“Annesini Gördüğü Anda Hemen Tanıdı”

“Annesini Hemen Tanıdı”

Her şeyin kusursuz olması için seçilmişti bu yalı. Bir eksik, bir fazlalık olmamalıydı. Her ayrıntısı önceden düşünülmüş, cilalanmış ve titizlikle kontrol altına alınmıştı: avizedeki kristaller evcilleştirilmiş takımyıldızlar gibi parlıyor, krem rengi masalar tek bir kırışık bile olmadan serilmiş, kadehler sanki askeri düzende sıralanmıştı. Buraya hissetmeye değil, görünmeye gelinirdi.

Bir anlık gülümsemeler, doğru ellerle tokalaşmak, kimseyi gerçekten güldürmeyen esprilere gülmek… Tüm bu zarif maskeli balonun ortasında, Erdem Soydan kendi evinin koridorunu yürür gibi rahat ve özgüvenli ilerliyordu. Sanki dünya asla ayaklarının altından kaymazdı. Üzerinde siyah, tam oturan bir smokin ve titiz giyinmişliğiyle göz alıcıydı; bileğinde ise ancak lüks bir daire satın alınabilecek değerde, zarif bir saat vardı. Yanında ise küçük bir çocuk, elini sımsıkı tutuyordu. Yedi, belki sekiz yaşında Fazlasıyla ince, yaşına göre çok sessiz bir oğlan. Çocuk narin bir güzelliğe sahipti; saçları titizlikle taranmış, minyatür takım elbisesi ve ciddi bir papyonu vardı. Ama en çok gözleri insanı etkiliyordu; çünkü bir şeye tam olarak bakmıyormuş gibiydi, sanki dünyadan uzak durmayı öğrenmişti.

O gece, Erdemi kutlamak için gelinmişti oraya. Ona “Soydan Bey” derken herkesin sesine biraz hayranlık, biraz da kıskançlık karışıyordu. İmparatorluğu, son yatırımı, gazetelere yansıyan cömertliği için tebrik ediliyordu. Erdemin verdiği cevaplar kısa, yerinde ve mükemmel ölçülüyordu. Ve herkesin aklındaki, sormak için can attığı o ince, yumuşak ama biraz da zalim soruya geldiğinde, Erdemin yüzünde belli belirsiz bir gülümseme olurdu:

Peki Aras? Aras nasıl?
Erdemin gülüşü daha da sönükleşirdi.

İyi, teşekkürler.

Daha fazlasını söylemezdi. Asla
Çünkü Aras, “konuşmayan çocuk”tu. Satın alınmaya, düzeltilmeye, iyileştirilmeye çalışılan küçük bir mucize Doktorlar, uzmanlar, özel okullar Erdem bunlara servet harcamıştı. Her şeye! Sanki göz önünde belirgin bir çatlağı silip yok etmek ister gibi. Fakat paraya, taahhütlere, ne kadar büyük isimlere rağmen çocuğun inatçı sessizliği bir türlü bozulmuyordu. Kararlı, neredeyse meydan okuyan bir suskunluktu bu.

Fısıldaşıyorlardı. Arasın asla konuşmayacağını söylüyorlardı; bazı şeylerin parayla olmayacağını, omuz silkip anlatıyorlardı. Erdem ise bu cümlelere sıradan bir şakaymış gibi başıyla onay veriyor, yüzünde zoraki bir tebessümle içten içe kapanıyordu. Her defasında Arasın elini biraz daha sıkı tutuyordu; hem koruyucu, hem sahiplenici bir dokunuşlaherkese ve çocuğa ait olduğu yeri hatırlatır gibi.

Balo salonunda kısık kahkahalar, iç içe geçmiş sohbetler, tokuşan bardak sesleri arasında bir titreşim vardı. Salonun arka tarafında bir yaylı çalgılar dörtlüsü çalacakken, Erdem özellikle müzik istememişti. O, insan seslerini duymayı severdi. O dünyada gerçek para ancak seslerden anlaşılırdı; saygıyı, korkuyu, ilgiyi oradan okurdu.

Ama Aras, hiçbir şey okumazdı. Sadece, bir yetişkinin yönlendirdiği gibi söyleneni hissizce yerine getirirdi. Erdem, yatırımcıların yer aldığı bir grubun yanında durunca Aras da hemen sağında, başı hafif eğik şekilde bekledi. Bir garson geçti. Bir kadın fazla yüksek sesle güldü. Bir adam “miras” kelimesini fısıltı gibi telaffuz etti. İşte o an, hiçbir şey haber vermeden Aras aniden dondu kaldı.

Bu bir kriz değildi; salonda ses olmayınca müziği yarıda bırakacak büyük bir olay da değildi. Küçücük bir değişiklikti sadeceçocuğun kolundaki anlık bir gerilme. Erdem, görmeden hissetti. Aşağıya baktı.
Aras, artık boşluğa değil, uzaklarda bir şeye bakıyordu. Erdem, çocuğun neye takıldığını merak edip isteksizce gözleriyle yönelince, neyin dikkatini dağıtabileceğine dair bir ön yargı ile huzursuz oldu. Çünkü onun dünyasında sürprizlere yer yoktu.

Bir hizmetçinin, servis kapısının kenarında, yere çömelmiş şekilde paspas yaptığı yerdeydi bakışı. Gri, dirseklerinden aşınmış bir üniforma, gereğinden büyük sarı eldivenler vardı kadında. Saçını hızlıca topuz yapmıştı ve alnında birkaç ince kahverengi tutam terle birleşmişti. Hiç kimse dönüp bakmazdı ona. Çünkü kural açıktı: Gölgede çalışanlar işini iyi yaptıkça var sayılmazdı.

Erdem, Arasın bu görüntüye takılı kaldığını hissedince gözlerini başka yöne çevirmek istedi. Sadece bir temizlikçi kadın, sıradan bir silüet… Sonra yüzüne baktı. Önce tanımadı, sadece ensesinde hafif bir ürpertiyle irkildi. Kadının cildi diğerlerinden daha soluk, yüzü yorgunlukla gerilmiş, dudakları çabadan çatılmıştı. Ama asıl gözleri Yorgundu belki, ama sönük değil.

Kadın, tüm salona sırtını dönüp, sadece paspasına odaklanmıştı; lüks, kahkaha ve avizeler arasında minik bir gölge gibi Aras aniden derin bir nefes aldı. Ve Erdemin elindeki minik el, bir anda, sanki alev almış gibi çekildi. Yavaşça değil, bir çırpıda.

Aras! dedi Erdem, sesi alçak ve sert.
Ama çocuk durmadı, koşmaya başladı. Balo salonunu dengesiz adımlarla geçti, kaygan mermer zeminde minik ayakkabılarıyla sekerek ilerledi. Misafirler donakaldı; sanki vahşi bir hayvan içeriye dalmış gibi. Kısık sesli ünlemler, “ama…”, “hay Allah” gibi tepkiler yükseldi.

Erdem bir an yerinde kaldı. Sadece bir an. Aşağılanmanın, bir Soydan çocuğunun kamusal alanda kontrolünü yitirme ihtimalinin yakıcı gerilimiyle Sonra, hızla çocuğun ardına düştü; kararlı, soğukkanlı, küçük bir dokunuşla tekrar otoriteyi kurmaya niyetliydi.

Fakat Aras beklenenden hızlıydı. Uzun eteklerin arasından geçip, bir tepsi bardaktan ustalıkla sıyrılıp, bir adamın protestosuyla karşılaşmadan hemen yanından geçti. Yüzünde korku yoktu, kapris yoktu. Sadece, mıknatıs gibi çekiliyordu.

Servis kapısının yanında temizlikçi kadına çarptı. Utangaç bir dokunuş değil; cesur, koşulsuz bir kucaklamaydı bu. Kollarını kadının beline doladı, alnını sert üniformaya dayadı. Sanki dünyada nefes alabileceği tek yer orasıydı.

Kadın bir an geri çekildi, sarsılmış gibiydi; fırçası durdu, sarı eldivenli elleri titredi. Aşağıya, çocuğa bakınca yüzünden bir anda tüm ifadeler silindi, sanki hayatı çatlamıştı. Dudakları aralandı, gözbebekleri büyüdü. Erdem birkaç adım öteye gelmiş, ama misafirlerin ortaya çıkardığı görünmez çemberle ilerleyememişti. Herkes dönüp bakmıştı. Kısa sürede bir halka oluştu, fısıltılar sertleşmişti: Kim bu kadın? Çocuk neden İmkânsız Erdem Bey, siz biliyor muydunuz?

Aras ise annesine daha sıkı sarıldı, sanki ellerinden almalarından korkarcasına… Kadın titreyen elleriyle yavaşça saçlarına dokundu; önce çekingen, sonra umutsuzca. Parmağı, çocuğun ceketine gömüldü; gerçek olup olmadığını kontrol ediyor gibiydi.

Erdem bir adım attı.

Aras, buraya gel, dedi.
Çocuk hiç hareket etmedi. Sadece başını kaldırdı. Dudakları titriyordu, gözlerinde bir heves değil, kimsenin anlayamayacağı canlı bir aciliyet vardı. Ve herkesin soluğunu tuttuğu o mutlak sessizliktekahkahaların, fısıltıların ve hatta nefes alışların bile kaybolduğu o andaçocuk konuştu. Yalnızca bir kelime, net, yürek parçalayan, yıllarca yutulmuş bir ses gibi

Anne
Salonun ortasından bir bıçak gibi dalga dalga yayıldı bu sözcük. İçeriden bir yerden bir bardak kırıldı. Bir kadın elini ağzına kapattı, bir adam bir adım geriledi. Erdemin yüzüne kan yürüdü ve yıllardır ilk kez, iradesinden daha hızlı olarak, sağ elinde çok hafif bir titreme başladı; dışarıdan görünmez, fakat kendisi için dayanılmazdı.

Kadın bembeyaz kesildi, ardından kıpkırmızı, sonra daha da soluk. Gözleri öyle bir anda doldu ki, sanki yerle bir oluyordu. Çocuğu sımsıkı sardı; o kelimeyle eski bir yarası bir anda açılmıştı.

Hayır diye mırıldandı kadın kısık sesle. Hayır Aras
Erdem, kadının yüzündeki ifadeden mantıklı bir açıklama çıkarmaya çalıştı; bir yalan, bir çıkış yolu Ama hiçbir hazırlığı yoktu o ana dair. Çünkü o ânın hiç yaşanmayacağını sanmıştı.

Kalabalık arasından bir kadın, bir hançer gibi çıktı: uzun boylu, koyu elbiseli, saçları kusursuz, bakışları keskin. Adımlarını kararlılıkla atıyor, öfkesini saten elbisenin altına gizlemişti. Topuklarının sesi mermeri dövüyordu.

Erdem, Asumanı daha gelmeden tanıdı. İlk eşinin kayboluşundan sonra evlendiği kadındı. Herkesin temkinle “Soydan Hanım” dediği, gülüşü bile kılıç gibi kullanan biriydi. Asuman, Arası temizlikçi kadının kollarında görünce anlamaya çalışmadı bile. Yüzü, namusuna gölge düşmüşçesine öfkeden kasılmıştı.

Bırakın onu, derhal, dedi sesi bıçak gibi.
Kadın adım geriledi ama çocuğu bırakmadı. Tüm vücudu titriyordu. Bir damla gözyaşı yanağından süzüldü; salondaki avizelerin altında parladı.

Ben ben sadece çalışmaya geldim dedi kısık sesle çaresizce.
Asuman bir adım daha yaklaştı, elini kaldırdı; sanki o tokadı aylar, yıllar öncesinden kararlaştırmış gibi soğuk ve sarsıcı bir hareketti bu. Erdem bir şey söylemek istedi ama sesi çıkmadı.

Çevrede nefesler tutuldu. Herkes bir skandal izlemiyor, bir sırrın patladığına tanık oluyordu. Aras annesine, başını saklarcasına sarılırken, salonun tüm bakışları ve ileride yazılacak gazetelerdeki manşetler temizlikçi kadının gözyaşına odaklanmıştı.

Kadın ağlıyordu. Şık, utangaçça silinecek gözyaşları değildi bunlar. Kontrolsüz, titrek, acıtan gözyaşlarıydı; cildinde parlıyor, yüzünü deforme ediyordu. Bakışları Erdemden Asumana, sonra yeniden Arasa yöneliyordu; sanki bir an sonra çocuğunu tekrar kaybedecek korkusuyla

Boğazı düğümlendi. Anlatmak istedi. Nerede olduğunu, neden gittiğini, nelerinden mahrum bırakıldığını Ama hiçbir kelime, o on beş saniyelik çıplak gerçeği taşımaya yetmiyordu.

Asumanın eli havadaydı. Kalabalığın çemberi artık oradaydı. Erdem artık bir kral değil, kendi yalanının tuzağında bir adamdı.

Ve annenin gözlerinde, öfkeden daha dehşet verici bir şey vardı; bundan sonra hiçbir şeyin kontrol edilemeyeceğinin kesinliği Çünkü Arasın ilk sözü, bir kapıyı açmıştı.
O kapının ardında her şey yıkılacaktı.

Bu yaşadıklarımdan şunu öğrendim: Hayatta neyi gizlerseniz gizleyin, bazı gerçeklerin açığa çıkmasını hiçbir güç engelleyemez. Ve bazen en büyük kelime, bir çocuğun dudaklarından dökülen tek bir “anne”dir.

Rate article
Lifequest
“Annesini Gördüğü Anda Hemen Tanıdı”