Yedek Havalimanı

Yedek Meydan

– Beni duyuyor musun? – sesi alçak ve neredeyse mahcup, hemen hemen öyleydi. – Melis, diyorum, beni duyuyor musun gerçekten?

Duyuyordum. Onu hep duymuştum. Sessiz kaldığında da, haftalarca aramadığında da, daima evimin havasında onun varlığının yankısı bir şekilde duyulurdu. Sanki geride bir şeyler bırakıyordu: kendi kahvesinin kokusunu, pencere pervazında bardak izini, mutfak masasının yanında hafifçe çekilmiş sandalyeyi.

– Duyuyorum, Ender.

– O zaman neden susuyorsun?

– Düşünüyorum.

İçini çekti. Bu iç çekişini de ezbere bilirdim. Ağır, hafif bir ıslıkla, sanki içindeki bir şey havanın geçişini zorlaştırıyordu. Ender hep böyle içini çekerdi, ilgi veya şefkat isterdi, ama bunu istemeyi beceremezdi.

– Gidecek yerim yok artık, – dedi. – Anlıyor musun? Hiçbir yer yok.

Pencerede durup dışarıya bakıyordum. Mart ayı. Kaldırım kenarlarında kirli kar, karşıdaki pencerenin kenarında ıslak güvercinler, arabaların arasından geçmeye çalışan bebek arabasıyla bir kadın. Sıradan bir mart, şehirde sıradan bir gün. İçimde ise bir şey dönüyor, yavaş ve kaçınılmaz. Sayfa çevirir gibi. Kilitte dönen anahtar gibi.

– Gel, – dedim.

Hepsi bu kadardı. İki harf, bir nefes. Ve yine her şey başa döndü.

Ender elli üç, ben ise elli bir yaşındaydım. Onu, kareli gömleği modadan saydığı zamandan, benim ise kalın bir örgüyle dolaşırken görünmezliği bir erdem saydığım zamandan tanıyorum. Ortak arkadaşlar vasıtasıyla tanışmıştık, birinin mutfağında, ucuz şarap içip kimsenin tamamını okumadığı kitaplar hakkında tartıştığımız gece. Ender o zaman çok sesliydi, tüm koridorda kahkaha atar, elleriyle öyle bir hareket ederdi ki, bir defasında masadan birinin tabağını yere düşürmüştü. Ben kırıkları toplarken düşünmüştüm: işte bir adam, girdiği her yeri dolduruyor. Nasıl olur acaba böyle biriyle?

Ben başkayım. Sessiz, çok fark edilmeyen ama sonra unutulmayan kadınlardan. Öyle olmasını isterdim en azından.

Ama Ender o gece bana âşık olmadı. Elife âşık oldu. Bu kaçınılmaz ve sıradandı, uzun bir kuru havadan sonra gelen sağanak gibi. Elif çok gösterişliydi, hızlı konuşurdu, benden daha yüksek sesle gülerdi, odaya girdiğinde herkes ona dönerdi. Onun yanında ben hep sulu boya gibi hissederdim kendimi; yağlı boya tablonun yanında. Kötü değil, sadece başka türlü.

Beraberlikleri hızlı başlamış, tartışmaları da hızlı büyümüştü. Bu iniş çıkışlara uzun yıllar uzaktan tanık oldum. Ayrılırlar, barışırlar, tekrar ayrılırlardı. Her seferinde Elif bir sahne kurar, Ender kapıyı çarpar, sonra geri gelir, sonra yine giderdi. Bitmeyen bir salıncak gibi.

Ve salıncağın durduğu her noktada arkada ben vardım. Yani Melis.

İlk kez Elif ile ciddi bir kavgalarının ardından bana geldi. Otuz beş yaşındaydı, ben otuz üç. Gece geç aradı, sesi kısılmıştı, gelebilir miyim dedi. Tabii dedim. Kekik çayı yaptım, bir şeyler hazırladım, oturduk gece yarısına kadar. O konuştu, ben dinledim. Dinlemek bana hiç zor gelmedi.

Sabah kanepemde uyudu. Sabah kahve içtik, teşekkür etti ve ayrıldı. İki hafta sonra Elif ile barıştılar.

Kırılmadım. Kanepeden plağını kaldırıp yıkadım. Hayatıma devam ettim.

Sonra hep tekrarlandı bu. Bir, iki, üç, belki onuncu kez. Artık saymıyordum. Kavgalardan sonra bazen bir gece için, bazen bir hafta için bana gelirdi. Kekik çayı içer, konuşurduk. Bir süre sonra toparlanıp yine giderdi. Elife, hep Elife.

Buna aşk demedim ben. Demeye korkardım. Ama kapım çaldığında kalbimde bir şey sıkılır ve gevşer, işte geldi derdim. Yine burada. Canlı, gerçek ve benim. Çok kısa da olsa benim.

Kendimle ilgili bazen hava trafik kontrol kulesi diye düşünürdüm. Uçaklar iner, yakıt alır, uçar gider. Kule hep oradadır. Hep hazır, hep bekler.

Mart sonuydu yine. Ender büyük bir spor çantasıyla geldi. Çanta eski, lacivert, beyaz yazısı neredeyse silinmişti. O çantayı görünce anladım, bu sefer bir günlüğüne değil.

– Uzun mu kalacaksın? – dedim, montunu çıkarırken.

– Bilmiyorum, – dedi, dürüstçe. Bunu hep takdir etmişimdir, bana asla yalan söylemedi. – Belki bir hafta. Bakarız.

– Peki. Çay koyarım.

Çay koyarken kekik çıkarıp mutfağa geçti. Hepki yeri, pencere kenarında, sırtı buzdolabına dayalı yere oturdu. Önüne kupayı koymam ile, aynı döngüdeyiz dedim içimden. Duygum ne sevinç, ne acı. Ilık, biraz hüzünlü bir şey.

– Çok mu kötü? – dedim.

– Daha kötüsü yok, – hem ellerini bardağa sardı. Ellerini hep üşütürdü. – O, yoruldum dedi. Böyle yaşanmaz dedi. Birbirimizin hayatını bozuyoruz dedi.

– Sen ne dedin?

– Hiç. Şunu aldım, – çantayı işaret etti, – çıktım.

Öylece sustum. Dışarda pencere pervazında damlalar, neredeyse metronom.

– Melis, – ilk kez o akşam gözümün içine baktı, – Sevinmedin mi?

– Sevindim, – dedim. Bu gerçekti. Acı, utandıran bir gerçek.

İlk günler tuhaftı. Kötü değil, sadece farklı. Yalnız yaşamanın ritmine alışmıştım. Her sabah yedide kalkar, kahve yapar, yarım saat pencere önünde okur, işe giderdim. Akşam altıda döner, basit bir yemek hazırlar, televizyon izler ya da Zeynepi arardım. On birde yatağa.

Ender, bu düzeni alışkanlıkla bozar, kasıtlı değil, farklı bir temposu vardı. Daha geç uyanır, ben aklımdan işteyken sabah uzun uzun konuşmak isterdi. Eşyalarını hep yanlış yere koyardı. Televizyonu bana fazla açardı. Banyonun süresini tutturamaz, hesap ederken şaşırtırdı.

Ama başka şeyler de vardı. Akşamları birlikte yemek, birlikte gülmek. Tarifi eski bir dergiden bulduğum lazanyayı yapardım, iki tabak yer, son yılların en iyisi derdi. Eski filmleri beraber izler, sonunu tartışırdık. Pazar günleri pazara gidip alışveriş yapar, ağır poşetleri o taşırdı. Bunu görmek bana bir hayal ile gerçek arasında, nefes kesici gelirdi.

Bir hafta geçti, sonra bir ay.

Bir gece uyandım, yanında uyuyan onun düzenli solunumunu dinlerken düşündüm: Belki bu gerçekten gerçek. Belki olması gereken bu. İkimiz de genç değiliz artık. Yalnızlığı da, birini yıllarca tanımış olmanın ne demek olduğunu da biliyoruz. Belki mutluluk budur: ışıldayan, gürültülü değil, böyle, eski bir ev gibi, huzurlu, uzun yaşanan.

Bunu Zeynepe anlattım. Bir kafede buluşmuştuk, o her zamanki gibi latte içiyor, susuyordu. Sonra konuştu.

– Melis, – temkinli dedi.

– Ne diyeceğini biliyorum.

– Gerçekten mi?

– Bu uzun sürmez. Bir gün yine gider. Hep böyle oldu.

Zeynep kaşığıyla oynadı.

– Ben başka bir şey soracağım. Şu an mutlu musun? Şimdi, bu anda, mutlu musun?

İçime döndüm, cevap doğru olsun diye değil, gerçekten hissetmek için.

– Evet, – dedim sonunda. – Şu an evet.

– O zaman şimdi yaşa, – dedi Zeynep ve kahvesinden yudum aldı. – Önünü düşünmeyi bırak.

Çabaladım, gerçekten çabaladım.

Dört ay beraber yaşadık. Nisan, mayıs, haziran, temmuz. O dört ayı hâlâ gün gün hatırlarım. Bahçede leylak açtığında getirdiği dal, saçma bir şey yüzünden kavga ettiğimiz ve iki saat konuşmadığımız akşam, cumartesi tüm günü evde geçirdiğimiz, ben kitap okurken onun balkonda bir şeyler tamir ettiği bir gün. Ortak sessizliğimizde bir sıcaklık vardı, ürkmüş gibi dikkatli davrandığım.

Artık içimden ben değil biz demeye başladım. Ben gideceğim değil, biz gideceğiz. Bana gerek değil, bize gerek. Kendi kendine oldu, büyüdü, ben de önünü kesmedim.

O da değişti. Daha az öfkelendi, Eliften daha seyrek bahsetti. Bazen bana öyle bir sıcaklıkla bakardı ki, ne acıma vardı ne minnettarlık; başka bir duygu. Beklediğim kelimeydi belki de.

Anahtarlar… Yedek anahtar istedi. Verdim. Hemen bir yedek çıkardım, masasına koydum. Küçük metal bir anahtar, ama içimde sıcacık bir his bıraktı.

Temmuz başıydı.

Temmuz ortasında bir telefon geldi.

Mutfaktaydım, o odada bilgisayar başında. Telefonu yine gürültülü çaldı. Dikkat etmedim. Sonra sessizlik oldu. Öyle bir sessizlik ki, anlamı vardır ama henüz anlamazsın.

Mutfaktan çıktım. Odanın ortasında, telefonu sarkık, bir noktaya bakıyor.

– Ender? – dedim.

Bana baktı. Ve her şeyi anladım. Akılla değil, daha derinden gelen bir hisle.

– Elif, – dedi. – Sıkıntısı var, büyük. Yalnız, yardım lazım.

Bu kadar. Uzun açıklama yok. Bir kelime: Elif.

– Anladım, – dedim.

– Melis…

– Git.

– Açıklamak istiyorum.

– Gereksiz, – dedim yavaşça. – Her şeyi anladım. Git.

Bir dakika daha durdu. Bana baktı, ben ona. Sonra antredeki lacivert çantasını aldı. Hep oradaydı zaten, sanki günü bekliyordu.

– Ararım, – dedi kapıdan.

– Peki, – dedim.

Kapı kapandı. Kilit döndü. Ben odada aynı sessizlikte durmaya devam ettim. Ama onun içinde sadece yokluk vardı şimdi.

İlk üç gün ağlamadım. İlginçti, gözyaşı beklemiştim, ama gelmedi. Başka bir boşluk vardı. Sanki yıllarca duran büyük bir mobilya çıkarılıp yerinde açık renkli bir iz ve havada boşluk kalmıştı. Acı değil. Henüz değil. Sadece şekilli bir boşluk.

İş yerinde idare ettim. Küçük bir inşaat firmasında muhasebeciydim, dikkat ve düzen istiyordu, yardımcı oldu. Rakamlar gününü sormaz, sadece doğru olmalarını isterler.

Dördüncü gün yine o lazanyadan yaptım. Neden bilmiyorum. Yaptım, yedim. Çok lezzetliydi. Dayanılmaz lezzetliydi.

İşte o zaman geldi gözyaşı. Lazanya yerken, mutfak masasında, tek başıma. Çocuklar gibi ağladım, uzun ve utanmadan. Sonra yüzümü yıkadım, kalan çayı içtim, yatağa yattım.

Ertesi gün Zeynep habersiz geldi. Aşağıdan aradı: aç kapıyı, buradayım. Pakette ekmek ve başka bir şey getirmiş, mutfağa koydu, sarıldı. Bir süre öyle kaldık, yine gözyaşı dökülmedi. Lazanya kadar sürmüştü o.

– Anlat, – dedi Zeynep.

– Anlatacak bir şey yok. Sen zaten biliyorsun.

– Biliyorum, ama yine de anlat. Yük yarılanınca hafifler.

Anlattım. Temmuzu, telefonu, lacivert çantayı, seni arayacağımı… Ki aramadı hâlâ. Bir hafta geçti.

– Bekleyecek misin? – dedi açıkça Zeynep.

– Hayır, – dedim. Kolayca çıktı.

– Emin misin?

– Evet. Beklemekten yoruldum. Tüm hayatım boyunca bekledim. Ne zamandan beri bilmiyorum. Hep bekledim. Arayacak mı, gelecek mi, seçilecek miyim O seçmedi. O sadece başka yeri olmayınca döndü. Biliyor musun, bu neye benziyor?

– Neye?

– Yedek meydan. Ben onun yedek meydanıydım. Güvenli, hazır, pist açık, ışıklar yanıyor. O iner, yakıt alır, dinlenir ve yine gider. Bilirdi ki, gerekirse bir yer var.

Zeynep bana baktı.

– Bunu uzun zamandır biliyor musun?

– Biliyordum. Bugün tam anladım.

Bilmek ve anlamak arasında koca bir uçurum var. Yıllarca bilip, hala yanlış yaşıyorsun. Anlamak ise yeniden rol yapmak lükstür yoktur.

Ağustos garip bir donuklukla geçti. Sadece sessiz. İşe gider gelir, yemek yapar, okur, bazen akşamları sahilde uzun yürüyüşlere çıkardım. Suda, ışıkta, çiftler ve tek başına yürüyenlerde kendimi düşündüm.

Bir gün vitrin camında yansımamı gördüm. Sadece durdum ve baktım: açık renk trençkotlu, saçları toplanmış kadın. Genç değil ama yaşlı da değil. Yorgun ama kırılmamış. Uzun bakarken, Peki, sen ne istiyorsun Melis? O değil, Ender değil, hepsi değil. Sen ne arıyorsun? dedim içimden.

Cevap bulamadım, ama sormak bile yeni bir başlangıçtı.

Eylülde mobilyayı değiştirdim. Önce kanepeyle başladım. Kanepenin gereksiz yere ışığı kestiğini, odanın enerjisini düşürdüğünü fark ettim. Sürükledim, ardından kitaplığı ve diğer her şeyi yerleştirdim. Oda başka oldu. Daha aydınlık, daha ferah, daha huzurlu.

Bunu neden daha önce yapmadım, dedim. Belki de Ender dönerse, neden böyle yaptın? der diye korktum.

Şimdi ise korkacak kimse yoktu.

Yeni perdeler aldım. Keten, krem rengi, minik desenli. Eski koyu lacivert, ağır; güneşi içermezdi. Yeni perdeler sabahları altın ışık doldurdu odayı. Daha önce hiç fark etmemişim. Elli bir yıldır yaşayıp fark etmemek…

Ekimde hep ertelediğim İtalyanca kursuna yazıldım. Zamanı gelmiyor, ne işe yarayacak diyordum. Gittim. Grup neşeliydi, yaş karışıktı. Genç, konuşkan bir hocamız vardı, bizi şarkı söyletiyor, güldürüyordu. Ben de söyledim, yüksek ve çekinmeden. Torna a Sorrento… Hiç gitmemiştim Sorrento’ya.

Zeynep şaşırdı.

– İtalyanca mı dedin?

– Evet.

– Niye ki?

– Barselonaya gitmek istiyorum, – dedim.

– Kızım, orada İspanyolca konuşulur.

Güldüm.

– Biliyorum, ben de oradan başlayayım. Yakın diller.

Tam anlamıyla doğru değildi, ama hoşuma gitti çünkü bu kararım sadece bana aitti.

Barselona bir anda ortaya çıktı. İnternette dolaşırken karşıma çıkan fotoğraflarda… Turistik olmayan, sabah sokağı, pazarı, bankta gazete okuyan yaşlı bir adam, pencere önünde kızıl bir kedi. İçimden, işte orası dedim. Haftalık gezmek için değil, yaşamak için. O ışıkta, taşlarda, portakal kokan havada biraz durmak için.

Bir kağıda yazdım: Barselona. Bahar. Buzdolabına astım. Her sabah ona baktım.

Kasım kısa günlerle, soğuklarla geldi. Havuza abone oldum. Sabahları, işe gitmeden, yarım saat yüzmek günün en güzel başlangıcıydı. Suda başka bir şey düşünmeye gerek yok. Sadece ilerlemek. Güzel bir alışkanlık.

Arada bir Enderi düşündüm. Merak ettim, Elifle mi, iyi mi? Kötü bir şey dilemedim. Gerçekten dilemedim. Eski bir fotoğrafa bakmak gibi: insanları tanırsın, anı hatırlarsın, ama duygun farklıdır artık.

Aralıkta Zeynep beni yılbaşını onun arkadaşlarıyla kutlamaya davet etti. Önce gitmek istemedim, sonra kabul ettim. Gittim, yeni insanlarla tanıştım, masada güldüm, şampanya içtim. Gece yarısı herkes sarılırken, kendimde beklemediğim o hafifliği hissettim. Yalnızlık değildi bu. Sanki uzun süre taşımaya alıştığım bir ağırlıktan kurtulup şimdi hafiflemiştim.

Ocak, şubat. Havuza gittim, İtalyancaya, okumak isteyip ertelemiş kitapları bitirdim. Dolap aralarını temizledim, yıllarca gereksiz sakladığım bir battaniyeyi buldum; Enderin ilk geldiği geceden kalan. O da kalkıp yıkanmış, uzun süre dolapta beklemişti. Elle dokundum, sıradan bir eşya. Onu yardım kuruluşuna verdiğim eşyalar arasına ekledim. Bir başkasını ısıtsın.

Mart yeniden geldi. Dört mevsim önce kapıda lacivert çantasıyla gelişinin yılıydı.

Yine pencerede, sabah kahvesiyle sokağa bakıyordum. Kaldırım kenarında kirli kar, karşıdaki pervazda güvercinler, aynı mekân ama tamamen farklı biri artık.

Cumartesi günü aradı. Numarası ekranda belirdiğinde içimde bir şey kıpırdadı. Ne sevinç ne acı; alışkanlıktan kalan bir yankı gibi.

Açtım.

– Melis, – dedi. Sesi tanıdık ve yabancıydı. – Benim, Ender.

– Görüyorum.

– Nasılsın?

– İyiyim, sen?

Durdu.

– Pek değil. Görüşebilir miyiz?

Bir saniye düşündüm.

– Olur. Nerede?

– Sende mi?

– Hayır, dedim sakince. – Apartmanın önünde buluşalım. Yirmi dakikaya iniyorum.

Beklemiyordu bu cevabı. Yine de,

– Tamam, – dedi, – apartmanda olur.

Telefonu kapadım. Kahvemi bitirdim. Palto, atkı, çizmeler. Aynaya baktım. Gri paltolu bir kadın. Sakin, hazır.

Apartmanda beni bekliyordu. Yaşlanmıştı, az ama fark edilir. Ya da ben başka görüyordum. Eskisi kadar özenli giyinmemiş, biraz zayıflamış. Umut ve tereddüt karışımı bakış.

– Merhaba, – dedi o.

– Merhaba, – dedim ben.

Kaldırımda, yavaşça yürüdük. Sanki gitmemiz gereken bir yer yoktu, konuşmamız gerekir gibi.

– Melis, – dedi, – bir şey söylemem gerekiyor, önemli.

– Dinliyorum.

– Bu yıl bana çok zor geçti. Elifle bir şey olmadı. O gitti. Ben değil, o. İşi de bitti. Ortaklar dağıldı. Hiçbir şeyim kalmadı.

Dinledim, bölmeden.

– Çok düşündüm seni, – dedi. – Aptalmışım. Gerçek olanı anlamamışım. Sen benim hayatımda en gerçek insansın.

– Ender, – dedim.

– Dur, söylememe izin ver. Gerçekten denemek istiyorum. Artık fazlalıksız, farklı biri oldum. Bana bir şans ver.

Eski kestane ağacının yanından geçiyorduk, ilk tomurcuklar vardı, yeşil, minicik. Az kaldı, açacaklar.

Durakladım.

O da durdu. Bana baktı.

– Çok güzelsin, – dedi. Bu yıl daha da güzelleşmişsin. Nasıl?

Gülümsedim.

– Olur öyle.

– Melis, – elimi tuttu. – Bir şey söyle.

Elimi, nazikçe çektim.

– Ender, – dedim. – Lütfen anla ve kırılma. Ne olur dinle.

– Söyle.

– Bana değiştiğini söylüyorsun ve inanıyorum. Belki de dediklerin doğru. Bir yıl büyük süredir. – Duraksadım. – Ama mesele sende değil, bende.

– Ne oldu?

– Ben de değiştim. Sadece başka şekilde. Sen bir şeyler kaybettin ve geri almak istiyorsun. Ben ise bir şey buldum ve kaybetmek istemiyorum.

Bana daha dikkatli bakıyordu.

– Ne buldun?

– Kendimi. Belki klişe ama gerçek.

– Melis…

– Bekle, lütfen. Sana kızmıyorum. Yıllardır tanışıyoruz, artık o anlamı kalmadı. Ama bir şeyi anlamanı istiyorum: Ben hep senin yedek meydanındım.

Sözümü kesti, hemen devam ettim.

– Ne zaman kötü olsan bana geldin. Dinlendin, iyileştin, gittin. Ben de hep açtım kapıyı, sevindim. Ama her defasında tekrar Elife döndün. Çünkü orası pırıltılı ve gürültülüydü. Ben ise kenarda güvenli pisttim. Güvenli, ama ana terminal değil.

– Öyle değil, – dedi düşük sesle.

– Sen de biliyorsun. – Gözlerine baktım. – Ama artık değişti. O meydan kapalı. Ben kapadım. Sana naz olsun diye değil. Artık kimsenin yedeği olmak istemiyorum. Sen iyi insansın Ender, gerçekten iyi.

Sustum. Uzun süre sustu.

– Şimdi ne yapacaksın? – dedi.

– Şimdi planlarım var. Baharda Barselonaya gideceğim. Hâlâ İtalyanca çalışıyorum. Her sabah yüzüyorum. Yeni perdem, yeni yerleşimimle odamda, uzun zamandır istediğim kitapları okuyorum. Bu benim hayatım. Küçük, belki başkası için sade ama tamamen benim. Başka yere sığınmak isteyen için yer yok.

– Ya sırf başka yere gidemediğim için değil de, sana gelmek istediğim için geldimse?

Baktım gözlerine, dikkatlice. Orada gerçek bir duygu vardı belki de.

– Belki öyledir, – dedim. – Ama artık o Melis değilim. Eskisi gibi bekleyen, yer açan, inanan yok. Şimdi başka yaşamım var.

Yanıma geldi.

– Son bir şans, lütfen.

– Hayır. Sakin, ne öfkeyle ne gösteriyle. Hayır. Bu acımasızlık değil. Ceza değil. Sadece biliyorum, nasıl olduğunu bir daha görmek istemiyorum.

Aynı apartmanın önündeydik. Aynı sokak, ama yıl başka, ben başka.

– Çaya bile gelsene izin yok mu? – dedi.

– Yok.

– Neden?

– Çünkü kekik çayının anlamı başka. O bir başlangıç. Artık başlangıç yok.

Başını eğdi, sonra tekrar baktı.

– Mutlu musun? – sadece sordu.

Düşündüm. Yine Zeyneple kafede gibi. İçten.

– Evet. Şimdi burada, evet.

– Ne güzel, – dedi. Sanırım o da gerçekti. – Gerçekten çok güzel, Melis.

Sustum.

– Ara bazen, sohbet edelim, – dedi.

Kafamı salladım.

– Gerek yok. İkimizin de yolu ayrı olsun.

Başını yavaşça salladı, sanki zor bir şeyi kabul ediyordu.

– Barselona, hı?

– Evet.

– Güzel şehir.

– Biliyorum. – Hiç gitmedim ama biliyorum.

Döndü, yürüdü. Arkasına bakmadı. Otuz yıldır tanıdığım, benden bile uzun sevdiğim adamı izledim. Artık acı değil, yaşla gelen bir huzur; sanki kafeste uçmak için bekleyen bir kuşu salmak gibi.

Apartmana girdim. Dördüncü kata. Kendi anahtarımla kapıyı açtım. Evin içi kahve ve keten perde kokuyordu, mart güneşi yeni yere konmuş kanepede ışık gibi yayılmıştı.

Mutfağa gidip kettleı açtım. Kekik yok, sadece nane. Yeni alışkanlıklar.

Buzdolabındaki not: Barselona. Bahar. Yanına Nisan yazdım.

Nisan yaklaşıyor.

Yedek meydan kapandı. Kule ışıklarını söndürdü. Artık uçağa binme sırası bende.

***

Ama bu noktaya bir anda gelinmiyor. Apartmanda konuşulan o gün ve kararım bir yılın öyküsüdür. Her ay küçük bir şey değişir. Belki sen hissetmezsin, ama değiştirir.

O Temmuz akşamı Ender lacivert çantasıyla gittiğinde tam olarak ne olduğunu içimde idrak edemedim. Akılla anlasam bile içimde bir inat vardı, bu sefer farklı olacak diyordu, ama olmadı.

İlk günler eski hayatıma döndüm. Sabah işe, akşam eve. Artık sadece kendim için yemek yapmak garip geldi; dört ayda iki kişilik pişirmeye alışmışım. Hep fazla oluyordu. Masadan fazlasını kaldırmaya başladım. Onun mavi kupası, kenarı çatlak olan, dolapta duruyordu. Kendi bırakmıştı. Atmadım, gözden kaldırdım sadece.

Beşinci gün annem aradı. Başka şehirde yaşar, her pazar konuşuruz, ama şimdi çarşamba…

– Melis, iyi misin? – dedi bir anda. Annemin hep yoklayan bir anteni vardı.

– İyiyim anne.

– Sesi iyi gelmiyor.

– Yoruldum biraz.

– İş mi?

– İş.

Biraz durdu.

– Gitti mi?

Gülmek geldi. Annemin anteni hakikaten çalışıyordu.

– Nereden bildin?

– Anneyim, bilirim. Nasılsın?

– Normal, anne. Gerçekten. Fena değilim.

– Yanıma gelmek ister misin?

– Hayır, sağ ol. Ben biraz burada kalmak istiyorum.

– Tamam. Sadece… Sessizleşirsen ara.

– Ararım.

Aramadım, çünkü sandığı gibi çok kötü olmadım. Bir boşluk vardı, alışılmamış bir yalnızlık, ama umutsuzluk yoktu. Geri çağırma isteği de yoktu.

Belki de hep biliyordum bunun olacağını. Elif geçici bir macera değil, başka bir yörüngeydi onun için. Görmezden geldim.

Temmuz sonunda kuaföre gittim. Yıllardır aynı kadına, Lamia Hanıma, kestirirdim. İçimde daha kısa bir saç isteği belirdi.

– Ne yapalım? – sordu.

– Kısa, – dedim. – Hem de bayağı kısa.

Kaşlarını kaldırdı.

– Ne kadar?

– Omza kadar. Renk de değişsin. Daha açık.

Çıktığımda başka bir insandım. Tamamen başka değil ama fazlası atılmış gibiydim.

Dışarda, mahalleli Hatice Teyze seslendi, yetmiş yaşlarındaydı ve her şeyden haberi olurdu:

– Melis! Çok güzel olmuşsun kızım! Bambaşka biri!

– Kestirdim Hatice Teyze.

– Yakıştı. On yaş gençleşmişsin.

– O kadar değil…

– Doğru valla! Kadın içini değiştirirse, dışı da değişir. Hayırlısı olsun.

Ardından, Hayatta durmamak lazım dedi. Gerçekten bilge bir kadındı.

Ağustos sıcak geçti. Yıllar sonra ilk kez tam tatil aldım işte, bir yere gitmeden evde kaldım. Şehri, yıllardır yanından geçtiğim botanik bahçeyi yeni gördüm. İçerde sandalyeye oturdum, güneşi izledim, kitap okudum. Kimi zaman kitap olmadan oturmak, sadece bakmak: hayatın kendisi dedim.

Orada benden biraz büyük bir kadın, Berrin, yanıma oturdu. Her sabah buraya gelirmiş. Bir süre sessizce kitap okuduk. Yakın olduk. Berrin eskiden tarih öğretmeniydi, emekli, çocukları başka şehirde. Şikâyet etmeden, şikâyetçi olmadan, var olduğu halleriyle yaşamayı bilen biri. İşte hayat ondan ibaret ve yeterli diye düşündüm.

Eylül yeni bir başlangıç hissiyle geldi. Okullarda, havada yeni bir serinlik, hafif elma kokusu. O gün, bir akşam mobilya değişikliğine giriştim: koltuğun, kitaplığın, ışığın hepsini yeni baştan düzenledim. Tertemiz, yeni bir oda…

Pencereye gelip eskiyi düşündüm. Enderi. Ona kötü bir şey olsun istemiyordum. Güçsüz, kırgın ya da öfkeli değilim sadece.

Ekim… kurslar, yeni tanışmalar. Gruptan Burcu ile arkadaş olduk. O daha canlı, kahkahası bulaşıcı, her şeyi açıkça söylerdi. Bir ders sonrası sohbette, Melis, sen niye İtalyanca öğreniyorsun? dedi.

– Barselonaya gitmek istiyorum.

– O zaman İspanyolca gerek?

– Olsun, İtalyancası daha güzel. Zaten benzetiyorlar.

Burcu kahkahayı patlattı.

– Mantık şahane! Saygı duyuyorum!

Sinema, sergi, kafe… yeni insanlar, yeni sohbetler. Hayat, sen açık olunca yenilik kapıyı çalıyor.

Kış ve yılbaşı, dediğim gibi geçti. Ocakta bir defter buldum, gençken tutmuşum; biraz utanç, biraz özlemle okudum. Son sayfaya Her şey iyi. Sen başardın. yazdım. Yerine kaldırdım.

Şubatta erken erime başladı. Şehirde ilkbahar gibi akşamlar, kitapçıya girip küçük bir roman, Barselona rehberi ve bir sanat kitabı aldım. Kitapçı yaşlı bir adamdı, seçime dikkatle baktı.

– Özellikle şu roman, – dedi, – güzeldir. Kendisini bulmak üzerine…

– Tam zamanı, – dedim.

– Hep zamanı, – dedi.

Barselona rehberini bir haftada bitirdim. Fotoğrafları uzun uzun izledim. Gerçekten oraya gitmek istedim. Gerçekten bu defa kararımı uygulayacağım dedim. Bilet, daire ayarlandı. Onay maili gelince, çocuk gibi sevindim.

Bu seyahatim kendime. İlk kez bir yere sadece istediğim için gidiyorum. Birinin peşinden, zorla değil. Ben istedim.

Zeynep sarıldı.

– Harika! Gerçekten harika.

– Sen de gelsene?

– İsterim, ama sen bu defa yalnız git. Senin yolculuğun olsun.

Mart başı annemi aradım, Barselona’yı anlattım. Endişelendi, tek başına mı? diye, sonra Sen zaten hep başardın, dedi.

– Fotoğraf çek, beni ara…

– Olur anneciğim. Kesin ararım.

Sonra düşündüm: İşte hayat böyle; büyük dramatikler olmadan, alışkanlıklar, planlar, bir gün bileti almak ve aramak ve en değerlisi, kendi değerini anlamak.

Hayat kırklı-elli yaşlardan sonra; Birini bulup, hemen olmalı telaşından farklı. Kendi hayatını seçmekle ilgili. Başkası için fedakârlık değil, kendine sahip çıkmak demek.

Ben de yıllarca O geldiğinde, o seçtiğinde yaşadım. Hayat geçiyor, ben hep izin çıkınca yaşayacağım dedim.

İzin yok, karar var. O da kendinden çıkar.

Bunu bir çırpıda değil, mevsim geçişleri gibi, her ay yeni bir detay fark ederek öğrendim.

Birini değiştirmek mümkün değil. Sadece neyi kabul edeceğine karar verebilirsin.

Kapattım o kapıyı. Bağıra çağıra değil, gayet sessizce.

Ender, o cumartesi aradığında, gene dolap topluyordum. Arayınca, hiç beklenti olmadan açtım. Konuştuk o apartman önünde. Yedek meydan konusunu anlattım. Bir de eklemedim: karşımda iyi bir adam var, ama Elifin cazibesi karşısında hep zayıf düşmüş biri var.

O da biliyordu bunu. Şimdi sadece başka bir şans istiyordu.

En zor yanı hayır demek değildi. En zoru, hayırı merhametsizce değil, şefkatle söyleyebilmekti. Ben sevdim, değer verdim, acı hissetmiş olsam da, boyun eğmek istemedim. Sevgiden vazgeçmeden, senin yükünü taşımayacağım diyebilmek, kadın olmanın olgunluğu.

O gitti. Baktım arkasından ve Kendini bul, ne Elifte, ne bende. Kendi hayatına dön, dedim sessizce.

Binadan çıktım, güneşli, pırıl pırıl bir oda beni karşıladı. Mutfağa girip naneli çay koydum. Barselona kağıdı hâlâ oradaydı, Nisan yazmıştım.

Zeynepe yazdım, Geldi, her şey yolunda, diye.

– Biliyorum ve seninle gurur duyuyorum, yazdı hemen.

Burcu’ya, Yarın sinemaya gidelim mi? dedim.

– Harika, bekliyordum zaten! Nerede buluşalım?

Kendi kendime gülümsedim. Çayı aldım, Barselona rehberini aldım.

Bir ay sonra Barselona.

Yedek meydan kapalı. Kule artık başka uçak karşılamıyor.

O Nisan uçağı benim. Sadece benim.

Ve artık o uçağa binen bir yolcu var: Uzun süre dışarda bekleyen, başkasına yol veren, sıra bana gelince hep vazgeçen biri. Adı Melis. Elli bir yaşında. İleriye bakıyor; Barselona’ya.

***

Kettle fokurdadı. Naneli çayı kendime, aralık ayından aldığım kendi beyaz kupama koydum. İnce, sade.

Pencereye geçtim, dışarıda yine mart. Aynı mart ama bambaşka bir kadın. Karşıda aynı güvercin, kaldırımda bebek arabalı başka bir kadın, gülüyordu. Falım kendi şehrim gibi.

Durup çayımı içtim.

Bu, aslında bir aşk hikayesi. Daha doğrusu, aşktan sonra olanlar. Yanlış, eksik sevgiden iyileşmenin, iyileşmenin beklenmedik huzurunu bulmanın hikayesi.

Ayrılık nasıl atlatılır? Bana göre: Mobilya değiştirerek. Yeni perde takarak. Kursa yazılarak. Yüzmeye giderek. Bilinmeyen bir kitapçıya uğrayarak. Kalmaktan vazgeçerek.

Beklememek.

En zor ve en kolay budur: Beklemeyi bırakıp şimdi yaşamaya başlamak.

Affetmek mi, unutmak mı? Kimse sormadı ama düşündüm. Affet, sadece hafiflemek için, yük taşımak için değil. Hatırlamak suç değil. Hafif hatırlamak…

Çayımı bitirip mutfağa bıraktım. Odamda bilgisayarı açtım. Barselona bilet onayı penceresi ekranda.

Bir ay. Bir ay sonra uçağa bineceğim. Başka bir güneşin, portakal kokulu bir şehrin kedileriyle göz göze geleceğim.

Aile, dedim, her zaman tekrar edilen, ama herkesin başka anladığı o büyük kelime. Benim için aile kendi içimde başlıyor. Önce içini düzeltmeden dışarıda bir şey ayakta kalmaz. Onay için, beklemek için yaşarsan, o hayat senin değildir.

Ben hep bekledim. Şimdi beklemiyorum.

Telefonda Burcu, buluşma saatini yazdı. Harika, kapıda görüşürüz dedim.

Aynaya baktım: Ev haliyle bir kadın, saçları hafif dağılmış, gözlerinde huzur. Sahneden çıkmış gibi mutlu değil, ama kuvvetli.

Aynamdakine başımı salladım:

Bugün sinema, yarın kurs, öbür gün havuz. Bir ay sonra Barselona.

Hayat devam ediyor. Benim hayatım. Artık kimsenin iniş kalkışına, başkasının rotalarına göre değil. Benim gerçek, canlı hayatım.

Yedek meydan kapalı.

Ve şimdi, mart bulutlarının, tellerin, çatıların üstünde, hemen nisanın kokusu, benim uçağım havada süzülüyor.

Uçuyorum.

O günün akşamı, sinema ve Burcuyla kahve muhabbetinden sonra, eve geldim. Paltomu astım.

Birden o mavi kupanın durduğunu hatırladım. Kenarı çatlak olan, Enderin kalan kupası. Aldım, çevirdim. Sıradan bir bardak.

Kendi yeni kupamın yanına koydum. Bir nesneden fazlası değil artık. Simgelik yok. Sadece bir eşya.

Uyudum. Elime yeni aldığım insanın değişmesi romanını okudum. Zamanla, tıpkı hayat gibi, sayfa sayfa değişiyorsun; bir akşam olmuş olduğunu anlıyorsun.

Işığı söndürdüm.

Dışarda mart yağmuru çiseliyordu. Uyumlu, sakin, ne hüzünlü ne mutlu. Sadece yağmur.

Karanlıkta tavana bakıp dinledim. İçim huzurlu. Boş değil, yalnız da değil. Huzurlu. Her şey yerine oturmuş.

Yarın kurs var. Hoca yine şarkı söyletir. Ben de yüksek sesle söylerim.

Ertesi gün havuz. Suda, fazla düşünceye yer yok.

Bir ay sonra Barselona.

Şimdi ise bu yağmur. Bu gece. Tam burada, huzur.

Gözlerimi kapattım.

Tam uykuya dalarken bariz: Sabah avlusu, nisan güneşi, pencere kenarında bir kedi. Ben, kahveyle ona bakıyorum, o da bana dönüyor. İkimiz de her şeyden hoşnutuz.

Yedek meydan kapalı.

Kalkış pisti açık.

Rate article
Lifequest
Yedek Havalimanı