Dört ay önce oğlumu dünyaya getirmiştim. Fakat hâlâ içimde bir yara; kocam, oğlumuzla tanışamadan bir hastalık onu bizden ayırmıştı, ben ise hamileliğimin beşinci ayındaydım. Ancak kader bana bir başka sürpriz daha hazırlamıştı, ben de bir karar vermek zorunda kaldım
O, eski kış sabahlarından biriydi, mesaimden dönerken soğuk ilikleri işliyordu. O an, bir ağlayış duydum. Ne bir kedi sesi, ne de köpek havlaması; bu, bir bebeğin gözünden akan yaşın sesiydi.
O sabah bulduğum bebek, hayatımın dönüm noktasıydı. O kadar yorgun, ayakta zor duruyordum ki; tam eve yetişmek üzereydim ki o ince ve titrek ağlama sesi beni olduğum yere mıhladı. O çocuğun kaderi, o andan itibaren yalnızca kendi kaderi değildi; benimkine de karışmıştı artık.
Dört ay geriye gittiğimde, kendimi ilk kez anne olurken buluyorum. Oğluma, babasının adını vermiştim kocam, onu göremeden kansere yenik düşmüştü, oysa en çok baba olmayı istemişti.
Gencecik bir kadın, yeni annelik, üstüne dul kalmak Elimde üç kuruş olmadan, bir yandan çalışıp bir yandan yavrumu büyütmek Sanki karanlıkta bir dağa tırmanıyordum geceler süt vermeler, ağlamayla bölünen uykular, bez değiştirip sonra yine ağlamalar. Döngü hiç bitmiyordu.
Her sabah gün doğmadan önce şehir merkezinde, büyük bir şirkette temizlik işine giderdim. Haftanın dört günü çalıştığım bu işten elime geçen, zar zor kira ve bez parası olurdu. Oğlumla ben, kayınvalidem Gönül Hanımın desteğine muhtaçtık. Onsuz asla başaramazdım.
O gün de mesaiyi bitirip sabahın alacakaranlığında dışarı çıktım. Paltoma iyice sarıldım ki, tam o anda tekrar duydum bu kez daha kararlı bir yakarıştı.
Durup bomboş sokağa baktım. O ağlayış tekrar geldi, yorgun ayaklarımı sese doğru otobüs durağına sürükledim. Bir bank üzerinde hareket eden küçük bir parça gördüm.
İlk başta, eski bir torba sandım. Yaklaşınca, minik bir bebekle göz göze geldim. Yüzü soğuktan kızarmıştı, elleri tir tir titriyordu. Etrafa bakındım; ne bir bebek arabası ne de bir yetişkin Hiç kimse yoktu.
Bankın önünde çömeldim; ellerim titriyordu, bebeği aldım. O kadar küçüktü, soğumuştu Hiç düşünmeden, onu göğsüme bastırdım, vücudumun sıcaklığını ona aktarmak istedim.
Atkımı başına dolayıp eve var gücümle koşmaya başladım. Elllerim hissizleşmişti, ama bebeğin ağlaması azalmıştı. Eve vardığımda, Gönül Hanım mutfakta beni görünce kaşığı elinden düşürdü.
Şebnem, kızım… Bu da ne?
“N’olur bana kızma. Otobüs durağında buldum, yalnız, titriyordu. Onu orada bırakamazdım,” diye az kalsın boğularak anlattım.
Yüzü soldu; hızla, Hemen besle. Hem de şimdi! dedi.
Güç bela, ellerim titreyerek ona süt verdim. Bitkin bedenimle, bu narin yabancıyı beslerken içimden bir şey koptu. O an Artık güvendesin, diye fısıldadım, gözlerim doldu.
Yanıma oturan Gönül Hanım usulca, Çok güzel çocuk, ama polise haber vermemiz şart, dedi.
Benim için dünya yine sarsıldı, çünkü ona veda etme fikri canımı yaktı. Daha yeni kucağıma almıştım, bağlanmak işte bu kadar kolaydı.
Elleri zar zor tutarak 155i çevirdim. Çok geçmeden, bizim küçük apartmanımıza iki polis geldi.
Ne olur ona iyi bakın. Kucağı seviyor, öyle ağlamıyor diye yalvardım.
Polisler çıkınca evde büyük bir sessizlik çöküverdi.
Ertesi gün kendime gelemedim. Akşam oğlumu yatırırken hâlâ o bebeği düşünüyordum. O anda telefon çaldı.
Alo? diye fısıldadım.
Şebnem Hanım? dedi kalın, otoriter bir ses.
Benim.
Dün bulduğunuz bebek için arıyorum. Sizinle görüşmemiz gerek. Saat dörtte, adresi mesaj atıyorum.
Adres bildiğim binaydı; her sabah temizlik yaptığım şirketin binasıydı.
Affedersiniz, siz kimsiniz? Kalbim göğsüme sığmıyordu.
Yeter ki gelin, dedikten sonra kapattı.
Dörtte, binada bekliyordum. En üst kata çıkarıldım. Kocaman masası olan, saçları ağarmış bir adam beni karşıladı.
Oturun, dedi.
Oturunca yüzüme baktı, gözleri hüzün doluydu. O bulduğunuz çocuk Benim torunum.
Şoke olmuştum. Torununuz mu? diye fısıldadım.
Başını yavaşça eğdi: Oğlum eşiyle bebeği bırakıp gitti. Biz ulaşmaya çalıştık, ama gelinim hiçbir mesajıma dönmedi. Meğer dün gece, bakamayacağını yazıp çekip gitmiş.
Ama… Onu bankta bırakmış? diye sordum.
Adamın sesi güçlükle çıktı: Evet. Sizin oradan geçmemiş olmanız Allah korusun, başına neler gelebilirdi.
Birden ayağa kalkıp dizlerinin üstüne çöktü: Siz torunumu kurtardınız. Minnettarım. Ailemi bana geri verdiniz.
Gözlerim doldu: Ben sadece İnsan olanın yapacağı şeyi yaptım.
Adam başını salladı, Hayır. Pek çok kişi görmezden gelirdi.
İçimde bir utanç: Ben temizlikçiyim. Her sabah binayı temizliyorum, başka bir özelliğim yok
Bunu duyunca adam sesini yumuşattı: O halde size iki kat borçluyum. Sizde insan sevgisi var, kalbiniz yiğitlik dolu.
Ne demek istediğini tam anlayamadım. Haftalar sonra anladım.
O günden sonra, her şey değişti. Şirketin insan kaynakları bana ulaştı. Yeni bir pozisyon önerdiler. Genel Müdür bizzat eğitim almamı istemiş.
Bu bir şaka değil, dedi bir gün, Hayatı hem alt katlardan, hem duygularla gördünüz. Kendiniz ve oğlunuz için daha iyi bir yaşam kurmanız için yardım etmek istiyorum.
Önce gururumdan reddetmek istedim, ama Gönül Hanım içten bir tebessümle, Bazen Allah yardımı beklemediğin kapıdan gönderir, dedi.
Kabul ettim.
Geçen aylar kolay değildi. Oğlum yanında, bir yandan da insan kaynakları kurslarını online takip ederek kendimi geliştirdim; yarım zamanlı bir yandan da çalışmaya devam ettim. Her oğlumun gülümseyişinde, her yeni sabaha doğan bebekte umut buldum.
Sertifikamı aldığımda hayatım değişti. Şirketin destek programı sayesinde, ferah, güneşli bir eve taşındım.
En güzel olan ise şuydu; her sabah oğlumu yeni oyun merkezine bırakıyordum. Genel Müdürün torunu da oradaydı. Oğlum ve o çocuk, gün boyu oynayıp gülüyorlardı.
Bir sabah onları camdan izlerken, genel müdür gelip yanıma yaklaştı: Sen torunumu kurtardın, bana insanlığın ölmediğini hatırlattın.
Gülümsedim: Siz de bana ikinci bir hayat verdiniz.
Zaman zaman hâlâ o kış sabahındaki ağlama sesiyle uyanıyorum, sonra bakıyorum: iki çocuk birbiriyle oynayıp gülüyor. O sabah bankta gösterdiğim merhamet, hayatımızı değiştirdi.
O gün sadece bir bebeği değil, aslında kendimi de kurtarmıştım…




