Üst Kat Komşum

Üst Kat Komşusu

Sevda, benim büyük tenceremi nereye kaldırdın? Hani şu kocaman olan, benim Anadolu usulü bamya çorbası yaptığım!

Emine Hanım, tam kapının ortasında duruyordu tencere. Ben de buraya, alttaki rafa koydum.

Alttaki raf mı! Oraya eğilip alamam ki, belim ağrıyor! Sen başkalarının eşyasını taşırken hiç düşünmüyor musun?

Musluğun başında duruyordum, camdan dışarı bakıyordum. Dışarıda sonbahar usulca yağıyordu, kasımın serin, gri günlerinden biri. İçimde de aynı gri, ince bir sızı vardı. Daha öfke değil; daha çok, bu daha başlangıç dediğin o sessizlik hali.

***

Emine Hanım, cuma akşamı geldi. Tufan onu asansörün önünden karşıladı, iki ağır poşetini ve o meşhur mavi-beyaz pazar çantasını eve taşıdı hani şu herkesin hayali denen, pazar arabasından büyük. Gülümsedim; içtenlikle gülümsedim, çünkü biliyordum: Kadın yetmiş sekiz yaşında, apartmanında kaynak su borusu patlamış, kaymakamlık sonunda dördüncü ayda gelip apartmanı boşaltmış, evinin içinde her şey ortaya saçılmış ve şimdi resmen ortada kalmıştı. Gidecek yeri yoktu. Kendime tekrar tekrar Bu tecavüz değil, geçici bir durum dedim.

Sonra, geçici kelimesini başka bir tonda hatırlayacaktım.

Ben elli altı yaşındayım. Ne yaşlı sayılırım ne genç, tam arada kaldığım, hayatı ve kendimi tanıdığım bir yaş. Evden çalışıyorum. El işi sanatları üzerine özel siparişler alıyorum, koleksiyonerlere ve sanat galerilerine işler yapıyorum. Hobi değil, ciddi para kazanıyorum. Ayrıca internette sayısız kişiye online Türk işine giriş ve sim sırma öğretiyorum. Yatak odamda kuzey cephede camın yanında kendime özel bir köşe var: ipler, kasnaklar, kumaşlar, desenler; masa başı diye geçiştirilecek bir yer değil, benim atölyem orası. Geçim kaynağım.

Bizim ev iki odalı, iyi düzenlenmiş. Tufan’la sekiz yıl önce taşındık, çocuklar büyüyüp gidince. İlk iki sene fazla eşyalardan kurtuldum. Travmasız, üzülmeden, elimde avucumda ne varsa ihtiyacı olmayana verdim, sattım, attım. Geriye sadece gereken ve güzel olan kaldı. Duvarlar açık renk, minimum mobilya, duvarda halı, kristal dolap, kurutulmuş çiçek yok. Pencerede üçten fazla canlı saksı bitkisi olmaz bir kauçuk, bir paşa kılıcı, bir de mutfakta küçük bir fesleğen. Her raf kendi içeriğini bilir, çekmeceler zorlanmadan kapanır çünkü içlerinde tam gerektiği kadar eşya var.

Başlarda Tufan söylenirdi. Otel gibi ev derdi. Sonra alıştı, eşyalar yerinde değilse kendi de huzursuz olur oldu. Birlikte bir ritim, bir uyum yakaladık bu dört duvarın içinde.

Ve bir gün, bizim havamızın içine Emine Hanım girdi.

***

İlk iki gün neredeyse güzeldi. Acilen hazırladığımız misafir odasına yerleşti: bir açılır kanepe, dolabın yarısı boşa çıkarıldı. Ben bir abajur ekledim, komodinin üzerine bir bardak su ve kitap koydum. Küçük ama anlamlı bir incelik gibi gelmişti bana.

Ama üçüncü günden sonra, koridordaki camın önünde tığ işi bir dantel buldum. Yuvarlak, krem rengi, zarif kenarlı. Telefonunun altına serilmiş, sanki her zaman oraya, o cama aitmiş gibi.

Danteli aldım, özenle katlayıp odasındaki komodine koydum.

Ertesi sabah dantel yine camın üzerindeydi.

Bu bir kasıt değildi, hemen anladım. Zor olan da buydu. Emine Hanım bana inat etmiyordu, yalnızca bildiği gibi yaşıyordu. Onun için telefonun altındaki dantel düzen demekti, huzur demekti, doğruluktu. O, evde ne kadar çok eşya olursa o kadar zengin olduğuna inanarak büyümüştü. Boş bir cam pervazı yoksulluk ya da ilgisizlik olarak algılardı. Beş ayrı kavanozda bulgur olması evinde birikim göstergesiydi, dağınıklık değil.

Ben de o dünyayı tanıyarak büyüdüm. Ama ondan bilinçli olarak çıktım.

***

Haftanın sonunda mutfak tanınmaz oldu. Üç emaye tencere, hiçbir dolaba sığmadığı için tezgâhta duruyor. Yanlarında sarı, dallı budaklı bir kapaklık. Buzdolabı tam bir laboratuvara döndü: kendi elleriyle, kızının bahçesinden getirdiği salatalık turşusu kavanozları, sarımsağa yatırılmış kuyruk yağı dolu kutu, suda bekleyen kuru fasulye, anlamını öğrenmeye cesaret edemediğim, filmle sarılı başka bir kap. Benim yoğurt kaplarım, taze tarhana kokusu ve limonlu ev içeceği şişesiyle yan kapağa sürülmüş.

Yoğurtları tekrar yerine koydum; Emine Hanım tekrar oynattı yerini.

Akşam mutfakta sürekli kavurma, kızarmış soğan, bir de tok, ağır, nostaljik bir yemek kokusu dolanıyordu. Kötü demiyorum ama bu benim kokum değildi, benim akşamım, havam değildi.

Tufan işten gelir, havayı koklar:

Annem yemek yapmış; mis gibi.

Cevap vermezdim.

***

İkinci haftanın sonunda salonda girişin yanında küçük, gül motifli bir halı çıktı ortaya. Bildiğin, semt pazarından alınmış suni bir halı; Emine Hanımın sabah kalkınca ayakları üşümüyor diye koyduğu, her yatakta yanında olan bir eşya. Ne diyebilirim ki? Bu halıdan nefret ediyorum demek küçük düşürücü olurdu.

Susmayı seçtim.

Sonra antrede askının yanına onun kadife sabahlığı astı. Ben ona kendi yeri olarak kapı yanındaki askıyı boşaltmıştım ama bizim askıda, Tufanın paltosunun hemen yanında o kalın, ekoseli kahverengi-mavi hırkası duruyordu. Askıdan da kayıp Tufanın montunun üstüne düşecek neredeyse.

Ben sabahlığı banyoya yakın boş askıya aldım.

Emine Hanım bulup yine eski yerine koydu. Gerekçesi hazırdı:

Orası uzak, almak zor.

Başımı salladım.

Akşam Tufan sordu:

Bir şeyin mi var, çok sessizsin bugün.

Yok, bir şey yok, dedim.

Yalan biliyordu. Ama ikimiz de görmezden gelmeyi seçtik.

***

Şimdi sana yatak odamdan bahsedeceğim, çünkü orası hem işim, hem ekmek param demekti ve konu halı ya da dantel değildi artık.

Kuzeydeki camın önünde ahşaptan, özel yaptırdığım çalışma masam durur. Altında iplikler, üstünde şablonlar için küçük raflar. Üstünde özel, gün ışığına yakın bir masa lambası; çünkü nakışta en ufak renk tonu farkı kritik. Yanında katlı organizer var: soğuktan sıcağa renklerle ayrılmış, aşağıdan yukarıya ipe dizilmiş yünler. Bunlar süs değil, tam bir iş sistemi.

Büyük bir kasnakta çok önemli bir iş asılıydı: Ünlü bir koleksiyoner için, cami sancağı motifini altın sarı Japon ipeği ve sırmayla küçültülmüş ölçekte yapıyordum, teslim tarihi Aralık sonu. Peşinat verilmişti bile. Parası, yaklaşık kırk bin lira.

Üç aydır uğraşıyordum.

O kasnağa kimselerin dokunmasına izin vermedim. Kumaş gerginliği bozulur, geri dönüşü yok diye herkese anlatmıştım. Tufan da bunu bilirdi. Kedimiz yok. Çocuklar büyüdü, evden uzakta. Her şey kontrollüydü.

Ta ki Emine Hanım gelene kadar.

***

Bir perşembe günüydü, öğlene yakın. Tam belli bir renk turuncu altın arası bir iplik almak için çarşıya gitmiştim, öyle online olmazdı. Döndüm, belki bir buçuk saat sonra.

Yatak odasına girdim, öylece kaldım.

Emine Hanım, organizerin başında, benim yünleri avucunda evirip çevirerek kendince sınıflıyordu. Masada kasnağın yanındaki en kıymetli Japon ipeği açılmış, iplik dolaşıp karışmış, bazı yerler kopmuş. O renk bitti, başka yok. En korkuncu: kasnaktaki kumaşın köşesi hafifçe büzülmüş, sanki dayamış ya da itmiş.

Kapıda dondum, konuşamadım.

Emine Hanım dönüp, gayet sakin:

Sevda, burada ne dağınıklık vardı, bir el attım, şimdi bak ne güzel oldular.

Emine Hanım, dedim çok sessizce, lütfen çıkın odadan.

Ne? Yardım etmek istedim ben…

Anlıyorum, ama lütfen çıkın.

Çıktı. Hafif alınmış, sus pus.

Kapıyı kapadım, yere oturup kasnağı kontrol ettim. İplik kurtuldu, Allahtan. Kumaştaki eziklik çok hafifti, gerginliği düzelttim. Ama ipin üçte biri çöpe gitti, o kadar inceydi ki kurtarılmadı.

Bir felaket değildi. Ama Bundan sonrası olmaz dediğim yerdi.

***

Akşam, Tufan neden annesinin suratının asık olduğunu sordu.

Her şeyi anlattım.

Dinledi, dudaklarını ısırdı, şöyle dedi:

Bilerek yapmadı. Yardımcı olmak istedi.

Biliyorum, bilerek değildi.

Sevda, biraz daha katlan, zor kadın için. O da misafir, yabancı yerde.

Tufan, benim çalışma alanım burası. Geçimim buradan.

Anladım. Ama az kaldı zaten.

İki haftadır az kaldı lafını duymaktan yorulmuştum. Açıkça sordum:

Kaç hafta daha?

Ustalar aralıkta bitecek diyor.

Aralık… Daha bir buçuk ay var. Tufana baktım, çok iyi tanıdığım o ifade vardı yüzünde: ikimiz arasında seçim yapmak istemiyordu, hepimizi seviyordu ve inanıyordu ki biraz daha sabreditsek, her şey yoluna girecek.

Ama yoluna girmiyordu.

***

O gece uyuyamadım. Alternatif düşündüm. Açık açık konuşmak? Kırılır, ağlar, kafasına takar. Kavga? Daha beter eder. Tufana rest çekmek? Onu arada bırakır, bu da yıkıcı olur. Katlanmak? Hayır, şimdiki sinirle bile olmuyor.

Dördüncü bir yol gerekiyordu. Akıllıca ve yavaş. Ama, tek çıkar yol.

Emine Hanımı ev dışına çıkartacak ve kendi isteğiyle evine dönmek için can atacaktı. Hem de kendisi arzulayacak.

Bu bir intikam planı değildi. Bir hayatta kalma planıydı. Sessiz, kurnazca ama kimseye zarar vermeyen.

***

Önce meşguliyet işine baktım.

Emine Hanımın eski mahallesinde vakit dolduracak şeyleri vardı: kütüphaneye gider, camiye uğrar, yazın kızının bahçesinde oyalanırdı. Bizde, canı sıkılmıştı. Yaşlı insanların canı sıkılınca, hareket kabiliyetleri kısıtlı olduğu için evde aşırı aktif olurlar yani bizim evin içinde.

Arkadaşım Elif, belediyede çalışıyor, ona sordum: Yaşlılar için ne var? diye.

Ohoo, dolu! Sabahları yürüyüş, çarşamba-cuma korosu, el sanatları atölyesi, her salı konferans. Bedava, sadece kimlik gerekir.

Nasıl giriliyor?

Git, ismimi söyle, başla gitsin.

Emine Hanıma Buyurun gidin demedim tabii, kaba olurdu. Akşam yemek sofrasında, laf arasında:

Emine Hanım, Tufan sizin gençken çok güzel şarkı söylediğinizi anlatıyordu.

Canlandı birden, evet, doğru.

Burada mahalledeki belediye kursunda güzel bir koro varmış, Elif övdü, çok keyifliymiş. İsteyen giriyor, hem yeni arkadaş, hem oyalanma. Düşünün belki siz de severdiniz, buralarda henüz çevreniz yok malum.

Yok, gidemem, tek başıma çekinirim dedi.

Üç gün sonra tekrar gündeme getirdim. Koro belediye etkinliklerinde sahneye çıkıyormuş, gazeteye fotoğraf çekiliyormuş dedim. Gazete deyince gözleri parladı.

Bir sonraki hafta yol tarifini istedi.

Harita çizdim, büyük harflerle de not aldım.

Çarşamba sabahı gitti, öğleden sonra döndü, yüzü gülüyordu.

Oradaki hanımlar çok iyi, genç şefleri var, biraz söyledim, sesi beğenmiş. Gel devam et dedi.

Harika, dedim, sevinçten içim ısındı.

O gün bugündür çarşamba-cuma birkaç saat dışarıda. Salı günleri de yürüyüş ekledi; orada tanıştığı Gül Hanım davet etti.

Ev huzurlandı. Ne bomboş, ne kalabalık; ama huzurlu.

***

İkinci aşama, ince ayar istiyordu.

Emine Hanımın kızı Gülçini aradım. İyi geçinmesek de akrabalık icabı konuşuruz. Çok düz söyledim:

Gülçin, anneniz burada rahat ama evine dönmesi onun için en iyisi olur. Kendi komşuları, eski düzeni…

O da bıkkın, ustaların işini savsakladıklarını söyledi.

kim takip ediyor, sen mi?

Yok, eşimin eski dostu arada sırada soruyor.

Sıfır kontrol yani.

Beni dinle, yardımcı olayım. İyi tanıdığım ustalar var, bir bakarlar gerçeği söylerler.

Seve seve kabul etti.

Apartmandan alt kat komşumuz Ali Osman Bey, kırk yıl usta, hâlâ çevresine danışmanlık verir. Ona derdimi anlattım, kahve eşliğinde.

Parke, alçı, musluk? İyi ekip üç haftada toparlar, üç ay neymiş?

Kendisi gidip evi inceledi, ekibi uyardı. El altından öğreniyoruz, ekip üç ayrı işe daha bakıyormuş, Gülçinin verdiği avansla gevşemişler.

Ali Osman Bey sıkı bir konuşma yaptı; üç haftada bitecek dedi. Sık sık da gidip denetleyeceğini açıkladı.

Gülçin sözleşmeyi yeniledi, ekibe şart koştu. Adamlar anladı, iş hızlandı.

Tufana bu kısmı anlatmadım, çünkü arada kalmasın diye.

***

O üç hafta gelgitli geçti.

Bazen Emine Hanım korodan döner, gönlü hoş olurdu, Gül Hanımla sohbetlerinden bahsederdi. Üçümüz masada, o eski anılarını anlatırdı; içten bir sıcaklık bırakırdı evde.

Ama kötü günler de oldu.

Bir sabah Benjamina ficusumu koridordan alıp köşeye çekilmiş buldum. Yerinde ise Emine Hanımın, o çantada getirdiği pembe çiçekli sardunyası. Gerekçesi net:

Ficus ışığı engelliyor, sardunya pencereyi sever.

Ficus köşede hemen birkaç saate yapraklarını toparladı.

Cevapsızca hemen yerine aldım, sardunyayı kendi odasına koydum. Tam kapıda karşılaştık bakıştık.

Haber verseydin ya, dedi.

Sen de bana sorsaydın, dedim.

İşte tek gerçek gerginliğimiz buydu. Ne kavga ettik, ne gözyaşı. Sadece birbirimizi açıkça gördük.

O kendi odasına, ben mutfağa kaçtım, akşam yemekte başka renkten konuşuldu.

Tufan her şeyi görüyordu ama hiç ses etmedi. Bazen onun suskunluğu, Emine Hanımın dantel işgalinden bile daha çok sinirlendirirdi. Erkekler klasiği: Bakmazsan sorun kendi çözülür.

Çözülmez.

***

Bir akşam Emine Hanım erkenden yatınca, ben çalışıyordum. Sessizce ışıkla iplik çekiyordum. Tufan inip yanıma oturdu.

Bana kızgınsın, farkındayım, dedi. Soru değil, tespit.

Biraz. Sana özel değil, duruma.

Zorlanıyorsun, anlıyorum.

Anlıyorsun, ama anlamakla destek fazla farklı, dedim çalışmayı bırakmadan.

Sustu.

Ne yapmamı istersin?

Bir şey yapmanı değil, ben hallediyorum zaten.

Sormadı, ne? Belki bilmek istemedi. Belki arada kalmaktan korktu. Yığıldı, kitap aldı, okudu ve uyudu. Ben bir saat daha çalıştım; saatin tıkırtısını ve duvarda sessizce uyuyan, sadece hayatını yaşamış bir kadının nefes alışını dinledim.

O gece düşündüğüm: Aile çatışmalarında en yıkıcı olan nefret değil. Nefret samimidir bari. En kötüsü, herkes iyi, herkes birbirini seviyor ama herkes boğuluyor. Kimin hatalı olduğu bile belirsiz.

***

Tadilat Ali Osman Beyin dediğinden bile erken bitti.

Gülçin beni, Tufanı değil, beni aradı. Ustalar dün işini bitirdi, ev temiz, sadece havalandırmak gerek dedi.

Teşekkür ettim. Sesinde farklı bir yakınlık hissettim, bana bir insan olarak bakmaya başlamıştı sanki.

Şimdi Emine Hanıma öylece Evine dön diyemezdim. Üzülmesin, sitem hissetmesin istedim.

Tüm gün düşündüm.

Akşam, tam yemeği bitirdik, Emine Hanım yılbaşıdaki konseri anlatıyordu. Yüzüne baktım:

Emine Hanım, size güzel bir haberim var; sürpriz biraz ama iyi haber.

Birden sustu, bana döndü.

Birkaç hafta önce, tanıdık bir ustaya danıştım, evinizin işlemini hızlandırttık, Gülçin hemen haber etti, iş bitmiş. Evinize dönebilirsiniz.

Şaşkınlıkla baktı. Sonra Tufana, sonra bana.

Sen mi ayarladın her şeyi?

Tamamen değil, komşumuz da yardımcı oldu. Sadece uzun süre burada sıkışmayın diye. Kendi evinizde daha mutlusunuz, burası sizin yeriniz değil.

Tufan bana, sanki ilk defa görüşüyormuş gibi baktı.

Emine Hanım birkaç saniye düşünceli sustu, sonra yanıma geldi, ellerimi tuttu. Kuru, sıcak, yılların yorgunluğunu taşıyan eller.

Sevda, dedi, sen iyi bir insansın.

Cevap veremedim. Sadece elini sıktım.

***

Taşınma pazar günü oldu. Tufan annesini aldı, eşyaları taşıdı, eksik bir şey kalmadı. Ben gitmedim, Yemek hazırlarım dedim ama aslında evin yalnızlığını özlemiştim.

Onlar çıkar çıkmaz evde şöyle bir gezdim. Her odaya uğradım. Masama baktım.

Sonra konuk odasından gül desenli halıyı kaldırdım. Sahibini yitirmiş garipti artık. Son danteli de pencereden aldım. Camı açtım, kasım havasını dinledim.

Mutfağa gittim, buzdolabının orta rafında streç kaplı bir kap buldum. Açtım. İçinde bizim Tufanla bayıldığımız ekşili karışık sebze yemeği vardı, Emine Hanım üç farklı etle yapar, bir türlü tadını yakalayamazdık. İki günlük yemek bırakmıştı.

Dolabın önünde bir süre dikildim.

İnsan gerçekten tuhaf. Üç hafta boyunca birbirinin hayatını daraltıp ardından dolaba böyle bir tencere bırakabiliyor.

***

Akşam Tufan döndü. Yedik. Sessiz ama huzurluydu. O bulaşıkları yıkadı, ben kurulayıp kaldırdım. Sanki hiçbir şey olmamış gibi.

Gece başucunda uzanırken şöyle dedi:

Sen bu arada tadilatı hızlandırmışsın.

Hızlandırdım.

Neden haber vermedin bana?

Bir dakika düşündüm.

Katlanmamı istedin. Ben ise sorun çözmeyi seçtim. Senin vicdan azabı yaşamanı istemedim.

Uzun süre sustu.

Akıllıcaydı, ama biraz da kırıldım.

Farkındayım, dedim. Affet.

Yan yana, karanlıkta uzandık. Kimse tam söylemek istediğini söylemedi. O büyük psikolojik romanlardaki gibi açık konuşmadık. Herkes kendi yolundan, sessizce çözdü meseleyi.

Bu iyi mi, kötü mü? Hâlâ emin değilim.

***

Emine Hanım bir hafta sonra aradı. Sesi mutluydu. Evi tertemiz, duvarlar krem rengi olmuş, fincanlarını bulup yerine yerleştirmiş, eski komşusu Saadet Hanıma gitmiş, o da çok sevinmiş.

Koroya devam ediyorum, dedi. Genç şefimiz yarışma için hazırlık yapıyor, Gül Hanımla birlikte katılacağız.

Ne güzel, dedim.

Bir an yavaşladı sesi:

Biliyorum, belki huzurunuzu kaçırdım misafirken.

Yalan konuşmadım: Yok canım, hiç sorun olmadı demek istemedim. O da ben de biliyorduk ki bu doğru değil.

Farklıyız, Emine Hanım, normal bu. Önemli olan, şimdi mutlu olmanız.

Kısa sustu.

Evet, dedi. Şu an önemli.

***

O yedi haftayı bazen düşünüyorum.

O gül desenli halı, tezgâhtaki tencereler, cam önündeki sardunya, dolaptaki sebze yemeği, Emine Hanımın kupkuru ve sıcak elleri. Tufanın biraz kırıldım deyişi, o kadar samimi ki, yedi haftadır ettiğimiz onlarca laftan samimi.

Bir savaş kazanmadım. Savaş yoktu. Bir sorun çözdüm sadece. Evin bana ait kısmını savundum, ne bağırarak ne kimseyi kırarak.

Kahramanlık değil. Bazen hayat böyle; biri istemsizce o düzeni ezmeye başlayınca, sessizce kendi çizgini savunuyorsun.

Kişisel sınır koymak kavga etmek değil; bazen yalnızca ne istediğini açıkça bilmek ve usulca, sabırla, laf kalabalığına boğulmadan yürümek.

Ve aile; tuhaf bir varlık. En zor şartlarda bile yaşar. Aradan nefes alıp, hayatta kalır. Ve giderken dolabında sana yemek bırakır.

***

Kasımda işimi sahibine teslim ettim. Onayladı, kalan ücreti EFT yaptı. Kendime yeni bir Japon ipeği aldım; altın sarısı, düşen yaprağın rengi gibi. Çekmeceye koydum. Onun yerine.

Camın önünde üç saksı var: kauçuk, paşa kılıcı, fesleğen. Ne bir dantel, ne fazlalık.

Evde sessizlik var. Akşam mum yakıyorum, kahve kokusu yayılıyor. Tufan koltukta kitap okuyor. Dışarda neredeyse kış.

Her şey yerli yerinde.

***

Bir ay sonra biz Emine Hanıma misafirliğe gittik. Ona ve Gül Hanıma bayıldığı o meşhur pestili aldım. Bizi kapıda karşıladı, hemen tadilatı gösterdi. Odalar açık, aydınlık, kurduğu gibi krem rengi. Her cam önünde dantel, o gül halı yine başköşede.

Bakıp gülümsedim. Ne kızgınlık ne küçümseme; sadece huzur. Burası onun evi.

Çayın yanında şöyle dedi:

Şubat takvimine gelin mutlaka. Mahalle korosuyla konserimiz var. Sevda Tepesini söyleyeceğiz. Sizi orada görmek isterim.

Tufan:

Geleceğiz anne.

Ben de:

Tabii ki, dedim.

Rate article
Lifequest
Üst Kat Komşum