Dört ay önce bir oğlum oldu. Eşim ise ne yazık ki daha onu göremeden, ben hamileliğimin beşinci ayında kanserden hayata veda etti. Ama başıma geleceklerden hâlâ haberim yoktu… Ve bir karar verdim… Herkesi derinden sarsan bir karar… / 17:06 Soğuk, ayaz bir İstanbul sabahı, gece vardiyasından eve yürürken bir anda ağlama sesi duydum. Ne kedi, ne köpek—bir bebek ağlıyordu. O sabah bulduğum bebek, tüm hayatımı değiştirdi. Bitkin bir hâlde evime dönerken, sessiz bir köşe başında bu kısık ve titrek ağlayış beni durdurdu. O minik yavrunun kaderi artık sadece onun değil, benim de kaderim olmuştu. Dört ay önce anne olmuştum. Oğluma, görmeden bu dünyadan ayrılan babasının ismini verdim. Eşim, baba olmanın hayalini sonsuza kadar içinde götürdü. Genç yaşta dul kalıp, maddi imkansızlıklar içinde çocuk büyütmek, geceler boyu uykusuz kalmak, alt değiştirmek, gözyaşları dökmek—hayatım karanlık bir yokuşa dönüştü. Bir finans şirketinin Levent’teki plazasında ofis temizliği yaparak biraz para kazanıyordum. Sabahın köründe başlıyordum, haftada dört kez, kazandığım para ise ancak kiraya ve bezlere yetiyordu. Oğluma annem Melek Hanım bakıyordu, tek başıma asla altından kalkamazdım. O gün işten çıkınca ayaza sığınırken yine o sese kulak verdim. Sessiz ama kararlı bir çığlık… Boş sokakta etrafa bakındım. Ağlayan sesin kaynağını bulmak için otobüs durağına yaklaştım. Bankta bir kıpırtı vardı. İlk başta sıradan bir örtü sandım, yaklaştıkça bir bebek olduğunu gördüm. Yüzü ağlamaktan kızarmış, dudakları soğuktan titriyordu. Ne bir pusetteydi, ne de annesi yanında… Çömeldim, ellerim titreyerek onu kucağıma aldım. O kadar küçüktü ve üşümüş, korkuyordu. Hemen atkımı başına doladım, sıcaklığımı hissettirmeye çalıştım ve koşa koşa eve götürdüm. Annem kapıda dehşetle karşıladı: “Meryem! Bu da ne böyle?” “Banka bırakılmış bir bebek buldum,” dedim soluk soluğa. “Kimsesi yoktu, donmak üzereydi. Bırakamadım annem…” Yüzü bembeyaz oldu, hemen “Yemek yedir, hemen,” dedi. Yİyecek verdim, yorgun bedenimdeki son enerjimle. Onu beslerken içimde bir şey değişti. Gözyaşlarım içinde fısıldadım: “Artık güvendesin…” Annem yanıma oturup yumuşakça mırıldandı: “Çok tatlı ama hemen polis çağırmamız gerek.” Gerçekle buluştum, elim titreyerek 155’i aradım. Çok geçmeden evimize iki polis geldi. “Lütfen ona iyi bakın” diye tam içten rica ettim. “Kucağa alınca susuyor.” Kapı kapanır kapanmaz evin içinde tarifsiz bir sessizlik çöktü. Ertesi gün kafamda o bebekle, yarı uykulu gezindim. Akşam oğlumu uyuturken telefon çaldı. “Alo?” “Bu Meryem mi?” derin bir erkek sesi. “Evet.” “Bulduğunuz bebek için arıyorum. Görüşmemiz gerek. Bugün saat dörtte, Beyoğlu’daki ofiste.” Baktım, orası her gün temizliğe gittiğim bina! “Kim olduğunuzu sorabilir miyim?” “Sadece gelin,” dedi ve kapattı. Saat dörtte, lobiye çıktım. Üst kata alındım, dev masanın arkasında yaşlıca, saçları ak bir adam vardı. “Oturun,” dedi. Oturunca gözleri doldu: “O çocuk, bulduğunuz bebek… Benim torunum.” Şaşırdım: “Torununuz mu?” Başını eğdi: “Oğlum, eşiyle yeni doğan bebelerini bırakıp gitti. Yardım etmek istedik ama gelini hiçbirimize cevap vermiyordu. Dün bir not bırakıp terk etmiş: Artık dayanamamış.” Şoke oldum: “Onu banka o mu bıraktı?” Titredi: “Evet. Siz görmeseydiniz… o bebek yaşayamazdı.” Sonra öne atılıp diz çöktü: “Torunumu kurtardınız. Minnettarım. Bana yeniden ailemi verdiniz.” Gözyaşlarımı tutamadım: “Ben sadece herkesin yapacağı şeyi yaptım.” “Hayır,” dedi kararlı. “Çoğu insan görmezden gelirdi.” “Ben… burada temizlik işçisiyim sadece,” dedim utangaçça. “O zaman iki kat minnettarım. Sizin yeriniz burası değil. Yüreğiniz güzel.” Ne demek istediğini ancak haftalar sonra anladım… O gün hayatım değişti. Şirketin insan kaynakları bana ulaşıp yeni bir pozisyon önerdi. Genel müdür bizzat eğitim için yardımcı olacaktı. “Ben şaka yapmıyorum,” dedi bana. “Sen hayatı hem alt katta hem en derinden gördün. Sana ve oğluna yeni bir hayat kurmak istiyorum.” Gururumdan önce “Hayır” diyordum; annem “Bazen Allah fırsatı hiç beklemediğin yerden yollar. Göz ardı etme,” dedi. Kabul ettim. Zorlu aylar geçti. Hem oğluma baktım, hem çevrimiçi insan kaynakları eğitimi aldım, hem de yarı zamanlı çalıştım. Her oğlumun gülüşünde, banka bulduğum bebeğin minnettarlığında güç buldum. Sertifikamı alınca her şey değişti. Şirket destek programı sayesinde ferah bir eve taşındım. En güzeli? Oğlumu her sabah yepyeni bir aile yuvasına bırakıyorum. Genel müdürün torunu da orada, birlikte oynuyorlar. Bir gün camdan onlara bakarken yanımda genel müdür belirdi: “Sen bana sadece torunumu değil, iyiliğe olan inancımı da geri verdin.” Gülümsedim: “Siz de bana ikinci bir hayat verdiniz.” Bazen hâlâ o sabahın ağlama sesiyle uyanıyorum, ama iki küçük çocuğun kahkahasını anımsadıkça kalbimde güneş açıyor. Çünkü o gün sadece bir çocuğu değil, kendimi de kurtardım…

Dört ay önce oğlumu dünyaya getirmiştim. Fakat hâlâ içimde bir yara; kocam, oğlumuzla tanışamadan bir hastalık onu bizden ayırmıştı, ben ise hamileliğimin beşinci ayındaydım. Ancak kader bana bir başka sürpriz daha hazırlamıştı, ben de bir karar vermek zorunda kaldım

O, eski kış sabahlarından biriydi, mesaimden dönerken soğuk ilikleri işliyordu. O an, bir ağlayış duydum. Ne bir kedi sesi, ne de köpek havlaması; bu, bir bebeğin gözünden akan yaşın sesiydi.

O sabah bulduğum bebek, hayatımın dönüm noktasıydı. O kadar yorgun, ayakta zor duruyordum ki; tam eve yetişmek üzereydim ki o ince ve titrek ağlama sesi beni olduğum yere mıhladı. O çocuğun kaderi, o andan itibaren yalnızca kendi kaderi değildi; benimkine de karışmıştı artık.

Dört ay geriye gittiğimde, kendimi ilk kez anne olurken buluyorum. Oğluma, babasının adını vermiştim kocam, onu göremeden kansere yenik düşmüştü, oysa en çok baba olmayı istemişti.

Gencecik bir kadın, yeni annelik, üstüne dul kalmak Elimde üç kuruş olmadan, bir yandan çalışıp bir yandan yavrumu büyütmek Sanki karanlıkta bir dağa tırmanıyordum geceler süt vermeler, ağlamayla bölünen uykular, bez değiştirip sonra yine ağlamalar. Döngü hiç bitmiyordu.

Her sabah gün doğmadan önce şehir merkezinde, büyük bir şirkette temizlik işine giderdim. Haftanın dört günü çalıştığım bu işten elime geçen, zar zor kira ve bez parası olurdu. Oğlumla ben, kayınvalidem Gönül Hanımın desteğine muhtaçtık. Onsuz asla başaramazdım.

O gün de mesaiyi bitirip sabahın alacakaranlığında dışarı çıktım. Paltoma iyice sarıldım ki, tam o anda tekrar duydum bu kez daha kararlı bir yakarıştı.

Durup bomboş sokağa baktım. O ağlayış tekrar geldi, yorgun ayaklarımı sese doğru otobüs durağına sürükledim. Bir bank üzerinde hareket eden küçük bir parça gördüm.

İlk başta, eski bir torba sandım. Yaklaşınca, minik bir bebekle göz göze geldim. Yüzü soğuktan kızarmıştı, elleri tir tir titriyordu. Etrafa bakındım; ne bir bebek arabası ne de bir yetişkin Hiç kimse yoktu.

Bankın önünde çömeldim; ellerim titriyordu, bebeği aldım. O kadar küçüktü, soğumuştu Hiç düşünmeden, onu göğsüme bastırdım, vücudumun sıcaklığını ona aktarmak istedim.

Atkımı başına dolayıp eve var gücümle koşmaya başladım. Elllerim hissizleşmişti, ama bebeğin ağlaması azalmıştı. Eve vardığımda, Gönül Hanım mutfakta beni görünce kaşığı elinden düşürdü.

Şebnem, kızım… Bu da ne?

“N’olur bana kızma. Otobüs durağında buldum, yalnız, titriyordu. Onu orada bırakamazdım,” diye az kalsın boğularak anlattım.

Yüzü soldu; hızla, Hemen besle. Hem de şimdi! dedi.

Güç bela, ellerim titreyerek ona süt verdim. Bitkin bedenimle, bu narin yabancıyı beslerken içimden bir şey koptu. O an Artık güvendesin, diye fısıldadım, gözlerim doldu.

Yanıma oturan Gönül Hanım usulca, Çok güzel çocuk, ama polise haber vermemiz şart, dedi.

Benim için dünya yine sarsıldı, çünkü ona veda etme fikri canımı yaktı. Daha yeni kucağıma almıştım, bağlanmak işte bu kadar kolaydı.

Elleri zar zor tutarak 155i çevirdim. Çok geçmeden, bizim küçük apartmanımıza iki polis geldi.

Ne olur ona iyi bakın. Kucağı seviyor, öyle ağlamıyor diye yalvardım.

Polisler çıkınca evde büyük bir sessizlik çöküverdi.

Ertesi gün kendime gelemedim. Akşam oğlumu yatırırken hâlâ o bebeği düşünüyordum. O anda telefon çaldı.

Alo? diye fısıldadım.

Şebnem Hanım? dedi kalın, otoriter bir ses.

Benim.

Dün bulduğunuz bebek için arıyorum. Sizinle görüşmemiz gerek. Saat dörtte, adresi mesaj atıyorum.

Adres bildiğim binaydı; her sabah temizlik yaptığım şirketin binasıydı.

Affedersiniz, siz kimsiniz? Kalbim göğsüme sığmıyordu.

Yeter ki gelin, dedikten sonra kapattı.

Dörtte, binada bekliyordum. En üst kata çıkarıldım. Kocaman masası olan, saçları ağarmış bir adam beni karşıladı.

Oturun, dedi.

Oturunca yüzüme baktı, gözleri hüzün doluydu. O bulduğunuz çocuk Benim torunum.

Şoke olmuştum. Torununuz mu? diye fısıldadım.

Başını yavaşça eğdi: Oğlum eşiyle bebeği bırakıp gitti. Biz ulaşmaya çalıştık, ama gelinim hiçbir mesajıma dönmedi. Meğer dün gece, bakamayacağını yazıp çekip gitmiş.

Ama… Onu bankta bırakmış? diye sordum.

Adamın sesi güçlükle çıktı: Evet. Sizin oradan geçmemiş olmanız Allah korusun, başına neler gelebilirdi.

Birden ayağa kalkıp dizlerinin üstüne çöktü: Siz torunumu kurtardınız. Minnettarım. Ailemi bana geri verdiniz.

Gözlerim doldu: Ben sadece İnsan olanın yapacağı şeyi yaptım.

Adam başını salladı, Hayır. Pek çok kişi görmezden gelirdi.

İçimde bir utanç: Ben temizlikçiyim. Her sabah binayı temizliyorum, başka bir özelliğim yok

Bunu duyunca adam sesini yumuşattı: O halde size iki kat borçluyum. Sizde insan sevgisi var, kalbiniz yiğitlik dolu.

Ne demek istediğini tam anlayamadım. Haftalar sonra anladım.

O günden sonra, her şey değişti. Şirketin insan kaynakları bana ulaştı. Yeni bir pozisyon önerdiler. Genel Müdür bizzat eğitim almamı istemiş.

Bu bir şaka değil, dedi bir gün, Hayatı hem alt katlardan, hem duygularla gördünüz. Kendiniz ve oğlunuz için daha iyi bir yaşam kurmanız için yardım etmek istiyorum.

Önce gururumdan reddetmek istedim, ama Gönül Hanım içten bir tebessümle, Bazen Allah yardımı beklemediğin kapıdan gönderir, dedi.

Kabul ettim.

Geçen aylar kolay değildi. Oğlum yanında, bir yandan da insan kaynakları kurslarını online takip ederek kendimi geliştirdim; yarım zamanlı bir yandan da çalışmaya devam ettim. Her oğlumun gülümseyişinde, her yeni sabaha doğan bebekte umut buldum.

Sertifikamı aldığımda hayatım değişti. Şirketin destek programı sayesinde, ferah, güneşli bir eve taşındım.

En güzel olan ise şuydu; her sabah oğlumu yeni oyun merkezine bırakıyordum. Genel Müdürün torunu da oradaydı. Oğlum ve o çocuk, gün boyu oynayıp gülüyorlardı.

Bir sabah onları camdan izlerken, genel müdür gelip yanıma yaklaştı: Sen torunumu kurtardın, bana insanlığın ölmediğini hatırlattın.

Gülümsedim: Siz de bana ikinci bir hayat verdiniz.

Zaman zaman hâlâ o kış sabahındaki ağlama sesiyle uyanıyorum, sonra bakıyorum: iki çocuk birbiriyle oynayıp gülüyor. O sabah bankta gösterdiğim merhamet, hayatımızı değiştirdi.

O gün sadece bir bebeği değil, aslında kendimi de kurtarmıştım…

Rate article
Lifequest
Dört ay önce bir oğlum oldu. Eşim ise ne yazık ki daha onu göremeden, ben hamileliğimin beşinci ayında kanserden hayata veda etti. Ama başıma geleceklerden hâlâ haberim yoktu… Ve bir karar verdim… Herkesi derinden sarsan bir karar… / 17:06 Soğuk, ayaz bir İstanbul sabahı, gece vardiyasından eve yürürken bir anda ağlama sesi duydum. Ne kedi, ne köpek—bir bebek ağlıyordu. O sabah bulduğum bebek, tüm hayatımı değiştirdi. Bitkin bir hâlde evime dönerken, sessiz bir köşe başında bu kısık ve titrek ağlayış beni durdurdu. O minik yavrunun kaderi artık sadece onun değil, benim de kaderim olmuştu. Dört ay önce anne olmuştum. Oğluma, görmeden bu dünyadan ayrılan babasının ismini verdim. Eşim, baba olmanın hayalini sonsuza kadar içinde götürdü. Genç yaşta dul kalıp, maddi imkansızlıklar içinde çocuk büyütmek, geceler boyu uykusuz kalmak, alt değiştirmek, gözyaşları dökmek—hayatım karanlık bir yokuşa dönüştü. Bir finans şirketinin Levent’teki plazasında ofis temizliği yaparak biraz para kazanıyordum. Sabahın köründe başlıyordum, haftada dört kez, kazandığım para ise ancak kiraya ve bezlere yetiyordu. Oğluma annem Melek Hanım bakıyordu, tek başıma asla altından kalkamazdım. O gün işten çıkınca ayaza sığınırken yine o sese kulak verdim. Sessiz ama kararlı bir çığlık… Boş sokakta etrafa bakındım. Ağlayan sesin kaynağını bulmak için otobüs durağına yaklaştım. Bankta bir kıpırtı vardı. İlk başta sıradan bir örtü sandım, yaklaştıkça bir bebek olduğunu gördüm. Yüzü ağlamaktan kızarmış, dudakları soğuktan titriyordu. Ne bir pusetteydi, ne de annesi yanında… Çömeldim, ellerim titreyerek onu kucağıma aldım. O kadar küçüktü ve üşümüş, korkuyordu. Hemen atkımı başına doladım, sıcaklığımı hissettirmeye çalıştım ve koşa koşa eve götürdüm. Annem kapıda dehşetle karşıladı: “Meryem! Bu da ne böyle?” “Banka bırakılmış bir bebek buldum,” dedim soluk soluğa. “Kimsesi yoktu, donmak üzereydi. Bırakamadım annem…” Yüzü bembeyaz oldu, hemen “Yemek yedir, hemen,” dedi. Yİyecek verdim, yorgun bedenimdeki son enerjimle. Onu beslerken içimde bir şey değişti. Gözyaşlarım içinde fısıldadım: “Artık güvendesin…” Annem yanıma oturup yumuşakça mırıldandı: “Çok tatlı ama hemen polis çağırmamız gerek.” Gerçekle buluştum, elim titreyerek 155’i aradım. Çok geçmeden evimize iki polis geldi. “Lütfen ona iyi bakın” diye tam içten rica ettim. “Kucağa alınca susuyor.” Kapı kapanır kapanmaz evin içinde tarifsiz bir sessizlik çöktü. Ertesi gün kafamda o bebekle, yarı uykulu gezindim. Akşam oğlumu uyuturken telefon çaldı. “Alo?” “Bu Meryem mi?” derin bir erkek sesi. “Evet.” “Bulduğunuz bebek için arıyorum. Görüşmemiz gerek. Bugün saat dörtte, Beyoğlu’daki ofiste.” Baktım, orası her gün temizliğe gittiğim bina! “Kim olduğunuzu sorabilir miyim?” “Sadece gelin,” dedi ve kapattı. Saat dörtte, lobiye çıktım. Üst kata alındım, dev masanın arkasında yaşlıca, saçları ak bir adam vardı. “Oturun,” dedi. Oturunca gözleri doldu: “O çocuk, bulduğunuz bebek… Benim torunum.” Şaşırdım: “Torununuz mu?” Başını eğdi: “Oğlum, eşiyle yeni doğan bebelerini bırakıp gitti. Yardım etmek istedik ama gelini hiçbirimize cevap vermiyordu. Dün bir not bırakıp terk etmiş: Artık dayanamamış.” Şoke oldum: “Onu banka o mu bıraktı?” Titredi: “Evet. Siz görmeseydiniz… o bebek yaşayamazdı.” Sonra öne atılıp diz çöktü: “Torunumu kurtardınız. Minnettarım. Bana yeniden ailemi verdiniz.” Gözyaşlarımı tutamadım: “Ben sadece herkesin yapacağı şeyi yaptım.” “Hayır,” dedi kararlı. “Çoğu insan görmezden gelirdi.” “Ben… burada temizlik işçisiyim sadece,” dedim utangaçça. “O zaman iki kat minnettarım. Sizin yeriniz burası değil. Yüreğiniz güzel.” Ne demek istediğini ancak haftalar sonra anladım… O gün hayatım değişti. Şirketin insan kaynakları bana ulaşıp yeni bir pozisyon önerdi. Genel müdür bizzat eğitim için yardımcı olacaktı. “Ben şaka yapmıyorum,” dedi bana. “Sen hayatı hem alt katta hem en derinden gördün. Sana ve oğluna yeni bir hayat kurmak istiyorum.” Gururumdan önce “Hayır” diyordum; annem “Bazen Allah fırsatı hiç beklemediğin yerden yollar. Göz ardı etme,” dedi. Kabul ettim. Zorlu aylar geçti. Hem oğluma baktım, hem çevrimiçi insan kaynakları eğitimi aldım, hem de yarı zamanlı çalıştım. Her oğlumun gülüşünde, banka bulduğum bebeğin minnettarlığında güç buldum. Sertifikamı alınca her şey değişti. Şirket destek programı sayesinde ferah bir eve taşındım. En güzeli? Oğlumu her sabah yepyeni bir aile yuvasına bırakıyorum. Genel müdürün torunu da orada, birlikte oynuyorlar. Bir gün camdan onlara bakarken yanımda genel müdür belirdi: “Sen bana sadece torunumu değil, iyiliğe olan inancımı da geri verdin.” Gülümsedim: “Siz de bana ikinci bir hayat verdiniz.” Bazen hâlâ o sabahın ağlama sesiyle uyanıyorum, ama iki küçük çocuğun kahkahasını anımsadıkça kalbimde güneş açıyor. Çünkü o gün sadece bir çocuğu değil, kendimi de kurtardım…