vildan onları Mahirle birlikte inceledi. Beklenmedik, ama mantıklı sonuç: Talimatların verildiği gün, Faruk Bey toplantı için başka şehirdeydi. Talimatlar ise onun bilgisayarından atılmıştı.
Birisi onun bilgisayarına girip imzasını kullanmış, dedi Mahir.
Evet. Fiziksel erişimi olup kimdi?
Sekreter olabilir ya da müdür.
Burhan kıpırdandı.
O gün, giriş kartıyla kim koridora girmiş bakayım.
Görülen: O sabah temizlikçi, saat sekizden sonra ise mali işler müdürü Metin İleri. Giriş: 11.40, çıkış 12.00. Talimat saati: 11.48.
Kısa bir sessizlik.
Metin İleri, dedi Vildan.
Burhan başını ağır ağır salladı.
Beş yıldır bizde. Faruk Bey ona çok güvenir.
Anlıyorum, dedi Vildan.
Daha ileri gitmeden, polise parmak sallamak sakattı. Somut kanıt olmadan olmazdı. Mahir ile vergi dairesine resmi bilgi talebi, Zeynep ise imza inceleme başvurusu yaptı.
Bir hafta sürdü analiz. Sonuç: Talimatlardaki dört imzanın ikisinde, gerçeklik oranı yüzde kırktan az.
Şimdi oldu biraz, dedi Zeynep. Fakat hâlâ nasıl diye soracaklar. Metinin talimatları verdiğine dair tanık veya para izi lazım.
O para Akının hesabına gidiyor. Akın kim? dedi Vildan.
Henüz bulunamadı, dedi Mahir. Avukat talebiyle resmî istek yapmalıyız.
Hallederiz.
Bu arada evin havası bambaşka olmuştu. Faruk Bey ev hapsindeydi, (Orhanın kefaletiyle beş gün sonra çıktı). Füsun Hanım gün boyu sinirle dolanıyordu, Elif okula gitmeyi bıraktı: Zaten konsantre olamıyorum.
Antalya ile Vildan ise artık konuşmuyorlardı. Kavga yoktu, ama aradaki hava kalınlaşmıştı; sanki cam ardında, görünmeyen, bir türlü dağılmayan bir pus.
Bir gece, Antalya odasına geldi.
Bunca zaman çalışıyor muydun? dedi. Sitem değil; geç kalmış bir farkında oluşla.
Evet, dedi Vildan.
Üç yıldır?
Evet.
Oturdu, konuşmadı.
Hiç bilmiyordum.
Söylemedim.
Neden?
Vildan gözlüğünü çıkardı, baktı.
Antalya, Eylülde annenin Demirbaşların önünde söylediklerini hatırlıyor musun?
Bakışından hatırladığını anladı.
Ben yapamazdım dedi Antalya.
Yapabilirdin, dedi Vildan usulca, Sadece istemedin. Fark var.
Antalya sustu. Sonra her zaman olduğu gibi çıkıp gitti.
On dördüncü gün, Mahirden önemli bir bilgi geldi: Veli Akın, (TeknoRotanın sahibi), Metin İlerinin kuzeniydi. Hiçbir resmî iş birliği yok, ama telefon kayıtlarında yaz ayı boyunca sıkça görüşülmüş. Ardından para Akından Metine aktarıldı.
Bağlantı işte, dedi Zeynep.
Ama dolaylı hala, dedi Vildan Paranın son durağında Metinin adı geçmeli.
Akın parayla daire aldı. İki ay sonra.
Kendi parası olabilir.
Fakat Metin, Ekimde DenizBankta yeni hesap açtı. Üç kez Akından havale aldı. Toplam, genel miktarın üçte biri. Detaylar gizli.
Avukat mahkeme talebi açabilir mi?
Açtı bile, bekliyoruz.
Dört gün sonra karar çıktı: Para gönderen, Veli Akın.
Düzen tamamlandı. Metin, genel müdür bilgisayarını, e-imzayı kullanıp sahte talimatlar verdi. Paralar Akına, oradan Metine aktı. Faruk Beyin haberi yoktu bile.
Vildan, 23 sayfalık bir rapor hazırladı. Bütün şemayı, belgeleri, sonuçları Zeynepe verdi. O da Faruk Beyin avukatına iletti.
Avukat, ellisinde bir adam, Poyraz Bey, sabah aradı.
Bu ciddi bir çalışma, dedi. Böyle detaylı analiz beklemiyordum.
Sağ olun, dedi Vildan.
Başka kime danıştınız?
Bayazıt ve Türkay.
Zeynepi bilirim. Pazartesi başvuracağız.
Pazartesi, avukat başvuruyu yaptı: Ev hapsi değişikliği ve Metin İleri hakkında suç duyurusu. Çarşamba, Metin sorguya alındı. Cuma, hakkında tutuklama çıktı.
İki hafta sonra, Faruk Beyin ev hapsi kalktı. Suçlama yumuşadı dava halen ilerliyordu, ama büyük tehlike atlatılmıştı.
O gece, Topraklar masada tam kadro toplandı. Faruk Bey yine baş köşede; zayıflamış, ama dik oturuyordu. Füsun Hanım yıllardır sakladığı şarabı açtı, Orhan kısa bir ailenin şerefine dedi, Elif susarak içti.
Faruk Bey, gözleri Vildana döndü.
İmkansızı yaptın, dedi.
Hayır, sadece sistemli çalışmak gerekliydi, dedi Vildan.
Senin dedi Faruk Bey, kelime bulamayarak.
Hukukçuyum, diye yardımcı oldu Vildan.
Evet. Hukukçusun
Füsun Hanım, yeni bir bakışla kadehi kaldırdı. Sıcacık değildi; saygıdan gelen, yanılmışımı kabul eden bir bakış. Yeniden tartıyordu gelinini.
Bize borcumuz var, dedi.
Vildan başını salladı. Şarabı lezzetliydi.
Ama o gece, Antalya yanında huzurla uyurken, Vildan düşündü: Her şey değişmişti, ama istenilen gibi değil. Ona başka türlü bakıyorlardı artık. Bir değer, bir kaynak gibi Ama sekiz ay boyunca ne temel saygı, ne insani sıcaklık görmemişti.
Annesi geldi aklına; Her şeyi tek başına başarabilmek iyidir, Vildan. Ama unutma, başkalarının da sana bir şey yapmasına izin hakkın var. Şimdi, o sözler başka türlü yerleşiyordu içine.
Ertesi gün, Faruk Bey ve Orhan avukatla buluşmaya, Antalya işe giderken, Füsun Hanım ilk defa Vildanın giyinme odasına geldi.
Rahatsız etmiyorum ya? dedi.
Hayır, dedi Vildan.
Sandalyeye oturup etrafa bakındı. Raflarda hukuk kitapları, yazılı evraklar, renkli işaretleyiciler
Hep burada mı çalıştın, deyiverdi Füsun Hanım. Soru değil, tespit.
Evet.
Ben de burayı hep gardırop saydım.
Siz bilmiyordunuz, dedi Vildan.
Uzun duraklama.
Vildan, şunu bilmeni isterim: Şu yaptıkların ailemizin hayatını değiştirdi
Füsun Hanım, usulca kesti Vildan, bir şey söyleyebilir miyim?
Füsun Hanım baş salladı, hafif endişeyle.
Yardım etmeme gerçekten sevindim. Ama size borçlu olduğumdan değil, adaletsizlik hoşuma gitmediği için. Ama şunu da bilmenizi isterim: Dün yaşananlar, öncesini değiştirmiyor.
Ne demek istiyorsun?
Misafirlere söyledikleriniz, köy kızı, Elifin sofrada dediği Bunlar küçük meseleler değil, Füsun Hanım. Sekiz ayın birikimi.
Füsun Hanım karşılık verecek gibi bakmadı. Vildan bunun için az da olsa ona saygı duydu.
Ne demek istediğini anlıyorum, dedi kısık sesle.
Tamam.
Sanmıyordum ki bu kadar acıtır. Yalnızca Antalya için uygun olmadığını, aile saygınlığımızı düşündüm.
Neden düşündüğünüzü biliyorum, dedi Vildan. Bu yüzden işimi gizledim. Görmek istedim, beni tanımadan nasıl davranıyorsunuz Şimdi biliyorum.
Füsun Hanım kapıya yöneldi, bir an durup:
Gideceksin, dedi. Soru değil.
Kafamda var, dedi Vildan, dürüstçe.
Füsun Hanım çıktı. Vildan camdan baktı. Bahçede fıskiyeler havayı inci gibi suluyordu.
Kaç gündür bunu düşünüyordu. Geceleri, telefon arasında, ütü yaparken Düşünceleri param yetecek mi, nereye giderim? değildi. Onları çoktan çözmüştü. Akıl başka yerdeydi.
Hâlâ Antalyayı seviyordu. O değişmemişti. Ama anlamaya başlamıştı: Sevgi, sekiz ay boyunca ihtiyaç duyduğu savunmayı yapmayan biriyle hayatı paylaşmaya yetmiyordu. O iyi çocuktu; fakat ailemi kırmayayım kaygısı her zaman önce gelmişti. Artık değişmiyordu, her şey ortaya dökülse de.
Bir zamanlar hukuk hocası Prof. Atıf Varlık, En tehlikeli sözleşme, bir tarafının baştan şartlara uymayacağını bildiği sözleşmedir, demişti. O şirketlerden bahsediyordu. Vildan şimdi anlıyordu: Evlilikte de geçerliydi.
Orada da bazen tek taraf uyar, diğeri yükü tek başına taşır.
O konuşma Antalyayla Cuma akşamı oldu. Antalya ilk defa kapıyı tıklamadan girdi.
Annem ayrılmayı düşündüğünü söyledi, dedi.
Vildan kalemi bıraktı.
Evet, düşünüyorum.
Benim yüzümden mi?
Bizim yüzümüzden. Farkı var.
Anlat.
Bir süre konuşmadı. Sonra ilk defa, içinden geçen bütün gerçekliğiyle söyledi:
Antalya, annen o lafı misafirlerin önünde dediyse, cevap verdin mi?
Hayır, dedi.
Elifin sofradaki lafına ne dedin?
Hiçbir şey.
Ekonomik konuşmalara beni dâhil etmediler fark ettin mi?
Antalya yutkundu.
Evet.
O zaman neyi açıklayalım ki?
Pencereye oturdu Antalya. Dışarısı karanlıktı, bahçede ışıklar sönük.
Onların gönlü kırılır diye korktum, dedi sonunda.
Biliyorum.
Annem hep öyleydi
Antalya, öfkeli değilim. Sadece şunu kavradım: Sürekli onların üzülmemesi için beni savunamayacaksan, ben kendi kendimi korurum. Bu suç değil, dokunduğum gerçek.
Değişebilirim, dedi Antalya.
Olabilir. Ama değişmeni bekleyecek halim yok. Benim yaşım, ruhum uygun değil.
Nereye gideceksin?
Ev tutarım. Çalışırım. Yani hayat devam.
Yalnız mı?
Yalnız, dedi Vildan.
Gözlerinde bir şey vardı; üzülmüş, belki pişman, belki gerçek duygusu vardı. Artık bilmek istemiyordu.
Boşanacak mıyız?
Bir ay sonra başvuru yapacağım. Acelem yok.
Antalya başını eğdi.
Seni seviyorum, dedi.
Vildan bakışlarını kaçırmadı.
Biliyorum, Antalya.
Cumartesi sabahı, iki valizi topladı. Ona ait ne varsa; elbiseler, kitaplar, bilgisayar, tabak Yeşilhisardan getirdiği puantiyeli kupa. Diğerleri bu hayata aitti, almak istemedi.
Holle indiğinde Füsun Hanım duruyordu. Diğerleri yoktu. Bilmiyordu, belki bilerek kimse çıkmamıştı.
Füsun Hanım önce valizlere, sonra ona baktı.
Emin misin? dedi.
Evet.
Başını salladı Füsun Hanım.
Sana, seni hakkıyla takdir edemedik demeyeceğim. Haklısın, takdir etmedik. Şöyle düşünmeye alışmıştım hep Herkesin belli bir yeri vardır. O düzeni bozmak istemedim.
Anlıyorum, dedi Vildan.
Sen, hayalimdeki kişi değildin.
Bilmem yeterli.
Ama beklediğimden daha iyi çıktın.
Aradaki sessizlik huzursuz değildi; uzun, gerçek bir sessizlikti.
Füsun Hanım, dedi Vildan, kızgınlığım yok. Sadece anladım ki, önce bir felaket olması gerekmemeli insanların seni hak etmesi için. Bir hak teslimi olarak görmeyin bunu. Sadece kendimle ilgili bir karar.
Füsun Hanım derin bakışla baktı.
Yolun açık olsun, Vildan, dedi sonunda.
Size de, dedi Vildan.
Valizleri aldı, dışarı çıktı. Taksi kapıda bekliyordu. Yerde ıslak yaprak, toprak kokusu Tuhaf biçimde Yeşilhisardaki tarlayı, babasını, taze soğanı hatırladı.
Valizleri koydu, kapıya döndü. Köşk sabah ışığında yalnız, büyük ve soğuktu. Fıskiyeler yine işbaşında. Güzel bir evdi. Onun evi değildi.
Taksiye bindi.
Nereye, abla? dedi şoför.
Sakarya Caddesi, yedi numaraya, dedi. İki gün önce tuttuğu evdi orası. Dördüncü katta, avluya bakan pencereli, üçüncü basamağı her çıkışta inleyen tahta merdivenli küçük daire. İlk gördüğünde kendime dair bir şey diye geçirivermişti içinden.
Taksi kalktı.
Camda köşk ve bahçe birer hayal gibi gitti, kapılar, sonra yol Düz, gri asfalt, hayal gibi akıp gidiyordu.
Cep telefonu titredi. Mahirden mesaj: Toprak davası. Savcı Metin için resmen soruşturma başlattı. Helal olsun. Telefonu cebe koydu.
Helal olsun. Ne sade kelimeydi.
Yolun kenarındaki ağaçlar peşinden gidiyordu. Vildan camdan bakarken, yeni evde onu boş duvarlar bekliyordu; daha perde, eşya yoktu. Kendi puantiyeli kupasını getirse de orada bir de yeşil fincan vardı. Onu da almalıydı bir gün.
İlginçti: Sekiz ayda başına gelenlerden sonra, insanın aklını bir kupa meşgul ediyordu. Belki de doğru karar vermek buydu: ne boşluk, ne bir şeyleri kutlamak, sadece yeni bir adım. Kupa. Perde. Pencere önü masa.
İşini şimdiden açmıştı. Müşteriden dün mesaj gelmişti; vergi davası soruyordu. Mahir yeni dava linki göndermişti. Zeynep, beraber ortaklık kuralım mı? diye öneride bulunmuştu. Hayat, akıp gidiyordu.
Taksici radyoyu hafif açtı. Kadınca bir ses, yorgun ama içli bir ezgiyle şarkı söylüyordu.
Telefon tekrar titredi. Bu kez Antalya.
Ekrana bakıp düşündü. Sonra açtı.
Efendim.
Nerdesin? diye sordu Antalya.
Şose yolundayım.
Sadece şunu söylemek istedim Haklıydın. Her şeyde. Geç kaldım farkına varmak için.
Evet, geç kalındı, dedi Vildan. Kırgınlık yoktu, sadece tespit.
Geri döner misin?
Camdan dışarı baktı; devam eden yol, yan yana sararmış ağaçlar
Hayır, Antalya.
Tamam, dedi kısık bir sesle. Kendine dikkat et.
Sen de, dedi Vildan.
Telefonu kapadı, dizinin üzerine koydu. Şoför sessizdi, radyo arka fonda eşlik ediyordu.
Şimdi Yeşilhisarda da mutlaka sonbahar vardı; ıslak toprak kokuyordu. Annesini aramalıydı. Her şey yolunda. Ev buldum. İşim var. Hayat sürüyor, diyecekti.
Anne elbet Antalya ne yaptı? diye soracaktı; her zamanki gibi.
Vildan ise Ne cevap verecekti?




