Onun Lehine Yükselen Duvar

Duvar Onun Tarafında

Şule, neden karışıyorsun şimdi bu muhabbete? dedi Cem, bana bile bakmadan. Camın önünde durmuş, elinde kadehiyle, her zamanki gibi kendinden emin. Sesi alçak, sakin, neredeyse nazik bir tonda çıkıyordu, ki en kötüsü buydu. Emre bana sordu, bana. Adamı da yorma kendi fikirlerinle.

Emre Bey, Cem’in yeni lojistik işinden ortağıydı, misafirimizdi. Kafasını tabağına gömmüş, açıkça rahatsız oluyordu. Sandalyede hafif kaykıldı, eline çatalı aldı ama yemeğe hiç niyeti yoktu, oradan belliydi.

Sadece şehir merkezinde koca koca yerler boş duruyor dedim, o kadar, dedim, duygusuzca.

Şule Cem sonunda döndü bana, gözlerinde tanıdığım o bakış vardı, yirmi yedi yılın sonunda iyice anlamıştım artık: Kızgınlık değildi, daha beter bir şeydi; bir tür üstten bakma. Misafiri ağırladın, masan muhteşem, her şey şahane. Hadi, sen şimdi tatlıyı getir, olur mu?

Dört kişi daha vardı masada. Emre’nin eşi Zeynep bana hızlıca bakıp kafasını çevirdi, o bakışta bir an için empati sezdim ya da bana öyle geldi. Ayağa kalktım, bir iki tabağı toparladım, mutfağa geçtim.

Orada bir dakika kadar musluğun başında durup karanlık pencereye baktım. Dışarıda ince mi ince bir sonbahar yağmuru, apartmanların ışıklarını sarı lekelere dönüştürüyordu. Elli iki yaşındaydım. Arkamda hâlâ muhabbet sürüyor, Cem gülüyor, bardak şıngırdıyor. Buzdolabından sabah kendim yaptığım pastayı alıp salona geri döndüm.

Hayat işte böyle geçiyordu.

Evimiz iyi bir semtteydi, neredeyse tüm ömrümüzü burada geçirmiştik. Cem işlerini büyütünce, on beş yıl kadar önce bu büyük, iki katlı, garajlı, bahçeli evi inşa ettirmişti. Bahçeyi kendim düzenledim, çünkü Cemin vakti yoktu; tuttukları bahçıvan ise domatesleri duvar dibine dikiyor, olmuyordu. Herkes eve “ay ne güzel döşemişsiniz Şule Hanım, ne kadar zevklisiniz” derdi, ben de gülümseyip “sağ olun” derdim. Çünkü doğruydu, her köşe bana aitti; her perde, her raf, duvardaki her hanımeli.

Ama tapu Cemin üstüneydi.

Ben, Cemin yaptığı anlamda çalışmamıştım hiç. Evlendiğimizde üniversitede tanışmıştık, bir süre teknik resim dersleri verdim. Sonra Oğlumuz Ege doğdu. Cem’in işleri büyüdü, taşınmalar, misafir ağırlamalar, davetlere gitmeler Eve, dışarıya yetişmem gerekiyordu. İşten ayrıldım. “O maaş için uğraşma, ben bakarım” derdi Cem; hiç pintilik yapmadı ama kendi özelim için para gerektiğinde, bazen istemek, bazen mutfaktan birikim yapmak zorunda kalırdım.

Takı işine tamamen tesadüfen başladım, on yıl kadar önce. Bir yazlıkta, yağmurlu bir günde buldum kendimi, eski bir kutuda unutulmuş boncuklar bulunca bir kolye yaptım, hiç fena olmamıştı. Peşinden bir tane daha, sonra bir daha Arkadaşlarım önce hediye diye, sonra satın almak isteyince farklı taşlara, gümüş aparatlara geçtim, alet edevat aldım. Kendime ait bir alan gibi bir şey oldu. Benim için bir nefes.

Cem bu işe domates yetiştirmeme nasıl bakıyorsa öyle bakıyordu. “Bir oyalanman var, iyi” gözüyle

Boncuklarınla oyalanıyorsun işte, derdi bazen yeni bir şey gösterdiğimde. Ciddi iş değil ki Şule. Nereye satacaksın bunları, pazara mı?

Cevap vermezdim. Neyini anlatayım ki.

Ege büyüyüp gitti, İstanbula yerleşti, evlendi, orada kaldı. Bayramda, yılda birkaç kere görüşürdük. Pazarları arar, sağlığımı sorardı, ben de işlerini Sevgi hâlâ arada, ama hayatlarımız ayrılmıştı.

Kendi hayatım yoktu benim.

Kocaman bir ev, misafir, mutfak, iki haftada bir yapılan davetler, Cemin iş için gittiği sosyal yardım yemekleri ve yanında ben: Doğru elbiseyi giyen, gülen, insan ilişkilerinde iyi olan eşi Adamın kartvizitinde nezaketle var olan bir yüz, hepsi bu. Zahmetli bir iş ama para da yok, teşekkür de yok.

Mektup şubat başında geldi. Sıradan bir zarf, noterden, tanımadığım bir isim. Mutfakta açtım Cem hâlâ uyuyordu.

Annemin teyzesinin kızı, Meliha Hanım; hayatımda üç defa gördüğüm, sonuncusu yirmi yıl önceydi, o geçtiğimiz aralık vefat etmiş. Çocuğu yokmuş. Bana bir bina bırakmış. Daire falan değil, kocaman eski bir fabrika binası, merkezde, iki katlı, 1950lerden kalma üç yüz kırk metrekare. Uzun zamandır bomboşmuş.

Mektubu üç kez okudum.

Sonra notere telefon ettim.

Evet Şule Hanım, her şey doğru. Meliha Hanım, açıkça sizi tek mirasçı olarak belirtmiş. Ve arsanın tapusu da sizin olacak. Her şey mevzuata uygun, sıkıntı yok, merkezi bir yer.

Teşekkür ettim, telefonu kapatıp öylece uzun süre baktım zarfın içine.

Ceme bir şey demedim. Nedenini tam bilmiyorum ama aslında biliyorum da. Çünkü Cem hemen bakıp, Orası yıkılır, satılır, ben inşaatçıları tanıyorum, ben hallederim diyecekti. Yine onlar çözüm bulacak, ben seyredecektim.

İlk ziyaretimi gizlice, Nazana gidiyorum diye çıkıp yaptım.

Bina tiyatronun arka sokağındaydı, tarihi köşkler, apartmanlar ve camlı yeni ofislerin arasında kalmış. Sokak, eski parke taşlarıyla döşeli, sessizdi, ağaçların dallarında tomurcuklar vardı bile.

Binaya dışarıdan bakınca eski püsküydü. Sıvası dökülmüş, alt kat pencereleri çakılı, kapısı pastan paslanmış. Ama taşları sapasağlam. İki kez turladım etrafta, duvarı dokundum, tuğlaya bastım, saçaklara baktım. Çatı da idare ediyordu. Arka kapı açıkmış, oradan girdim.

Yüksek tavan, büyük pencereler, eskimiş ahşap kirişler, arada çürük ama hala taş gibi Fayans döşeli yerde çamur. Eski ahşap, nem kokusu.

Ortada durup delik tavanın ardındaki gökyüzüne uzun uzun baktım.

O an tuhaf bir his geldi; ne korku, ne hüzün. Yalnızca, Burası benim yerim duygusu.

Noterde iş hızlıca bitti, adamın ilgisini sevdim. Evraklarım elimde, onları kimseye göstermeden, atölye yaptığım odadaki dolaba sakladım. Cem oraya hiç uğramaz zaten.

Çocukluk arkadaşım Nazan emlakçılık yapardı. Onu aradım, her şeyi anlattım.

Gerçekten mi? dedi, telefonu bırakmayınca.

Gerçekten.

Şule! Bu büyük para, ya! Şehir merkezi, hem arsa, herkes bunu münasip bir yerde satmak ister.

Ben satmak istemiyorum, dedim.

Ne yapacaksın peki?

Biraz sustum, sonra;

Hani biz gençken sanat evlerine, sergilere giderdik ya, eski ressamlar derneğine Nazan, hatırlıyor musun? dedim.

Hatırlamaz mıyım!

İşte onun gibi bir yer. Hem sergi, hem atölye, hem öğretici kurslar. Şimdi adına art-space diyorlar.

Tekrar uzun uzun sustu.

Şule, bu deli masraf. Onarım, elektrik, arıtma, yığınla şey…

Biliyorum.

Sende ne para var?

Şimdilik yok. Olacak.

Daha sormadı. Nazan, iyi dinlerdi, sormakta sabırlıydı, o yüzden severdim onu.

Parayı takılardan bulmaya başladım. Satmaya kıyamadığım, senelerce yaptığım gümüş, taş, el emeği bilekliklerim, kolyelerim birikti. Güzel olanlarıydı, sergilemelik.

Nazanın tanıdığı küçük bir tasarım takı mağazası vardı. O, ürünleri götürdü, ismi bilinmesin isteyen özel bir usta deyip satışa sundular. İlk parti üç haftada bitecek diye hiç beklememiştik.

Şule, hayran kaldılar, dedi Nazan telefonda, bir daha isterler mi diye soranlar bile var. Şu iki yıl önce yaptığın labradorit taşlı yüzük, hani asla vermem diyordun, iki saate satıldı.

Kaça?

Rakamı duyunca balkona çıktım, nefesim daraldı.

Üç ayda daha önce hayal edemeyeceğim kadar para geçti elime. O parayı, yalnızca kendi adımla açtığım, noterin yakınındaki bankaya yatırdım. Cemin haberi olmadı.

Bir yandan da ustalar aradım. Cemin tanıdıkları olmadan, kendi başıma. İnternetten, dışarıda buluşarak En sonunda dört kişilik küçük bir ekip buldum, başlarında ellili yaşlarda, adını Murat diye tanıtan, binaya benim gibi sevgiyle bakan bir adam.

Duvarlar sağlam, dedi Murat, tuğlayı yoklarken. Çatıyı tamamen yenilemek lazım. Alt katta zeminin yarısını değiştireceğiz. Pencereler komple değişmeli. Elektrik baştan. Dört aya toparlarız, engel çıkmazsa.

Engel yok, dedim net.

Dikkatlice baktı bana, yargılamadan.

Hay hay, dedi.

Evdeki hayat alışageldiği gibi gidiyordu. Sabahlara kadar yemek, davet, Cemin şirket muhabbetleri; ben dinliyorum ama kafam başka yerde: Pencereleri, ışıkları, üst katta tuval ve malzeme koyacak şeffaf rafları düşünüyordum. Sergi salonuna uygun ışık tasarlıyordum.

Cem bir şey fark etmedi. Ben zaten onun arka fonuydum, ve fon çoğu zaman görünmezdir.

Bir keresinde neredeyse yakalandım. Çantamda yapı marketten boya faturası buldu.

Bu ne? dedi akşam yemeğinde.

Eve aldım, dedim, rahatça.

Bir çeşit astar mı?

Biraz rutubet var bodrumda, yenilemek istedim.

Omuz silkip telefona döndü, iki cümleyle bitti konu.

Murat işini çok iyi yapan biriydi; ne boş laf, ne acele, ne tembellik. Gittiğimde sadece ortada durup çıkan sesleri dinler, burnuma gelen taze ahşap kokusunu çekerdim içime. İyi geliyordu bana, hem bedenen hem kafaca Hani insan havanın değiştiğini hisseder ya, öyle.

Nazan yaz başı uğradı, pencereler takılmış, duvarlar boyanmıştı.

Aman Allahım Şule, dedi şaşkınlıkla. Çok güzel olacak bu yer!

Olacak, dedim gülerek.

Peki ne yaptıracaksın? Etkinlik, atölye, konseptin belli mi?

Düşündüm. Sergi kesin. Bizim buralı ressamlar, çoğu evde saklıyor işlerini; sergiye yer bulamıyorlar. Atölyeler, eğitimler Birkaç küçük çalışma odası kiraya veririz; bir de alt katta minik bir kitap köşesi, kafe.

Sen her şeyi kafanda çizmişsin bile! dedi Nazan.

Üç yıldır hayal ediyorum, ama mümkün olacağı hiç gelmemişti aklıma.

Eylülde Ayçayla karşılaştım. El yapımı bebeklerini satıyordu bir festivalde, masasında kitap okurken rastladım. Bebekleri çok güzeldi. Birini elime aldım.

Kendiniz mi yaptınız? diye sordum.

Yedi yıldır, dedi utangaçça. Hoşunuza gitti mi?

Çok. Ben Şule Sanat evi açıyorum. Orada çalışmak veya sergi yapmak ister misiniz?

Ayça hemen kitabı bıraktı.

Ve bir bir toplandı ekip; Ayça iki ressamı çağırdı, o ressamlardan biri bir heykeltıraşı getirdi. Heykeltıraş, seramik dersleri veren biriyle tanıştı. Derken Ekime geldiğimizde on iki kişilik bir ekip hazırdı.

Para bitiyordu. Elimde kalan en özel birkaç takımla birikmeye çalıştım. Murata son aşama için, aydınlatma, tabela masrafları kaldı.

En özel, iki yılda hazırladığım, ural ametistli gümüş seti de verdim. Nazan hemen aradı ertesi gün.

Şule, seti kadın geldiği gibi aldı, bunu başka yerde bulamam dedi, başka var mı diye sordu.

Kalmadı, dedim.

Üzüldün mü?

Hayır dedim. Ve ilk defa hiçbir eksiklik hissetmedim.

Kasım başında açıldı bina. Büyük tantana yapmadım. Sadece yerel sosyal medyada yeni bir sanat mekânı açılıyor, ilgilenenler buyursun diye yazdım. İlk akşam altmış kişi geldi.

Cem iş seyahatindeydi. Ben de Nazandayım dedim. Tamam, yemeğimi kendim hallederim dedi sadece.

Salonda durup insanlara, sergi duvarlarına, herkesin konuşmasına, Ayçanın bebeklerini eline alan çocuklara bakarken ellerim titriyordu. Korkudan değil. Sadece, İstediğin hayat geldiğinde böyle olur.

Murat da geldi, kapıda biraz durdu.

Çok güzel oldu, dedi.

Size çok teşekkür ederim, dedim.

Asıl ben teşekkür ederim, dedi o da.

Her şey beklediğimden hızlı gelişti. Atölyeler doldu. Seramik dersleri üç grup oldu. Alt kattaki kafe, genç bir kadın, Sunanın işletmesiyle açıldı, kısa sürede semtin müdavimlerini çekti. Mahalli gazetede ufak bir haber çıktı. Hemen ardından bir tane daha.

Bir gün komşu apartmandan yaşlı bir amcayla karşılaştım.

Şu binayı siz mi açtınız? dedi.

Evet.

Kırk yıldır buralıyım; ilk defa şu köşede gidecek bir yer çıktı. Elinize sağlık.

Teşekkür ettim, gülümsedim, parke yoldan arabaya kadar hep yüzümde gülümseme vardı.

Cem ocak ayında öğrendi. Benden değil Bir arkadaşı sergiyle ilgili çıkan haberden benim adımı görmüş, akşam yemeğinde lafı geçti.

Şule, dedi, misafirler gittikten sonra, bana anlatacağın bir şey var mı?

Bulaşık topluyordum.

Var, dedim. Otur, çay koyayım.

Her şeyi anlattım. Mirası, binayı, tamiratı, takıları Sessizce dinledi, yüzünden hiçbir şey okuyamıyordum. O kendini saklama işini işinde çok iyi yapardı.

Bittiğinde,

Benden sakladın, dedi.

Evet.

Neden?

Bakışını hissettim. Sanırım gerçekten nedenini sormak istedi.

Çünkü söyleseydim, Cem, hemen kararını verirdin. Bu proje senin olurdu, benim değil.

Bu adil değil.

Evet, değil. Ama yirmi yedi yılda bir kere olsun bana ne istediğimi sordun mu? O da adil mi?

Camın önünde durdu, çayını aldı.

Gurur duymamı ister misin?

Hayır, dedim. İstersen hiç konuşma.

Ses etmedi.

Aynı evde aylar geçti, ama içeride bir şey sanki çözülmüştü. Kırmadan, bağırmadan Buzun sessizce erimesi gibi.

Sonra balo geldi.

Her sene şubat ayında belediyenin düzenlediği, büyük şirket ve ilçe yöneticilerinin geldiği bir etkinlik olurdu; Cemin gitmesi görev gibi Bu sene davetiye bana da geldi. Organizasyon komitesinden bir kadın aradı: Yılın en iyi yeni şehir mekânı ödülünü ilk kez vereceklerdi ve benim açtığım Meliha Art adaylardan biri olmuştu.

Şahsen katılır mısınız? dedi.

Elbette, dedim.

O gece Ceme de haber verdim. Yüzü farklı bir ifadeye büründü uzun yıllar bildiğin birine, birden yabancı bakıyorsan olur ya, öyle Hafif bozuldu.

Tebrikler, dedi kısaca.

Sağ ol.

Kendi elcağızımla elbise aldım, lacivert, zarif, sade. Kendi yaptığım bir yüzük ve küpelerimi taktım. Labradolitli yeni yüzüğü, küçük nar taşlı küpeleri.

Baloda bizi farklı masalara oturttular. Cem, komiteden biri olarak önlerdeydi; ben, ödül adayı olarak diğer köşedeydim. Masaya geçerken Ceme göz kırptım, o da başını salladı.

Salon eskiden kalma kocaman bir şehir köşküydü, tavanları kabartmalı, avizeler, şık insanlar, müzik, çiçek kokusu Geçen sene birinin arkasını toplarken mutfakta sabahı ettiğim aklıma geldi. Şimdi ise ödül için ayağa kalkıp sahneye, koca salonda ağır ağır yürüyordum.

Başkan ödül anonsunu yapıp camdan heykelciği ve zarfı verdi.

Birkaç kelime, dedi.

Mikrofonu aldım, gözümle Nazanı aradım, o uzaktan kocaman gülümsüyordu. Cemi de buldum. Yüzündeki ifadeyi çözemedim. Ne tam gurur, ne kırgınlık, ikisinin arasında bir yerde.

Bu mekâna inanan, daha başlamadan sahiplenen herkese, sanatçılara, ustalara, özellikle bana koca bir miras bırakıp giden Meliha teyzeye teşekkür ederim, dedim. O bana sadece bir bina değil, çok daha fazlasını bırakmış.

Üç dakika sürdü konuşmam, salon alkışladı. Sahneden kucağımda ödülle indim.

Nazan araya girip boynuma sarıldı.

Yüzüne baktın mı, fısıldadı. Cemin?

Baktım.

Ne hissettin?

Pek bir şey… Artık hiçbir şeyi dert etmiyorum, Nazan.

Cem, resmi bölümü bitince yanıma geldi.

Güzel konuştun, dedi.

Teşekkürler.

Çok iyi görünüyorsun.

Cem, dedim, lütfen.

Sustu.

Gerçekten oturup konuşmamız lazım, dedi.

Evet, eve gidince konuşuruz.

Evde konuşmamız uzun sürdü. Kavga gürültü yoktu. Yorgunduk, hatta birbirimize yabancı gibiydik artık.

Boşanmak istiyorum, dedim.

Uzun süre sustu.

Başka biri mi var?

Hayır. Sadece hayatımı kendim istiyorum.

Zaten kendi hayatını yaşamıyor musun?

Artık evet. Ve bunu sürdürmek istiyorum. Yalnız.

Bir iki tur odayı dolaştı.

Evi nasıl yapacağız?

Ev senin üstünde, dedim sakince. Ama üzerinde durduğu toprak benim.

Dondu kaldı.

Ne?

Açıklamayı yaptım. Meğer annemin teyzesinin üstüne yıllar önce tapulanan o arsa, bana kalınca ortaya çıkmıştı. Her şey noterde şeffafça incelendi. Toprak bana aitmiş.

Cem ilk defa böyle bakıyordu bana.

Bunu uzun zamandır biliyor muydun?

Miras işlerinde öğrendim.

Söylemedin mi?

Yıllarca sen de bana birçok şeyi hiç sormadan yaptın.

Oturdu.

Saatlerce sessizce konuştuk. Kırgınlık değil, sessizlikti aramızda. Yüz yüze oturup, neredeyse yabancı iki insan gibi.

Avukatlarımız üç ay uğraştı. Sessiz, hızlı bir boşanma oldu. Evi Ceme bıraktım; ama benim avukatım çok net şartlar koydu, karşılığındaki tazminatı hemen Meliha Arta yatırdım. Kafemiz büyüdü, ikinci kata küçük bir sergi salonu açtık.

Küçük ama ferah, sanat merkezine yakın bir daire kiraladım. Dördüncü katta, eski kiremitleri ve her bahar mis gibi kokan bir ıhlamuru gören bir salonum oldu.

İlk gece üçte uyandım. Karşı koyamayan bir huzur vardı: Kimsenin ayak sesi yok, sesi yok, soluyanı yok. Birkaç araba, biraz yağmur.

Elli üç yaşındaydım. Yalnızdım; ve bundan korkmuyordum. Bu çok kıymetliydi.

Bir yıl geçti.

Sanat evi dolup taştı. Üç kalıcı sanatçı atölyelere yerleşmişti, seramik kursları haftada üç gün, Sunanın kafesi tam bir yuva oldu. Cuma akşamları sahiden bir caz grubu çalmaya başladı.

Ayça tüm bebeklerini sattı, yeni siparişlere zor yetişiyordu. İyi bir dost olduk, sanki yıllardır eksik bir parça tamamlanmış gibi.

Ara ara Nazan,

Şule, on yaş gençleştin, hatta on beş! derdi.

Sadece uykumu aldım, derdim.

Takılar yapmaya devam ettim. Para kazanmak için değil, kendim için. Akşamları evde, lambayı açar, taşlarımı masasının üstüne dizer, gümüşü, penseyi elime alırdım kimsenin değil, sadece benim zamanım.

Cemle bir yıl sonra, Aralık başı karşılaştık. Sanat evine yakın kafeden çıkıyordum, o da başka tarafa yürüyordu. Aynı anda gördük birbirimizi.

Yaşlanmıştı biraz, ya da ben öyle gördüm; eskisi gibi bakmıyor, dikkatle izliyordum.

Şule, dedi.

Cem. Merhaba.

Durdum. O da durdu. Nasılsa rahatsız edici bir sessizlik olmadı, ne konuşacak konumuz vardı ne de gariplik.

Nasılsın? diye sordu.

İyiyim. Sen?

Fena değil. Durdu. Duydum, ikinci sergi salonunu açmışsınız.

Evet, kasımdan beri açık.

Aferin, dedi, bir kereliğine samimi şekilde. Ne üstten, ne küçümseyici.

Sağ ol.

Kısa bir sessizlik daha. Ayağıyla yere dokundu bir iki.

Şimdi bir meselem var. Merkezi yerde bir showroom yapmayı düşünüyorum, tanıdık, güvenilir tadilat firması arıyorum. Sağlam iş yapan biri aklına geliyor mu?

Bakarken içimde eski bir duygu uyandı. Yıllar yılı emek ver, yardım et, birlikte hallet alışkanlığı Sildim hemen içimden.

Gülümsedim.

Bilmiyorum, Cem, dedim huzurla. Hiç bilmiyorum.

Biraz şaşırdı. Alınmadı, sadece şaşırdı.

Tamam, anladım.

Başarılar, dedim.

Sana da.

Ayrı taraflara yürüdük. Köşede durup atkımı çektim, dondurucu ama keyifli bir serinlik vardı. Sokaktan çam kokusu yayılıyordu, yeni yıl pazarı açılmıştı.

Akşam sanat evine gideceğimi düşündüm, Ayçanın yeni serisi asılacaktı. Yine insanlar gelecek. Suna kek yapacaktı, caz müziği çalacaktı, konuşmalar, ışıklar

Ve ben yürümeye devam ettim.

Rate article
Lifequest
Onun Lehine Yükselen Duvar