Sadece Hayata Devam Etmek
Elif adında, iki yana bağlanmış yaramaz saçlarıyla etrafta koşuşturan küçük bir kız vardı. Gözleri sevincin pırıltısı ile parlıyor, neşeli oyunlardan sonra yüzünde taze bir kızarıklık dolaşıyordu. Geniş ferah bir bahçeli evin verandasında hoplayıp zıplarken, ağabeyinin arkadaşı Oğuzun yavaşça çıkış kapısına doğru ilerlediğini görüp, birden durdu ve arkasından koştu.
Tereddüt etmeden, hızlıca Oğuz’un yanında belirdi ve minik sıcak avuçlarıyla bileğinden tuttu. Başını kaldırıp aşağıdan yukarı sevecenlikle baktı ve şen bir gülüşle bağırdı:
Seni asla bırakmayacağım! Bak, büyüyünce mutlaka seninle evleneceğim, söz! Sen de beni bekle tamam mı?
Oğuz, bir an şaşırmış gibi kaşlarını kaldırdı, sonra yüzünde sıcacık bir gülümseme yayıldı. Sevimli küçük Elife hem şefkatle hem hafif bir şaşkınlıkla baktı. Yavaş bir ses tonuyla, hafif şaka havasında cevap verdi:
Beklerim tabii.
Bunu derken, elini kaldırıp onun kabarık saçlarını hafifçe karıştırdı, iki yandaki bağları daha da çok dağıldı. Elif gözlerini kısmıştı ama tekrar gülümsemesiyle elini bırakmadan kaldı.
Ama bak, dedi Oğuz biraz daha eğilerek, göz hizasına gelip önce güzelce derslerine çalışırsın, aileni dinlersin. Benim gelinim olmaya layık olmalısın.
Sesi otoriter değil de dostça, yetişkinlerin çocukla kurduğu o özel sıcaklıktaydı. Elif bir an düşündü, sanki ciddiyetle söylediğini tartıyordu, sonra başını büyük bir iştahla salladı, Oğuzun elini daha sıkı tuttu:
Tamam! En iyi ben olacağım!
Havanın içinde, yaz gününün tasasızlığı, kahkahalar ve güneş ışığıyla dolu naif çocuk hayalleri vardı. O hayallerin o an için gerçek olamayacağına dair en ufak bir şüphe yoktu…
***********
Yıllar sonra Elif, odasında oturmuş, dalgın gözlerle matematik kitabının sayfalarını çeviriyordu. Dışarıda akşam yavaşça bastırıyordu ve ev eskisinden fazla sessizdi; sadece diğer odadan gelen oğlan sesi sessizliği bozuyordu. Elif kulak kabarttı; ağabeyi Kerem telefonda konuşuyordu ve sesi alışılmadık derecede neşeliydi.
Geçenlerde adı geçen Oğuzdan bahsedildiğini duyunca kalbi hızlandı. Elif hareket etmeden kulak kesildi. Kerem, buluşmadan, bir kafeden ve onun gülümsemesinden bahsediyordu Şüphe yoktu, konuşulan Oğuzun yeni kız arkadaşıydı.
Daha ne yaptığını anlamadan fırlayıp sessizce koridora yaklaştı, ağabeyinin odasının kapısına kulağını dayadı, her ayrıntıyı duymak ister gibi. İçinde rahatsız bir burkulma hissetti ama inatla bunu bastırmaya çalışıyordu. Belki de düşündüğüm gibi değildir? kafasından geçti.
Kerem’in konuşması bittiğinde ve odaya çıktığında Elif hemen doğruldu, sanki yakalanmış gibi.
Oğuzun yeni sevgilisi mi var? dedi ansızın, hiçbir şey olmamış gibi neşeli olmaya çalışan sesi titriyordu.
Kerem bir an durup Elifi dikkatlice inceledi, sonra iç çekti. Bakışında öfke değil daha çok sessiz bir şefkat vardı. Uzun zamandır Elifin Oğuza olan bakışını, adını duyunca parlayan gözlerini, gizli gizli sosyal medyadan fotoğraflarını incelediğini biliyordu.
Yine aynı yerden mi başladık? dedi başını iki yana sallayarak kapıya yaslanıp. Elif, 16 yaşındasın artık. Bak bu bir çocukluk aşkı, büyümen lazım.
Elif aniden başını kaldırdı, gözlerinde inatçı bir parıltı yanıp söndü. Kollarını göğsünde bağladı, adeta dünyayı karşısına alır gibiydi:
Asla büyümem! inatla başını salladı, altın sarısı dalgaları havada savruldu. Sen anlamıyorsun, zamanla Oğuz bana aşık olacak, göreceksin! Bu sadece çocukluk değil, bu gerçek bir his!
Sesindeki kararlılık neredeyse meydan okuyan bir tona bürünmüştü ama derinlerde, kendi kendisini de ikna etmeye çalışıyordu. Kafasında Oğuzun kısa bakışları, nadir tebessümleri, anlık dokunuşları canlanıyordu; hepsini gizlice biriktirmiş, umutlarının köşesine koymuştu.
Kerem ona baktı, uzun bir süre cevap veremedi. Elif’in yanakları titremekteydi ve gözleri alev alev yanıyordu, ne denirse densin işe yaramayacağını bilmişti. Bu masum aşk, çoktan onun için çocukluk anısından çok daha fazlasıydı…
**************
Bir sabah, perdeden süzülen güneş ışığı Elifin odasını altın gibi aydınlatıyordu. Elif, basamaklardan koşa koşa inerek salona girdi. Yüzü tıpkı güneş gibi parlıyordu; gözlerinde parlayan yıldızlar, dudaklarında ise kocaman bir gülümseme vardı.
Nefes bile almadan, sabah kahvesini içip tabletindeki haberleri okuyan abisinin yanına atladı.
O bana açıldı! dedi Elif, neşeden elleriyle yumruklar yaparak. Doğum günüm için hediye getirdi; üzerine ismimi kazıttığı güzel bir kutu ve dedi ki, Artık reşitsin ve hislerimi saklamak istemiyorum. Oğuz da beni seviyormuş!
Kendini zor zapt ediyordu, bir yandan da saçlarını kontrol ediyor, sanki hayatındaki en özel ana hazırlanıyordu. Gözlerinde öyle engin bir mutluluk vardı ki, sanki odadaki her şey bu anın ışıltısıyla doluydu.
Kerem tabletten başını kaldırdı, fincanı usulca kenara koydu. Yüzüne içten, sıcak bir tebessüm yayıldı. Bu anı uzun süredir bekliyordu; aslında sadece Elifin değil, Oğuzun da derin duyguları olduğunun farkındaydı. Son altı ay boyunca Oğuz da her fırsatta Elifi sorar, hangi çiçeklerden hoşlandığını öğrenmek ister, hafta sonu kimlerle buluşacağını merak eder olmuştu.
Elif harika bir kız, derdi Oğuz zaman zaman. Akıllı, güzel, iyi kalpli… Keşke artık yaşı büyüse de beklemek zorunda kalmasam. Rahatsız olur musun, senin kardeşin olduğu için?
Keremin cevabı hep aynıydı: Sen onu mutlu edeceksen, ben de mutlu olurum. Oğuzu sorumluluk sahibi, güvenilir bir dost olarak tanımıştı. Kız kardeşinin hayatını teslim edecekse bundan daha doğru bir seçim olamazdı.
Kutlarım seni, dedi Kerem ayağa kalkıp Elife sarılarak. İkiniz adına çok mutluyum, gerçekten.
Elif, abisinin göğsüne başını yasladı, yaşadığına inanmakta güçlük çekiyordu. Dünya sanki yepyeni, bambaşka bir yer olmuştu. O anda ise pencere önünde güneşlenip mırıldayan sokak kedisinin tatlı sesi, bu sahneye huzur dolu bir fon gibi eşlik ediyordu…
*************
Bir gün Elif, Ankaradaki geniş bir hastanenin dar koridorunda, sert plastik bir sandalyeye oturmuştu. Duvarlar mat bej renkteydi, pencereden içeri solgun bir gün ışığı sızıyordu, sanki doğa bile acının karşısında renklerini kısık tutmuştu. Gözleri boşluğa dalmıştı, ne solmuş linolyumu ne de etrafta koşuşturan doktorları görüyordu. Oğuzla düğün hazırlıklarını yaptığı son günü tekrar tekrar gözlerinin önünden geçiriyordu: masaya çizim kağıtlarını yaymışlar, hangi tülün ve hangi kurdelenin salona daha uygun olacağını tartışmışlardı. Oğuz gülmüş, espri yapmış, Her şey harika olacak, göreceksin! demişti Şimdi ise Oğuz yoktu artık.
Her şey bir anda, sebepsizce olup bitmişti Direksiyon hâkimiyetini kaybeden bir şoför, üç arabayı birbirine geçirmişti; kimse kurtulamamıştı. Ne Oğuz, ne diğer yolcular, ne de kaza yapan adam Sadece bir anlık bir kaza, bir hayatı paramparça etmişti.
Koridorda yankılanan adımlarla sessizlik bozuldu. Kerem köşeden çıktı, yüzü solgundu ve gözleri uykusuzluktan kıpkırmızıydı. Elifin yanına oturdu, dizlerinin üstüne çöküp omzuna sarıldı. Elleri titriyordu ama güçlü durmaya çalışıyordu, Elif için.
Elif? sesi neredeyse bir fısıltıydı; bilinçsizliğini korkutup kaçırmaktan korkuyor gibiydi. Konuş benimle, ne olur.
Elif ağır ağır başını çevirdi. Gözlerinde yaş yoktu ama bakışında tarifsiz bir acı vardı; Keremin içi burkuldu. Elifin odaklanmayan bakışı sanki Keremin içindeyken çok başka, kimsenin giremeyeceği bir yere uzanıyordu.
Konuşacak ne var? dedi donuk bir sesle, duygusuzca.
Kerem ne söyleyeceğini bilemeyip yutkundu.
Herhangi bir şey… Hislerini anlat. Ağla ne olur! İçine atma!
Elif başını salladı, dudakları titredi ama ne bir ses ne de bir damla yaş geldi.
Yapamıyorum, omuzlarını silkip fısıldadı. Gözyaşım yok. Yaşamak da istemiyorum.
Sözleri, dışarıdaki gri bulutlar kadar ağırdı. Kerem, gözlerini kapayıp kendi acısını da bastırmaya çalıştı, şimdi güçlü olmalıydı.
Bu sözlerden sonra Elif sanki dünyadan kopmuştu, hareket etmiyordu, bir köşede taşlaşmış gibi. Kerem dokunmaya, konuşmaya çalıştı, ama anlamıyordu. Doktorlar bile cevap alamıyordu. Elif, cama bakıp oturmaya devam ediyordu.
Bir hemşire ona sakinleştirici bir iğne yaptı. Kolunda hafif bir acı hissetti, yavaş yavaş bilinci bulanıklaştı. Bedeninin ağırlaşıp düşüncelerinin dağıldığını hissetti. Uykuya daldı, bu uyku ona ne dinginlik ne huzur getirdi.
Uyandığında artık hastane değil; kendi odasındaydı. Perdelerdeki tanıdık desen, raftaki kitaplar, komodindeki çerçeve Hepsi tanıdık ama bir o kadar da yabancıydı.
Başını çevirince Keremi gördü. Kerem eski bir kanepeye gömülmüş, yüzü sarkmış, yanakları sakallardan berbat. Yanında anneleri vardı, işleri bırakıp şehir dışından gelmiş, gözlerinin altı mor, yüzünde kararlı bir azim…
…onun için çok endişeliyim, Keremin sesini kulaktan duyar gibi oldu. Elif çocukluğundan beri sadece Oğuz ile ilgiliydi, başka kimseye bakmadı. Şimdi ne olacak bilmiyorum.
Zamanla geçer, dedi anne ama sesi ikna edici değildi, Elifin bütün hayatı Oğuz üzerine kurulmuştu, onsuz dünyası sanki yıkılmıştı. Biz yanında olacağız, dedi kararlılıkla, oğlunu ve kendini de ikna etmek ister gibi.
Elif, konuştuklarını dinledi ama yerinden kımıldayamadı. İçinde bir boşluk vardı, canlılığı yok olmuş gibiydi. Gözlerini kapatıp uyuyor gibi yaptı; onlara nasıl cevap vereceğini, ilgilerine nasıl karşılık vereceğini bilmiyordu.
Biraz sonra Kerem sessizce kalktı, annesine endişeli bir bakış atıp çıktı. Anne, Elifin yanında kaldı, elini nazikçe yavaşça okşadı, ona biraz güç verebilmek ister gibi. Odaya ağır bir sessizlik çöktü, zaman zaman saatin tik takları dışında hiçbir şey duyulmuyordu…
*******************
Dokuz gün… Kırk gün… Zaman sonsuz bir katran gibi akıp geçiyordu. Elif genellikle oda penceresinin geniş pervazında, dizlerini göğsüne çekerek, boş gözlerle bahçeye bakıyordu.
Bakışları, asırlık akçaağaç altındaki eski tahta banka kaydı. Orada, ılık bir Eylül akşamı, Oğuz heyecandan titreyerek ona evlenme teklif etmişti. Elif her anı hatırlıyordu; Oğuz kutudan yüzüğü çıkarırken titreyen parmakları, birkaç kez başlayıp sustuğu cümleler, korkarak söylediği kelimeler… O zaman gülerek, ona evet demişti, sözü bitmesine bile izin vermeden.
Artık o eski bank boştu, ağaçlar yapraksızdı, bahçe ıssızdı Elif bunun farkında dahi değildi. Onun için zaman Oğuzun ölüm haberini aldığı anda durmuştu.
Elif, hadi gel biraz bir şeyler yiyelim, annenin usulca sesi onun düşüncelerinden sıyrılmasına sebep oldu.
Annesi yavaşça yaklaşıp omzuna dokundu. Parmakları soğuktu, sanki onun da içinde buz tutmuş bir kış başlamıştı. Onun gözlerinde acı ve endişe vardı; gözyaşlarını zorla tutuyordu, çünkü kızına güç vermesi gerektiğini biliyordu.
İstemiyorum, yüzünü bile çevirmeden cevap verdi Elif. Sesi düz, duygusuzdu.
Mutlaka biraz yemek yemelisin, annesi güçlü çıkmak istedi ama sesi titriyordu. Dünden beri hiçbir şey yemedin, biraz güç toplaman gerek.
Kime? bu kez Elif yüzünü dönüp baktı ama bakışı hâlâ boştu. Kimseye borcum yok.
Anne bir an olduğunda sanki yumruk yemiş gibi sarsıldı. Cevap veremedi, omuzları düştü ve ağır adımlarla geri çekildi. Artık çaresizdi…
Kapıda durup bir kez daha kızına baktı ve sonra sessizce odadan çıktı. Koridorda Kerem’i bekledi; onun yüzünden de bütün konuşmayı dinlediği belliydi.
Doktorla konuştum, diye fısıldadı anne, önlüğünü sıkarak. Bizim bunun altından tek başımıza kalkmamız çok zor. Uzman yardımı almamız lazım.
Kerem başını salladı. Bunu başından beri biliyordu ama kabullenmek istemiyordu. Kız kardeşini bu kadar kayıtsız, kopuk görmek tahammül edilemezdi. Yumruklarını sıktı; şu anda önemli olan duygular değil, hareketti.
Doktor Esra Hanım’ı arayacağım, dedi telefonu çıkarırken. Durum kötüleşirse yardımcı olacağına söz vermişti.
Anne başını salladı, odadaki pencere kenarında hâlâ hareketsiz oturan kızına çaresizce baktı.
Dışarıda gece karanlığı çöktü, ay yükseldi, Elif nihayet pencerenin kenarından kalktı. Bacakları derman tutmuyordu; haftalardır neredeyse hareket etmediğinden basit hareketler bile zor geliyordu. Yavaşça yatağına gitti, sabahlığını çıkarıp battaniyeyi çenesine kadar çekip yattı.
Odada derin bir sessizlik vardı, sadece yan oda sesleri duyuluyordu. Elif gözlerini kapattı, uykuya çabucak dalmak isterken, huzurlu bir uyku gelmedi.
O gece Oğuzu rüyasında gördü. Gerçekte olduğu gibi karşısında duruyordu; üzerine gri bir kazak giymiş, gülümsemesi içtendi. Ama bu sefer bakışları ciddiydi.
Elif, sesi çok netti, sanki yanındaydı. Şuna bak, kendine ne yaptın?
Elif cevap vermek istedi ama sesi çıkmadı. Oğuz yaklaştı:
Hiç aynaya baktın mı? Sana hiç yakışıyor mu bu halin?
Elif ona dokunmak istedi, ama elleri havada kaldı, o sadece bir imgeydi.
Sensiz yapamam, fısıldadı Elif, yanaklarından yaşlar süzülürken.
Yapabilirsin, dedi Oğuz kararlı bir sesle. Hep güçlüydün. Şimdi de olmalısın. Hayatta kal, devam et. Söz ver bana.
O daha da yaklaştı, Elif bir an için sıcaklığını hissetti.
Önünde koskoca bir hayat var İyi günler, kötü günler olacak; bu normal. Ama sakın durma! Hep yanında olacağım. Gökyüzündeki yıldızlara bak, ben oradayım. Zorlayıcı günlerinde ismimi an, yardım edeceğim.
Elif ağlayarak onu yakalamak istedi, ama Oğuz yavaşça silinmeye başladı.
Gitme! haykırdı Elif. Ne olursun!
Oğuz’un sesinin yankısı kaldı:
Yaşayacaksın Elif, söz ver bana.
Birden gözleri açıldı. Oda aynıydı, yatak, ay ışığı yerdeydi. Yastığı ıslanmıştı, göğsünde dayanılmaz bir sıkışma vardı.
Elif, bilinçsizce haykırdı. Ağlayarak. Birkaç saniye içinde anne, baba ve Kerem odaya koştular.
Elif kızım, ne oldu? annesi yanına çöktü, ellerini tuttu.
Neresi acıyor? dedi Kerem, panikle etrafına bakarken.
Ama Elif cevap vermedi. Dizlerini karnına çekmiş, sarsılarak sessizce ağlıyordu. Gözlerinin önünde Oğuzun yüzü, bakışı, son sözleri vardı.
Söz ver, yine çınladı içinde.
Ve gözyaşları arasında fısıldadı:
Söz veriyorum…
Anne onu kucakladı, sarıp salladı, Kerem başına elini koydu. Ne söyleseler azdı, tek yapabildikleri yanında olmaktı.
Elif, annesinin omzuna dayanmış, tekrar düşünüyordu: şimdi nasıl yaşanır? Onsuz nasıl nefes alınır, yeme içilir, gülünür? Ama Oğuz ona inanıyorsa, onun için yaşaması gerektiğini içinden geçirdi.
Hiç değilse Oğuz için…
**************
Kasvetli bir akşam ailenin hepsi salonda toplandı. Anne çay servisi yaptı, ama bardaklara hiç dokunulmadı; kimsenin aklında birer yudum bile içmek yoktu. Herkes, bir çözüm aramanın vakti geldiğinin farkındaydı.
Sanırım taşınmamız en iyisi olur, dedi Kerem kararlı, sesi hafifti ama ciddiydi, Elife bakarak. Bu şehirde, bu mahallede Elif için her köşe bir anı. Her sokak canını acıtıyor.
Elif koltuğa iyice gömülmüş, dizlerini karnına çekmişti. Ne itiraz etti, ne de onayladı. Sadece pencereden yağmur damlalarını izledi. Yüzü solgundu, ama bakışındaki boşluk yok olmuştu.
Yeni bir şehir, yeni insanlar… Belki başlamak için bir fırsat olur, dedi anne, yavaşça kızının elini tutarak.
Elif ağır ağır döndü. Sesi yumuşak ve artık eskisi gibi kederli değildi:
Nereye?
Bursaya bir arkadaşımın firmasında iş var, dedi Kerem. Ben işe girerim, önce bir ev kiralarız.
Anne başını salladı:
Senin için de üniversite bulunur. En önemlisi senin iyileşmen.
Elif düşündü. Gözünün önünden Oğuzla paylaştığı anlar geçti: bankta gülüşleri, el ele yürüdükleri yollar, okul kapısında verdiği çiçekler Her köşe başı, her ağaç, her duvar Oğuzu hatırlatıyordu. Ve her hatıra acıydı.
Tamam, dedi sonunda. Taşınalım.
Bu kararı söylemek zordu; içinde hem çaresizlik hem de bir umut vardı. Ama bu onun verdiği ilk karardı, kontrolü eline aldığı ilk andı.
Önümüzdeki haftalar taşınma telaşıyla geçti. Elif fazla dahil olmadı; anne ve Kerem evi toplarken, o sadece eşyaların kutulanışını izledi. Ara sıra Oğuzdan kalan bir eşyayı anahtarlık, eski bir fotoğraf, ilk sinema biletleri uzun uzun elinde tutup kutuya koyuyordu.
Gidiş günü, son defa balkondan baktı, her şeyin başladığı o küçük bahçeye İçinde tekrar acı yükseldi ama bu sefer kendini bırakmamaya söz verdi. Başaracağım, yapmam gerek, diye düşündü.
Yeni şehir onu gri gökyüzüyle, kalabalık sokaklarla karşıladı. Dairenin camına yaklaşıp yabancı insanlara, yeni binalara bakarken, hepsi ona tuhaf bir özgürlük hissi verdi. Burada artık hiçbir anısı yoktu, burası bembeyaz bir sayfaydı.
İlk günler zordu. Elif her sabah kendini ait olmayan bir rüyaya uyanmış gibi hissetti. Eski mahalleyi, arkadaşlarını, her şeyi özlüyordu. Bazen geceleri, rüyasında yine Oğuzu görüyordu: ona gülümsüyor, devam et diyordu, o da gözyaşlarına boğuluyordu.
Ama zamanla ufak detaylar gözüne çarptı. Parkta ilk lalenin açtığını fark etti. Karşıdaki kahvecide baristanın siparişini ikinci gelişinde hatırladığını gördü.
Bunlar küçücük adımlar olsa da, Elifi iyileştiriyordu. Oğuzu unutamazdı, unutmamalıydı da. Ama artık anladı ki, hayata devam etmek Oğuzu unutmak veya ihanete uğratmak değildi. Bu, onun son isteğini, arzusunu yerine getirmek demekti.
Hazırlık kursuna gitti, annesine ev işlerinde yardım etti, bazen Keremle yeni sokaklarda yürüdü. Her gün bir mücadeleydi, ama her güne yeni ve küçük de olsa bir anlam katıyordu.
Ve bir yerlerde biliyordu ki, Oğuz onu izliyordu. Onunla gurur duyuyordu.
Çünkü Elif hâlâ ayakta duruyordu.
Çünkü Elif hâlâ yaşıyordu.



