31 Aralık’ta Isınmak İçin Gelen Evsiz Adam: Bir Saat Sonra Annemin Hayatı Boyunca Beklediği Kişiyi Öğrendim

Son tabağı yerleştirip bir adım geri çekiliyorum. On iki servis. On iki kadeh. Üçgen şeklinde katlanmış on iki peçete annem böyle yapmamı öğretmişti. Sekize doğru Acar’lar gelecek, biraz geç de olsa Zeynep ile eşi de katılır. Annemin sevdiği gibi, dolu bir ev. Beyaz masa örtüsü, köşelerinde işlemeli kar taneleri o da annemin çeyizinden kalma. Kırışıklıkları düzeltiyorum, aklımda hep aynı düşünce: Üçüncü yeni yılım bu masayı tek başıma kuruyorum. Onsuz.

Babaanne Zeynep, on üçüncü sandalye ne olacak?

Irkildim. Kızım Asuman mutfak kapısında durmuş, göğsüne birkaç tabak sıkıştırmış. Yanakları al al olmuş, belli ki avluya bir şey için koşmuş.

Hangi on üçüncü? Anlamamış gibi yaptım.

Anneannem hep koyardı. Rastgele bir misafir için.

Camdan dışarı bakıyorum. Kar yağıyor; iri, yavaş, pamuk gibi. Annem bu havayı çok severdi, böyle kar mutlaka misafir getirir derdi. Kimi beklediğini sormazdım hiç. Hep bir deyim sandım, eski bir alışkanlık, hepsi bu.

Anneannen üç yıldır yok, Asuman.

Tam da bu yüzden.

Kızımın bakışları, tıpkı anneanneminkiler gibi; suçlama yok, sadece saf bir soru. On yaşındaki Asuman, annemin anlattığı hikâyeleri gerçekten dinleyen, dinlerken de hayâl kuran tek aile ferdiydi. Ben mi? Ben uzun zamandır sadece meşguldüm; işler, raporlar, muhasebe… Annem gideli onu soracak kimsem de kalmadı artık.

Peki, dedim. Kilerden getir. Duvar kenarında, ahşap olan.

Asuman gülümsedi, kayboldu mutfakta. Ben çekmeceyi açıyorum. İçinde, kadife kutuda annemin küpeleri var kehribar damlalar gümüşte. Takmayı sürdüğüm, bana kalan tek takısı. Eşim Cem bunların bana çok yakıştığını söyler. Aslında sırf bu yüzden değil; küpem kulağımda soğuk gümüşü hissedince, sanki annem yanımdaymış gibi oluyorum.

Küpeleri takıyorum, aynaya bakıyorum. Elli iki yaşındayım; gözlerimin yanında kırışıklıklar, saçımda bembeyaz teller. Annem, bu yaşında, bana göre çok daha genç görünürdü. Ya da bana öyle gelirdi…

On üçüncü sandalye masanın ucunda yerini aldı. Asuman onu tam kapıya bakacak şekilde yerleştirdi. Tam tersini söyleyecektim; misafirin cam arkasında oturmasının zor olacağını, ama susuyorum. Annem de hep böyle koyardı. Her yıl.

Anneannem anlatmıştı, dedi Asuman, peçeteyi sandalyeye dikkatlice yerleştirerek, bir abisi varmış. Amca Nevzat. O gittiğinde annem 27 yaşındaymış. Bir daha da gelmemiş.

Salata kâsesi elimde donup kaldım.

Bunu da nereden duydun?

Anlatmıştı. Küçüktüm, onda yatıya kalırdım. Karanlıkta eski günleri, evi, çocukluğunu, abisini anlatırdı. Bir gün dönecek diye, o yüzden her yıl fazla sandalye koyarmış.

Kırk yıl. Kırk yıl annem fazladan sandalye koydu, ben sandım ki; gelenektir, misafirperverliktir, yaşlılığın tuhaflığı… Meğer birini beklemiş. Her yıl, her yıl birini.

Bana neden söylemedi?

Asuman omuz silkti.

Belki sormanı beklemiştir.

Hiç sormamışım. Elli iki yıl boyunca, bir kez bile neden bu sandalyeyi hep koyuyorsun? dememişim. Çocukluğunu, geçmişini, o eski acılarını; hepsini sorgusuz kabul etmişim. Şimdi annem yok ve ben onun hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyorum.

Antrede kapı gürültüyle açıldı. Cem içeri girdi, yakasındaki karı silkiyor. Peşinden de Emre ile eşi Ayşe. Evetin içi neşeyle, kahkahayla, tabak çanağın tıkırtısıyla doldu. Ayşe kendi yaptığı böreği getirmiş, Emre şarap. Cem gelip boynuma sarıldı, yanağımdan öptü.

Çok güzel hazırlamışsın.

Gülümsüyor, palto topluyorum, çay koyuyorum, yol ve hava muhabbeti dinliyorum. Ama aklım sürekli o on üçüncü sandalyeye takılıyor. Hâlâ boş, hâlâ bekliyor.

Annem birini beklemiş. Belirli birini. Bunu bilmiyordum.

Saat altıda kapı çaldı.

Tam soğuk mezeler bitmişti. Emre işinden bahsediyor, Ayşe kıkır kıkır gülüyor, Cem şarabı tazeliyor. Asuman sessiz, dalgın dalgın salatasını karıştırıyor. Derken, o çınlayan zil sesi

Ben bakarım! diye fırladı Asuman, masadan kalktı.

Ellerimi kurularken, onun çağrısını duydum:

Babaanne, burada biri var.

Sesinde bir şey var, beni antreye çağırıyor.

Kapıda ihtiyar bir adam. Sakalı ak, darmadağınık, kirli. Palto eski, lekeli, bir düğmesi kopuk. Şapkasından pamuk taşmış. Ayakkabıları yıpranmış, birinin bağı yerine ip geçirmiş. Görünüşüyle bir evsiz, istasyonlarda rastlanır türden.

Ama bize bakmıyor. Evin pencerelerine, oymalı pervazlara, boyası dökük kapıya, bahçedeki ışıklı çama bakıyor. Tanıdık bir yeri arar gibi, yutkunuyor.

İyi akşamlar, dedi. Sesi çatlak ama yumuşak. Kusura bakmayın Üşüdüm de. İçeri girebilir miyim? Biraz ısınsam

Cem yanıma geldi, omzunun kasıldığını hissediyorum.

Biz para vermiyoruz, sesi sakindi ama netti. Ama isterse sıcak çay getirebilirim. Burada bekleyin.

Girsin, Asuman ikimizin arasına geçti. Gözleri parlıyordu. Babaanne Zeynep, sandalyeyi koydun ya! On üçüncü. Rastgele misafir için.

Adam bize bakmıyor. Bağırmıyor, dilenmiyor, acıdan şikâyet etmiyor. Sadece bu eve, bizim evimize, annemin evine bakıyor.

O anda, ellerine dikkat ettim.

Eldivenini çıkarıyor yırtık, parmak ucu açık bir örgü eldiven bitişik ellerini ovuşturuyor. Tırnakları temiz, düzgün. Eller bakım görmüş, parmaklar uzun, uçlarında küçük nasırlar. Belli ki emek istemeyen, incelik isteyen bir işin ustası.

Buyurun girin, dedim, bir an düşünmeden. Bugün yılbaşı. İnsan kapıda üşümesin.

Cem itiraz edecek oldu, çenesinin titrediğini gördüm. Ama ona elimi koydum, annemin babamı durdururken yaptığı gibi. Hep işe yarardı.

Peki, dedi Cem. Ama çok kalmasın.

Yaşlı adam içeri girdi, etrafa dikkatlice bakındı. Sağa mutfağın olduğu yere başını çevirdi. Sonra sola oturma odası ve çamın olduğu yere. Gözlerinde bir an için bir tanıma. Belki de ben öyle sandım.

Mutfak sağda mı? kimseye sual etmiyormuş gibi konuştu.

Evet, Asuman başını salladı. Nereden biliyorsunuz?

Böyle evlerde genelde öyledir, sustu. Kusura bakmayın, uzun zaman oldu bir eve girmeyeli.

Oturma odasına aldık. Emre yüzünde hoşnutsuzlukla bakıyor planlarını sevmeyen biri o. Ayşe uzak köşeye, eşiyle kucak kucağa kaçmış. Sadece Asuman mutlu, telaşla misafirle ilgileniyor.

Onu on üçüncü sandalyeye oturttum. Çok dikkatle, sanki kırılacakmış gibi oturdu. Ellerini dizlerine koydu. Yaşına rağmen sırtı dimdik.

Ben size yemek getireceğim, dedi Asuman.

Teşekkür ederim. Sağ olun.

Sesi tuhaf; İstanbul Türkçesiyle, düzgün, tertemiz. Yıllarca sokakta yaşamış biri gibi değil.

Asuman önüne bir tabak salata, sıcak patates, biraz et koydu. Adam çatalı aldı yine o eller Çatalı bile doğru biçimde, alışık bir hassasiyetle tutuyordu. Ağır ağır, saygıyla, görgülü şekilde yedi; ne acele etti ne de ses çıkardı. Sanki böyle masalarda büyümüş biri.

İsminiz ne? diye sordu Asuman, karşısına geçip.

Başını kaldırdı.

Nevzat.

Nerdeyse kadehi düşürüyordum. Parmaklarım titredi, şarap masa örtüsüne sıçradı. Nevzat. Asumanın bahsettiği Amca Nevzat. Silik bir anı; ben dokuz yaşındaydım gittiğinde. Onun öncesinde de az görünürdü, geç saate kadar çalışır, uzak otururdu. Yüzünü çıkaramıyorum. Sadece annemin onun gidişinde ağlayışını hatırlıyorum. Tesadüf olmalı Türkiyede de çok Nevzat var.

Soyadınız? Asuman ısrar etti.

Hüseyinoğlu.

O anda ellerim küpelere gitti. Annemin babasının adı Hüseyindi. Hüseyin Efendi. Onun öldüğünü biliyordum, annem çoktan vefat etmişti ben doğduğumda, sadece resimlerden tanırım.

Çok lezzetli, dedi yaşlı adam, tabağı kenara çekerek. Uzun zamandır böyle yemek yememiştim.

Biraz daha ister misiniz? diye sordu Asuman.

Teşekkürler, yeterli.

Eller üst üste, dizleri üzerinde, çama bakıyor. Oyuncaklara, ışıl ışıl yanan lambalara, en tepeye konmuş yıldıza. Gözleri solgun, açık mavi. İçinde bir şey var; annemden bana miras bakış.

Zeynepcik, birden gözlerini kaldırıp bana baktı, bana tuzu uzatabilir misin?

Zeynepcik.

Bana öyle sadece annem seslenirdi. Zeynepcik, hadi yemeğe. Zeynepcik, yatma zamanı. Başka kimse öyle demez. Cem bana Zeynep der ya da Zeyno. Emre anne, Asuman babaanne Zeynep. İşte, sadece annemdi.

Adımı nereden biliyorsunuz?

Bir an durdu, elinde çatal. Yüzünde hafif bir korku, bir kararsızlık.

İsminizi duydum, öyle seslendiler…

Kimse demedi Zeynepcik, bir kez bile.

Bir şey demedim. Tuzluğu uzattım, cama dönen karı izledim.

Fakat, gözüm hep ellerindeydi.

Tam gece yarısına çeyrek kala kadehlerimizi kaldırdık. Cem güzel bir konuşma yaptı; aile, sağlık, huzur diledi. Herkes kadeh tokuşturdu. Yaşlı adam, Nevzat, sessizce minik yudumlarla içti. Şarabı zar zor yudumladı, sadece usulen.

Saat tam on ikiyi vurdu. Asuman Mutlu yıllar! diye bağırdı, Ayşe Emreye sarıldı, Cem beni öptü. Ama ben yaşlı adama bakıyordum. O, kımıldamadan çama bakıyordu. Dudakları sessizce hareket ediyordu; dua mı ediyordu, yoksa saat seslerini mi sayıyordu?

Asuman odadan kaçtı, kız arkadaşlarını aramaya. Cem koltukta yorulmuş, uyuya kalmış. Emre ile Ayşe yan odaya gidip dans etmeye başlayınca ev neşeyle doldu.

Ben sofrayı toplamaya koyulduğumda, misafir hâlâ çama dönük, sırtı dimdik oturuyordu.

Tam o sırada bir gıcırtı işittim.

Nevzat ayağa kalktı. Ağır ağır, yaşına yakışır bir yavaşlıkla, çamın yanına gitti. Elini kaldırdı, en üstteki yıldıza uzandı. O eski, annemin annesinden kalan, pulları soyulmuş yıldıza. Ve onu hafifçe sola çevirdi. İki santim belki.

İçimde bir şey kırıldı, çözülmüş gibi oldum.

O hareket… O parmak ucuyla yıldızı sağdan sola çevirme, annemin her yılbaşı yaptığı şey. Her defasında ağacın süsleri bittikten sonra o yana eğilip, yıldızı biraz sola çevirirdi. Hep sorardım, Neden? O ise gülümser, cevap vermezdi. Böyle olması gerek, Zeynepcik. Böyle doğru.

Yanına yaklaştım. Kalbim öyle atıyor ki, o bile duyacak sanıyorum.

Bunu neden yaptınız?

Elini hemen çekti. Gözleri korkmuştu.

Alışkanlık..

Kimin alışkanlığı?

Sustu. Bana eski mavi gözleriyle baktı. Yüzü yaşlı, yorgun. Ama gözleri… annemin aynı gözleri.

Annemi tanıyor muydunuz? dedim, aslında soruya gerek yoktu.

Başını önüne eğdi.

Zeynep Hanım’ı? Evet, tanıyordum.

Nereden?

Uzun bir sessizlik, çama bakıyor, susuyor.

Aynı evde büyüdük.

Kalbim sıkıştı. Aynı ev… Yani? Duygu mu, akraba mı, komşu mu?

Bu evde mi? dedim, cevabı biliyordum.

Evet.

Nefesim yetmiyor duvara yaslandım.

Siz kimsiniz?

O susuyor.

Burada bir çocuk odası vardı, dedi, Koridorun sonunda, küçük. Bahçeye bakan bir pencere. Kışın camlarda desenler olurdu, onlara bakardık. Hayâllere dalardık.

Artık depo oldu orası.

Biliyorum, dedi, sustu. Ben ve Zeynep… yutkundu.

Ne?

Başını salladı.

Bir şey değil. Özür dilerim, hava almak istiyorum.

Montunu almadan kapıya çıktı.

Onu yarım saat sonra buldum.

Evimizin bahçe duvarının yanında, eski bir bankta oturuyordu. Üzerine kar yağmıştı; omzuna, şapkasına, sakalına kadar. Hareketsizdi.

Üzerime annemin eski paltosunu geçirdim Sovyet zamanından kalma, ama sıcacık. Dışarı çıktım.

Üşürsünüz…

Alışığım.

Yanına oturdum. Bankın soğuğu kemiğime işlerken, avluya sessizce kar yağıyor.

Anlatır mısınız?

Neyi?

Her şeyi. Kim olduğunuzu. Annemi nereden tanıdığınızı. Neden geldiniz?

Uzun süre sustu. Ellerindeki o nasırlı, düzgün parmaklarına bakıyordu.

Zeynep benim kardeşimdi, dedi nihayet. Sesi titriyordu. Küçüktü benden. Onu bıraktığımda yirmi yediydi, ben otuzdum.

Dizlerimin bağı çözüldü. Banka tutundum, düşmemek için.

Siz Amca Nevzat’sınız?

Birden başını çevirip şaşkınlıkla baktı.

Bahsetmiş miydi?

Torununa; Asumana. Onun da bana bugün anlattığı. Dedesi bekliyormuş anneannesi, her yıl bir fazla sandalye koyar, kırk yıl boyunca.

Yüzünü elleriyle örttü. Omuzları titriyordu.

Kırk üç yıl. Kırk üç yıl bu kapıdan girmeye korktum.

Neden?

Yüzünü sildi. Gözleri kıpkırmızıydı.

Babamızla kavga ettik. Fena kavga Ona, hayatımı mahvettin, senden nefret ediyorum dedim. Bir daha buraya gelmem. Sonra Kuzeye gittim, maden işine. Bir yıl dururum dönerim dedim. O yıl beş yıl oldu; beş on; on, yirmi… Sonra utanmaya başladım. Çok geçti, çok şey oldu. Öldü sandırayım bari, kimseye yük olmayayım, dedim.

Annem?

Onun da beni istemediğini düşündüm. O da bana kızgındır sandım. Hiç mektup yazmadım, hiç aramadım. Belki de sadece korkuyordum.

Annem sizi bekledi, fısıldadım. Boğazım düğümlendi. Her yıl. Hep bu sandalyeyi koydu. Dönersiniz diye. Kırk yıl.

Gözleri doldu.

Onun öldüğünü bir yıl önce öğrendim. Tesadüf. Gardan eski bir gazete almıştım, yere sermek için Alt köşede ilanı gördüm. Zeynep Avniye Hüseyinoğlu. Fotoğrafı da vardı. Saçları bembeyaz yaşlıca ama benim küçük kardeşimdi. Altta yazıyor: Uzun süren hastalıktan sonra vefat etti. Ve ben… Çok geç kalmışım. Kırk üç sene cesaret bulamamışım; çok geç.

O zaman neden geldiniz?

Çünkü o bekledi. Her yıl sandalye koydu. Sonunda, en azından bu eve yine bakmak istedim. Yetiştik biz bu evde. Mutluyduk. Her şeyi burada kaybettim kelimeler düğümlendi, her şeyi

Kar altında sustuk. Annemin paltosu hâlâ kokusunu taşıyordu Red Moscow parfümü ve çocukluğumun kokusu.

Size inanamam, dedim. Kusura bakmayın. Herkes böyle bir hikâye uydurabilir, gelip kardeşi olduğunu söyleyebilir.

Haklısın.

Bir ispatınız var mı?

Uzun süre pencereye baktı.

Depoda, yani eski çocuk odasında, Zeyneple birlikte duvara yazı kazımıştık. Alçıya, duvar kâğıdının altına, 1962de. Ben on bir, o sekiz yaşındaydı. Bir çiviyle. Sağ köşede, camın hemen yanında, çocuk boyunda.

Odanın duvarını beş defa kâğıtla kapladık.

Biliyorum. Ama yazı alçının üstünde, en alt katmanda, pencereye yakın yerde olması gerekir.

Ayağa kalktım. Gözümde yaşlar.

Hadi, gösterin.

Kilerde, annemin eski atkılarının, kitapların, anıların kokusu. Loş tavan lambası, pencerenin altı. Sağ köşe.

Burada mı?

Evet, hemen yukarıda. Minikler olduğumuzdan tabureye çıkmıştık.

Etrafa bakındım, bir makas bulup duvar kâğıdının köşesini kaldırmaya başladım. En üstte bej, beş yıl önce yenilediğimiz; altında minik çiçekli yeşiller; onun altında mavi çocukluğumdan hatırladığım; sarı, yıpranmış bir tabaka daha; en altta ise 60lardan kalma, solmuş kırmızı kâğıt. En altta, yıllara direnen alçı.

Telefonumun fenerini açtım; ellerim titrekti.

İşte orada; çiviyle kazınmış harfler. Yamuk yumuk, çocuk elinden çıkma, derin çizikler.

Burada yaşadık. Nevzat ve Zeynep, 1962.

Dizlerim üstüne çöküp, parmak uçlarımla harfe dokundum. Altmış iki yıl boyunca, beş kat duvar kağıdının altında saklanmış. Kimseye görünmeden. Sadece onların sırrı.

O yazıyı ben kazıdım, diye fısıldadı Nevzat. Zeynep korkmuştu, annemiz kızar sandı. Ben de, üzerini kapatırız, sadece bizim sırrımız olur, dedim.

Ona döndüm, kapıda durmuş, yüzü yaşlı ama tanıdık, annemin abisi, benim amcam. Annemin kırk yıl beklediği.

O zaman gerçekten amca Nevzatsınız.

Evet, Zeynepcik. Gerçekten ben o amca Nevzatım. Dokuz yaşındaydın ben giderken. Ama dizimde salladığım günleri unutmuyorum. Annemiz, Zeynepcik, git amcana, derdi. Bugün de, onun adı öyle çıktı ağzımdan.

Sabaha kadar mutfakta oturduk.

Çay demledim, annemin sevdiği gibi kekikli. Dolaptan son kavanoz ahududu reçelini çıkardım; annem henüz hasta olmadan, yazdan kalma.

Nevzat anlatıyor; Kuzeyi, Zonguldak madenlerini, gar handaki baraka günlerini, gençlik hatalarını, üç yıl hapiste kalışını, sonra sokaklarda geçen yıllarını. Cesaretsizliğini, utancını.

Saat tamircisiydim, dedi, ellerine bakarak. Gidene kadar; meydandaki dükkânda çalışırdım. Saat, çalar saat, ince işler; ellerim hâlâ unutmuyor. Şu nasırlara bak, hep çakıdan. Onca yıl geçti, yine unutmadı ellerim.

Avuçlarını uzattı bana. O temiz, titiz eller.

Neden bu kadar çekindim biliyor musun? dedi, sabaha yaklaşırken. Sadece utancımdan değil. Ya Zeynep beni affetmezse diye korktum. Onca yıl sessizlik. Hiç haber yok. Oysa arayıp bulabilirdim. Bir mektup, bir telefon ama korkudan yapmadım.

Neyden korktun?

Git artık, der diye. Benim için öldün, der diye… Bilmemek daha iyi gelirdi.

Öyle demezdi.

Nereden biliyorsun?

Çünkü sandalye koydu hep, sütun gibi elimizi masa üstünde birleştirdim. Kırk yıl boyunca. Son nefesine kadar. Ayağa kalkamayınca bile, bana koy dedi. Ben hep, takıntısı, sanırdım. Oysa seni bekliyormuş.

Uzun süre sustu. Pencerede gökyüzü yavaş yavaş aydınlanırken,

Küpeleri, dedi birden. Kehribar taşlı, gümüş. On sekizinci doğum gününde ben aldım. Saatçi çırağıydım, param azdı. Üç ay biriktirdim. Çok sevinmişti. Hep takarım dedi.

Ellerim küpeye gitti. Annemin hediyesi. Artık kimin aldığını biliyorum.

Gerçekten hiç çıkarmadı, dedim. Hastanede bile. Hemşireler çıkarın, engel oluyor dedi, çıkarmadı.

Nevzat gözyaşlarını saklamadı artık. Sessiz, tane tane, yanaklarından donarak indi yaşlar.

Kalktım, üst rafı açtım. Annemin ördüğü gri yünün atkısı. Hâlâ Red Moscow ve ev kokuyor. Çocukluğumun kokusu.

Atkıyı omzuna koydum.

Mutlu yıllar, amca Nevzat.

Elimi kaptı, yanağına bastı. Avcum, yaşlarıyla ıslandı.

Yetmedi işte, fısıldadı. Üç yıl daha yaşasaydı görürdü beni. Üç yıl. Daha önce gelebilirdim

Yine de geldin. Geç olsa da. Anne bunu isterdi.

Başını kaldırdı, gözleri ağlamaktan şişmiş.

Kalayım mı?

Burada. Bizimle. Bu evde.

Dışarıda güneş yükseliyor; kışın ilk sabahı.

Sabah, camdaki donmuş desenlerin arkasında oturma odasına girdiğimde, amca Nevzat on üçüncü sandalyede oturuyor. Önünde hâlâ dumanı tüten çay fincanı. Yanında Asuman, heyecanla bir şeyler anlatıyor. Nevzat, ilk kez gerçek bir şekilde gülümsüyor.

Ağacın yıldızı sola dönük tıpkı annemin yaptığı gibi, iki santim. Şimdi biliyorum neden. O yıldız onların imzasıymış. Kırk yıl saklanmış bir sır, bir umut. O, yıldızı bu yıl kendi döndürdü.

Emre uzaktan misafire şüpheli, Ayşe mutfakta bardakların içinde kaybolmuş. Cem ise arkamdan gelip omzuma sarılıyor.

Yani kalacak mı?

Evet.

Zeynep emin misin? Biz tanımıyoruz ki. Herkes olsa?

O duvardaki yazıyı biliyor, Cem. Beş kat kağıdın altında Burada yaşadık. Nevzat ve Zeynep, 1962. Kimse bilemezdi.

Cem derin bir nefes aldı. Pratik, tedbirli ama iyi bir insandır. Ve beni sevdiği için benim kararımı da saydı.

Tamam. Ama aklında olsun

Nevzata baktım. O, fincanı iki eliyle tutuyor, özen gösteriyor. Saat tamircisinin elleri. O ellerle duvara tarih kazımış, kehribarlı küpeyi hediye etmiş bir abinin elleri.

Annem kırk yıl bu sandalyeyi boş bıraktı, dedim. Üç yıldır yetim bıraktık. Artık dolsun.

Asuman beni görünce el salladı.

Babaanne Zeynep! Amca Nevzat diyor ki, saatleri tamir edebiliyormuş! Duvardaki dedemden kalma duvar saati yıllardır duruyordu. O, tamir ederim, dedi!

Masaya yaklaştım. Elimi amca Nevzatın omzuna koydum tıpkı annemin konuk karşılarken yaptığı gibi Artık bu hareket benim de işaretim.

Mutlu yıllar, dedim. Yeni bir hayatla.

Elini elime kapadı. Eli sıcaktı.

Sağ ol, Zeynepcik. Sesi titrek ama huzurluydu. İçeri aldığın için sağ ol.

Dışarıda hâlâ kar yağıyor; annem böyle kar misafiri yanında getirir derdi.

Yine haklıymış, her zamanki gibi.

Kırk yıl bekledi. Ancak üç yıl geçti, sonunda geldi.

Ve on üçüncü sandalye artık boş değil.

Rate article
Lifequest
31 Aralık’ta Isınmak İçin Gelen Evsiz Adam: Bir Saat Sonra Annemin Hayatı Boyunca Beklediği Kişiyi Öğrendim