Trüf Mantarı Yerine Karabuğday: Sofralarımızda Lüksün Yerini Alan Anadolu Lezzeti

Bulgur Pilavı, Trüf Mantarı Yerine

Bir rüyanın içinde sıkışmışçasına, sanki havada asılı kaldığım bir akşamüstüydü. Mutfakta ocak başında durmuş, gözlerimi yavaş yavaş kesilen sosun üzerinde gezdiriyordum. İki saatimi alan, bol kremalı, trüf kokulu bir sos; istiridye mantarlı risottoya layık, kadifemsi ve tekdüze olması gereken bir karışım. Onun yerine yağ yüzeyde, koyu taban dipte, aralarındaki sınır o kadar netti ki neredeyse iki farklı dünyaya şahitlik ediyordum.

Ateşi azalttım, soğuğa bulanmış bir tereyağını küpler halinde ekleyip yavaşça karıştırmaya başladım. Elleriyle tanıyan biri gibi, döngüsel hareketlerle, bilinçaltımın bildiği figürleri çizdim tencerenin içinde. Dışarıda hava kararmış, İstanbulun sokağına, Edirne Kapısından geçip Beşiktaşa kadar uzayan kaldırımda farlar yanmıştı. İşte sıradan bir ekim akşamıydı; şehir uyur gezer, ben rüyamda pişirirdim.

Feride, daha ne kadar sürecek? Saat ikiden beri açım!

Murat mutfağın kapısında belirdi. Hep orada dururdu; içeri girmezdi. Sanki mutfak, ona ait hayattan kesilmiş bir sınırdaydı. Elleri cebinde, yüzünde yıllardır adını koyamadığım bir ifade… Sabırsızlık değil, ne olduğunu bile anlayamadığım bir şey.

Yirmi dakika daha, dedim, arkama bakmadan. Sos biraz naz yapıyor.

Yirmi dakika, anladım.

Gitti. Oturma odasında koltuğa oturduğunu, televizyonu yüksek sesle açıp hemen sesi kısmak gibi sembolik jestler yaptığını duydum. İşte bir başka sessiz işaret; rüyada olduğumun kanıtı…

Sonra sos oldu. Tam beklediğim gibi değil, ama ona yakın. Risotto tam kıvamında, akışkan; aradığım o yoğun dokuyu yakalamıştım. Her şeyi tabağa koyup, pazardan tanıdık mantarcıdan günler önce aldığım siyah trüf ile süsledim. Onun için verdiğim para daha önce bir arkadaşla iyi bir lokantada yediğimiz bir öğle yemeği kadar…

Mumları yaktım. Romantizm için değil, ışıkta yemek daha güzel görünür; yorgunluk izlerim de daha silik…

Murat oturdu, çatala uzandı, tabağı uzun uzun inceledi.

Yine mi risotto? dedi, sonunda.

Mantarlı bir şey olsun demiştin.

Mantar söyledim, ama risotto olması şart değildi. Geçen hafta Serkanın restoranında yedim. Orada şef vardı, profesyoneldi. Kıyaslamak zor.

Karşısına oturdum. Kendi çatallama başladım.

Önce bir tadına bak.

Tattı. Ağzında çiğneye çiğneye, laboratuvardaki uzmanlar gibi…

Pirinç biraz fazla pişmiş.

Tam kararında, al dente. Olması gerektiği gibi.

Sana göre öyle, iyi bakalım.

Sessizce yedik. Mumlara baktım. O tabağına, aynı o çözümü çözülemez ifade ile…

Dışarıda İstanbul, kendi rüyasında akıp gidiyordu; içimizde kalan boşluklarla ilgilenmeden.

Sos biraz yağlı olmuş, dedi, yemek bitmeye yakın.

Cevap vermedim.

Neden söylüyorum biliyor musun? Dürüstüm. Kendini geliştir istiyorsan, başını okşasınlar istemiyorsan böyle olmalı.

Sormadım ki, dedim.

Sen bilirsin.

Sonra televizyonda maç izlemeye gitti, ben masayı topladım, tabaktaki son sosları kazadım. Trüfün parfüm fiyatına değen sosu… Fransız mutfağı kitabını kurslarda üç bin liraya almıştım. O sosu şehri bir baştan diğer başa taşırken, yol boyunca katmanlara ayrılmasın diye özel kutuda taşımıştım.

Yağlıymış.

Ellerimi lavabonun kenarına dayadım. Sular süzülüp gitti. Ellerimi kurulayıp mutfaktan çıktım.

Sıradan bir akşamdı.

***

Nuran Hanım cumartesi saat üçte geldi. Hep önceden arar, kırk dakika önceden haber verirdi; bu sırada ben oturma odasını toplar, çayın yanına bir şeyler hazır ederdim. Kayınvalidem; düzeni fark eden, ama açıkça söylemeyip yalnızca pencere kenarlarına bakışıyla ima edenlerden…

Yetmiş sekiz yaşında, küçük, zayıf bir kadın. Dikliği görmeye değerdi, hele de yaşına göre. Altı yıl önce eşini kaybetmiş, şimdi Edirnekapıda yalnız, oğlu Muratın ısrarlarına rağmen taşınmamıştı. Benim hiç ısrarım olmamıştı, ikimiz de bilir, hiç konuşmazdık.

O cumartesi alışılmıştan daha solgundu. Kapıyı açarken gördüm.

Buyrun Nuran Hanım. Cevizli kek yaptım.

Sağ ol, Feride. Murat evde mi?

Serkana gitti. Akşama gelir dedi.

Başını salladı. Bu da değişikti, genelde oturma odasına giderdi. Oradaki pencere önü koltuğunu severdi.

Çayı koyup kek dilimledim. Karşılıklı oturduk.

Nasılsınız? dedim.

İdare ederim. Azıcık tansiyonum var. Önemsiz.

Bir lokma kek aldı.

Lezzetli, dedi. O derece sıcak ve yalın ki boğazım düğümlendi.

Sustuk. Küçük yudumlarla çay içip dışarı bakıyordu. Sonbaharın sonunda rüzgârla savrulan ağaçlara…

Feride, bir şey soracağım, dedi, kırılmazsın?

Kırılmam.

Uzun uzun bakıştı. Baktı.

Tasarımcı olduğunu hatırlıyor musun?

Böyle bir soruyu beklemiyordum.

Hatırlıyorum tabii.

İyi bir tasarımcıydın değil mi?

Söyleyen öyleydi.

Ben de öyleydim. Projelerini gördüm. Patriçyada bir doktor ailesine yaptığın evi hatırlıyor musun? Bir gün misafir olmuştum. Çok güzeldi. Dedim ki: Şu insana bak…

Karşısında öylece oturdum.

Nereye varacak bu, Nuran Hanım?

Fincanı koydu. Tertemiz bir hareketle.

Utanıyorum, dedi usulca.

Ne diyeceğimi bilemedim. O böyle cümleler etmezdi. Onun kuşağı, önemli şeyi suskunlukla anlatır.

Önceden söylemeliydim. Belki on yıl önce, işten ayrıldığın günlerde. Sessiz kaldım. Karışmadım. Belki böyle istiyorsun sandım. Belki olması lazım dedim.

Ellerine baktı, masanın üzerinde. Yaşına rağmen zarif, narin eller…

Murat karmaşık yemekleri sevmez, dedi birden.

Yanlış duydum sandım.

Neydi?

Hiç sevmedi. Gençliğinden beri midesi zayıftır, kızım. Doktor yıllar önce dedi; basit ye: pilav, çorba, haşlama et. Bulgur pilavı, köfte; çocukluğundan beri en sevdiği odur. Her gün yese bıkmazdı.

Mutfağı bir uğultu sardı. Yalnızca dolabın sesi, uzak hayattan yankı gibi.

Peki neden, dedim. Sesim bana ait değil gibiydi.

Neden foie gras, trüfler, yok sos ipeksi mi diye sordu? cümlemi tamamladı.

Baktı gözlerimin içine. Korkunç bir şey vardı bakışlarında. Ne öfke, ne acıma. Çok daha eski, ağır bir şey.

Ona süreç hoş gelirdi. Seni uğraşırken izlemek. Hayatını, paranı, zamanını harcarken senin kelimesini beklemen hoşuna giderdi. Yetmemiş, der ki; böylece üstün hissetti kendini.

Yavaşça fincanı koydum.

Ne dediğinizi anlıyor musunuz?

Anlıyorum. Otuz sekiz yıldır düşünüyorum. Eşiniz Tahir aynı şeyi bana yaptı.

Tahir Amca… Onu bir yıl tanıdım, düğünden sonra vefat etmişti. Hep kalıbı büyük, çevresine karşı kibar biri olarak anımsarım.

Gurmeydi o da, dedi. Sessiz bir hüzün. Ben de pişirirdim, ben de çabalardım. Sos yağlıymış, et kuruymuş… Sonra bir gün köyde annesine bulgur pilavı yerken gördüm; üç tabak yedi. Yağlı tereyağlı. Bir kere şikâyet etmedi, sadece huzurlu bir çocuk gibi mutlu yedi.

Dinledim. Dışarıda ince bir yağmur başladı.

O zaman anlamıştım ama gitmedim. Zaman başkaydı. Murat da gördü, öğrendi ki insanı böyle de tutabilirsin.

Bile bile yaptı, dedim. Soru değil artık.

Bilerek değil; insanlar gördüğüyle yaşar. Kendini haklı hissettiğinde başkasının sırtından…

Ayağa kalktım. Kaçmak için değil, oturmak imkânsızdı. Pencereye geçtim, yağmura, Karaköyün ıslak taşlarına, şemsiyeli yabancılara bakarken…

On yıl.

On yıl mutfak kursları… Önce temel, sonra ileri, Fransız, İtalyan… Kitaplar, videolar, pazarda özel satıcılar… Şarap seçmek, o dengeyi bulmak Geceleri uyandığımda bir sosun doğru yolunu bulduğumdan emin olmak…

Bu benim yeni mesleğim sandım. Yeni tutkum. Tasarımı bırakınca gerçek bir şey bulduğu…

O ise, için için bulgur pilavı yerdi.

Neden şimdi anlatıyorsunuz bunu? dedim.

Çünkü yaşlandım, dedi basitçe. Sen gençsin. Elli iki yaş, yaş değil. Hatta yeni başlangıç.

Çevirdim başımı. Gözlerime baktı; acımadan. En çok bu önemliydi.

Ve çünkü bir suçum var. Yetiştirirken başka bir biçimini bilmiyordum. Bu, suç gibi bir şeyse, en azından sana gerçeği söyleyebilirim.

Masaya döndüm, soğuk çayı aldım.

Değişmez, dedi. Ne yapacağını dikte etmiyorum, bilmeni istiyorum.

Konuşmadan çayımızı bitirdik. Sonra kalktı, palto giydi. Düğmelerini ben kapadım, elleri bazen söz dinlemezdi.

Kek çok güzeldi, dedi ayrılırken. Sade, ev gibi. Şimdiye dek yaptığı en iyi kek.

Gitti. Kapıyı kapattım. Uzun süre antrede, Muratın ceketlerine bakakaldım…

***

İki hafta boyunca hep aynı yemekleri yaptım. Alışkanlıkla, mekanik olarak. En zor ördek terrini, pazardan alınma istakozlu bisk, baharda öğrendiğim Japon tatlıları…

Murat yedi, eleştirdi. Ben dinledim, sustum.

Ama içimde bir şey yer değiştirdi. Aramıza bir cam girdi sanki. Kendimi dışarıdan izledim; limon kabuğu rendeliyorum, safran, bekleyiş… O ise, tadına bakışında bir şey… O ifadeyi şimdi net görüyorum; bir çocuk misali, az sonra ipin ucunu çekecekmiş gibi keyifli…

Eskiden kendi projelerimi anımsadım. Bir mekanı görür görmez kafamda tamamlamak, müşterinin gerçek ihtiyacını, söylenmeyen isteğini duymak. Sonunda odaya girdiklerinde duran müşterinin mutluluğu…

Ostiklal Caddesinde küçük bir ofisim vardı. Kötü kahveyle sabahlara kadar duvar rengi tartıştık dostlarla.

Murat bunun ciddiyet olmadığını söyledi. Ailen, ya da o koşturmaca… Ben kazanıyorum, çalışmana gerek yok dedi. Müşteriler zor, sinirine değmez.

Aileyi seçtim. Kırk iki yaşımda. Bir gün dönerim sandım.

On yıl geçti.

Bir gün telefonumu aldım, Ayşe Yüceye mesaj attım. Eskiden birlikte çalışmıştık, şimdi kendi atölyesini işletiyordu.

“Merhaba Ayşe. Uzun zaman oldu, görüşelim mi?”

Yarım saat sonra döndü.

“Feride, tabii! Yarın uygun musun?”

***

Nikâh salonu arası bir kafedeydik. Ayşe çok değişmemişti. Saçına gri teller serpilmiş, boyu biraz kısalmış. Yine de aynı ruh.

İyi görünüyorsun, dedi.

Fena yalan söylüyorsun, dedim.

Güldü.

Yorgunsun ama başkasın.

Kahve söyledik. Uzun uzun susup dışarı baktım.

Ayşe, bana iş var mı, dedim.

Ciddi misin?

Çok.

On yıldır ara verdin.

Biliyorum. Ama unutmadım.

Ayşe sustu. Fincanı döndürdü.

Şimdi üç proje var. Biri büyük, bir köy evi. Yani başta stajyer gibi olursun. Programlar değişti, müşteriler başka. Hazır mısın?

Hazırım.

Ne kadar istersin?

Kaç verirsen olur şimdilik.

Uzun uzun baktı. Sanırım içini gördü.

Pazartesi gel, bakarız.

Ve geldim. Sonraki üç hafta, dokuzda girip yedide çıktım. Yeni programlara çalıştım, eski bildiklerim geri geldi. Hatalar yaptım ama tekrar öğrenmek suya yüzmek gibiymiş: vücut unutmuyor.

Evde şimdi bulgur pilavı yapardım.

İlk kez tesadüfen oldu. Eve geç geldim, yorgunluktan düşecek gibiydim. Dolaba baktım, eski malzemeler… Kapattım. Kiler… Bulgur. Konserve et, tereyağı.

Bulguru haşladım, konserveyle karıştırdım. Masaya koydum. Muratı çağırdım.

Orta yağı yaldız sanan biri gibi baktı tabağa.

Bu ne?

Bulgur pilavı, kavurmalı.

Görüyorum da… İyi misin?

Yorgunum. Yarın başka bir şey yaparım.

Oturdu, kaşığı aldı. Bekledim.

Sessiz yedi. Bir tek yorum etmedi. Sonuna kadar.

Bakışlarım Nuran Hanımın dediğine gitti. O köydeki üç tabak, tereyağı… Nihayet evinde olmak gibi…

Bitirdi, kalktı, hiçbir şey demedi. Ne iyi, ne kötü.

Bu da cevaptı.

***

İki hafta sonra bir akşam döndüm. Asansörde son projeyi düşündüm, açtığımda Murat salonda, televizyonun sesi…

Nerede kaldın böyle? Sekiz oldu.

Çalışıyordum.

Yine Ayşe!

O benim işim, Murat.

Televizyonu kapatıp döndü.

Feride, böyle konuşmalı mıydık?

Nasıl yani?

Bütün gün evde yoksun. Eviz, ailemiz var. Buzdolabı bomboş.

Yumurtayla patates var. Kızartabilirsin.

Uzay dili gibi baktı.

Dalga mı geçiyorsun?

Hayır, sadece söylüyorum.

Trüf mantarların nerede? O soslar, kuyumcu tabaklar?

Paltoyu çıkardım, sandalyeye bıraktım.

Murat, sakince konuşmak istiyorum. Hazır mısın?

Konu neymiş?

Biz. Son yıllar. Bu evde olanlar.

Elmacık kemikleri kasıldı, bakışı kısıldı.

Neler oluyor? Ben çalışıyorum, sen evde oturuyorsun.

Artık oturmuyorum. Ve oturmayacağım.

Demek ki bitti. Karar verdin. Konsültasyon yok.

Şimdi konuşmaya çalışıyorum ya işte.

Oturdu, pencereye gitti, geldi.

Sen eskiden başka biriydin. Ev yemeği, ben yorum… Bizim dünyamızdı.

Senin dünyan, benim değil.

Yine başladık. Annem konuştu tabii, değil mi?

Yirmi üç yıl yaşadığım adam; bir türlü kendi evim hissetmediğim dört duvar. Yüksek tavanlar, babadan kalan eşyalar, dokunmadığım bir dünya… Oysa tasarımcıydım.

Babanın evi de bana aynılarını yaptı, dedim. Annen bana sadece gerçeği söyledi.

Ne gerçeği Feride? Kadıncağız drama seviyor!

Basit yemeği sevdiğini Zayıf miden… Hep bulgur pilavı, köfte…

Bir saniye sustu.

Boş konuşma, dedi.

İki hafta önce hiç konuşmadan yedin.

Aç olduğum için!

Murat, bir dur. Dur lütfen.

Durdurdu. Gözlerine baktım.

Savaşmak istemiyorum, dedim. Sadece konuşmak istiyorum. Şimdi. Eşitçe. Herkes çalışıyor, herkes insanca. Yemek basit veya karmaşık, kimse aşağılanmıyor. Oyun yok.

Uzun bir sessizlik.

Ben aşağıladım mı hiç? dedi sonra. Sessizce. Ben sadece dürüstüm.

Bunu dürüstlük diye geçiştirdin. Ben trüf peşinde para harcarken, sen bulgura hasrettin.

Sessizlik.

Dürüst değildin, dedim. Sade, gerçek.

Yanıt vermedi. Odaya çekildi. Sessiz. Kapıyı nazikçe örttü.

Mutfakta patates kızarttım. Tek başıma yedim, çayla uzun uzun oturdum; içeride bir köşeden diğer köşeye geçen birinin varlığını hissederek.

***

Sonraki aylar, eriyen bir buz gibi geçti. Ne dram, ne film sahnesi. Her gün küçük küçük çözüldü alışkanlıklar.

Önce alınma… Günlerce kırgın gezdi. Ben yaklaşmadım. Basit yemekler: çorba, köfte, patates. Temizlik. İş, dönüş…

Sonra yumuşak denemeler; kasımda metrodan alınmış lale buketi, birlikte dışarı çıkmak isteği. Gittik; restoranda iyiydi, işimi sordu, güldü. Ertesi gün, arkadaşı gelince yine niye özel yemek yok diye sordu. Eski ifadeyle…

Ardından kavgalar, yükselen sesler. Ev, para, özgürlük, kursta okuma Her şey yatırım sırasına dizildi.

Sen fabrika mısın Murat? dedim. İnsana yatırım farklıdır.

Anlamadı.

Nuran Hanım haftada bir aradı. Kısa, yumuşak. Dayan dedi bazen. Bir keresinde:

Kızıyor bana değil mi?

Biraz.

Kızsın. Ama bil ki, ilk defa birinin arkasındayım. Benim de hayatımda hiç olmamıştı bu.

Anladım.

Aralıkta Ayşe bana ilk projemi verdi. Küçük bir Nişantaşı dairesi. İki gece uyuyamadım. Ama eskiye dönmemişim; başarmışım.

Müşteri, genç bir kadın, hazır daireye girince sustu. Otuz saniye sonra bana döndü:

Sihir yaptınız, dedi.

İşte o his: varlık hissi…

***

Şubatta anladım ki bu hikâye bitiyor. Aradaki köprü yok artık. Ne kadar uğraşsam da, o hiç yenilik istemedi. Tekrar aynı Feride olsun istedi; bekleyen, kelimeye bakan bir kadın…

Kocanın manipülatör olduğunu nasıl anlarsın? İşte böyle: Ona kendi mutluluğun, başarın değil; onun takdiri gerektiğinde… Onsuz, kim olduğunu bilemez.

Murat kötü biri sayılmazdı; içmez, bağırmaz, aldatmazdı. Belki kendince sevgiydi hissettiği…

Ama onunla yaşanmazdı. Belki her gün acıtmıyordu. Ama yavaş yavaş yok ediyordu. Kim olduğunu unutturuyordu.

Martta boşanma davası açtım.

Önce inanmadı, sonra ısrar, sonra öfke… Sonra Nuran Hanım onunla konuştu. Sonrası; söndü, sustu. Yabancılaştı, koptu.

Ev onundu. Başından belliydi. Arkadaşım Semaya taşındım. Üç ay birlikte kaldım. Sonra Tarlabaşında küçük bir daire kiraladım. Çift odalı, sokağa bakan… Biraz eski ama canlı.

Küçük bir tadilat, kendi ellerimle yaptım. Her detayına, hayata döner gibi gülümsedim. İstediğimi bildiğimi fark ettim. Yıllardır kendime sormamışım bile…

***

Bir yıl geçti.

Şimdi nisan. Elli üç yaşımda. Tarlabaşında, pencere önünde bembeyaz çiçeklerle dolu ağaçları izliyorum, adını bilmiyorum; ama her sabah bakıyorum, kahvemi ocakta cezvede yaparken…

Kahvem sade, ritüelsiz. Ayşe beni ortak yaptı; dört proje, ikisini ben yönetiyorum. Uykum düzene girdi, bazen projeyi düşünerek uyanıyor, ama bu iyi bir uyanış. Beynim çalışıyor artık, tasa değil.

Nuran Hanım hâlâ haftada bir arar. Son gidişimde pasta götürdüm. Uzun uzun sohbet ettik, suskun yıllardan, dedesinden… Onun neslinin aktardığı acıları düşündüm. Birinin dur diyene kadar sürüyor. O yapamadı ama bana destek oldu; bu da çok şey.

Murat eski evde yaşıyor. Arada işle alakalı yazar, nadiren. Duyanlara göre mutfak kursuna başlamış. Doğru mudur, bilmiyorum. İnsanlar, artık tutacak kimse kalmayınca değişir belki.

Onu sık düşünmem. Bazen. Bakkalda siyah trüf kavanozu görünce bir an durur, acı ve hafif mizah arası bir his yaşarım. On yıl, öyle kolayca silinmiyor.

Ama orada takılı kalmıyorum.

Geçen eylül, Enderle tanıştım. Yeni bir müşteri, eşi iki yıl önce kanserden ölmüş. Daireyi birlikte yeniden düzenledik. Fotoğraflar kalsın, ama ışık olsun, dedi.

Çok iyi anladım onu.

Ender elli dört yaşında, mühendis; köprü çiziyor. Ben mekân, o köprü… Güzel bir denklem bu.

Enderin sakinliği var. Sessizden çok, huzurlu. Gözün içine bakarak konuşur, olmadığı biri olmaya çalışmaz.

İkinci toplantı sonrası kahveye çağırdı. Birlikte kahveye, gezintiye, sonra sinemaya Yanında birinin hayatta olduğu hissini özlemişim.

Birkaç aydır buluşuyoruz. Acele yok. İkimiz de bir şeyler yaşadık, biliyoruz.

Cuma akşamları gelir bana.

***

Bugün cuma.

Altıda eve geldim, kasaptan tavuk but, patates, soğan, havuç, dereotu aldım. Yoğurt…

Tavuklu patatesli terbiyeli fırın yemeği yaptım. Tencereye kat kat dizdim, yoğurtla karıştırıp, üzerine yağ gezdirip fırına verdim. Çocukluğumda babaannemin evi gibi kokar: soğan, yağ, tavuk… Yıllardır böyle kokuyla karşılaşmamıştım.

Saat yedi, kapı çaldı.

Açtım. Ender poşetini bıraktı, şarap şişesi, ucuzundan çikolata…

Merhaba, dedi.

Hoş geldin. Ne kokusu bu?

Patates gibi…

Fırında yemek. Bir saate olur.

Harika, dedi, ceketini çıkardı. Şarap getirdim. Bir de aa bak, bu…

Basit kutunda, fındıklı çikolatalar. Markette her yerde satılan, sıradan…

Fındıklı sevdiğin aklımda kalmış.

Aldım, şaşkın.

Nereden hatırladın?

Eylülde bir pastanede söylemiştin.

Basit kutuya bakarken içimde kocaman bir şey büyüdü, adı olmayan.

Detayları unutmaz mısın?

Unutmamaya çalışırım, dedi, süssüz.

Mutfakta yemeği kontrol ederken Ender şarap açtı. Tabureye oturdu.

Proje nasıl gidiyor? Arnavutköydeki?

Zor müşteri, dedim. Her şeyi bir arada istiyor, hem uygun olsun…

Olur öyle.

Evet, ama sonunda iyi bir şey çıkacak. Tavanda beş metre yükseklik var, yazık olur.

Başını salladı, beni izledi.

Feride, dedi.

Hı?

Mutlu musun? Şu an. Genel değil, şimdi.

Baktım yüzüne. Sözde değil, gerçekten soruyordu.

Şu an… Evet. Tam şu an evet.

Güzel, dedi, fazlası yoktu.

Yemek pişti. Üzerine dereotu ektim, masaya koydum. Ne mum, sadece masa lambası.

Ender baktı.

Güzel görünüyor, dedi.

Sade yemek işte.

Hem kokusu hem görünüşü güzel. Sende çirkin yemek oluyor mu?

Güldüm.

Hiç denemedim.

Yedik. İkinci tabağı isteyince sessizce uzattı. Yeni koydum. Hakkında konuştuk; iş, mayısta kızını görmek için gidişi, benim bu yaz bir yere gitmek isteğim… Finlandiya olur, dedi, orada huzur var.

Sonra çay, sıradan piyasadan fındıklı çikolatalar.

Dışarıda nisan İstanbulu. Yağmur sonrası asfalt, çiçek kokulu hafif bir rüzgâr. Beyaz ağaçlar salınıyor.

Düşündüm: İşte bu. Bayram, şölen değil. Sadece bir akşam. Yanında sıcak, canlı bir insan; çocukluğum gibi kokan sıradan yemek; bir an bile ne diyecek diye beklemem gerekmiyor.

O yılları düşündüğüm olur. Trüfler, istakozlar, sosa harcanan saatler Biraz yağlı demesi için harcadığım ömre üzülürüm. Kendime, o yıllara üzülürüm. Ama uzun uzun durmak, kendime artık lüks.

Kadın özgüveni diyordu bir metinde, sanki sahip olunan bir şeymiş gibi. Hayır; inşa edilir. Bazen yıkılır, bazen elli iki yaşında, Ayşenin ofisinde, farkında bile olmadan yeniden başlar. Pes etmez, kalır… Yavaş yavaş mekânı tekrar görmeye başlarsın.

Kişisel sınır deniyor ya, ben yeni yeni öğrendim. Duvar değil. Burası benim alanım, demek…

Basit mutluluk tarifi gerçekmiş. Bildiğini yapmak, yanında seni gerçekten gören insanlarla… Sevdiğin yemeği pişirmek, bir kelime beklememek…

Ne düşünüyorsun? dedi Ender.

Onun dingin yüzüne, çayına baktım.

Fırın yemeğini, dedim.

Güldü.

Düşünülecek en güzel şey.

Katılıyorum. Biraz daha çay ister misin?

İsterim.

Kalkıp demliği aldım, ona ve kendime doldurdum. Camın önündeki beyaz ağaca baktım.

Ender…

Hı?

Hiç bana tuzu kaçmış demezsin, değil mi?

Gözünü kaldırdı.

Kaçmamıştı zaten, dedi ciddi. Tam yerindeydi.

Ya bir gün kaçırsam?

Düşündü.

Bir dahakine az koyarsın, der, yine hepsini yerim.

Başımı salladım.

Güzel cevap.

Öğreniyorum, dedi ve son çikolatayı uzandı. Sonuncu, alınmasın?

Al, dedim.

Camın ardında beyaz dallar sallanırken, İstanbulun uğultusu hafif ve yumuşak bir şekilde aktı; bir şehir rüyası gibi. Ne kimin tabağı, ne trüf mantarı. Ne giden zaman, ne kalanı. Şehir yaşadı. Ben yaşadım. Çayım sıcaktı, fırından koku geçmişti; pencere önünde bir saksıyı, sadece rengi sevdiğim için almıştım…

Sadece rengi hoşuma gittiği için.

Ve şimdi, rüyam böyle devam ediyor.

Rate article
Lifequest
Trüf Mantarı Yerine Karabuğday: Sofralarımızda Lüksün Yerini Alan Anadolu Lezzeti