“Yıkın şu gecekonduları!” diye bağırıyordu işadamı, bilmeden özel harekat subayının eve yaklaşmakta olduğunu.
Artemis Kasım ayını sevmezdi. Kasımda toprak çamur gibi ağırlaşır, gökyüzü ağaçların tepelerine kadar alçalırdı. Otobüs onu köy yolunun başında indirdi; egzoz dumanı içinde kayboldu gitti.
Köye daha bir buçuk kilometrelik yol vardı. Alışık olduğu sırt çantası omuzlarını eziyordu içinde el işi bir şal, babaannesi Nuriye’nin sevdiği bir kutu lokum ve kaliteli bir Türk kahvesi vardı. Artemis telefon etmemişti ona. Bahçe kapısından girince gözlerindeki şaşkınlığı kendi görmek istemişti. Üç yıl askeri görev, geçirdiği ağır yaralar, aylarca hastanede yatış yorulmuştu. Sadece sessizlik, sobada çıtırdayan odunların sesi, Nuriye babaannesinin fırından çıkan ikramları istiyordu gönlü.
Fakat sessizlikten eser yoktu.
Daha Zafer Sokak’a yaklaşırken ağır bir motor sesi kulağına geldi. Boşta çalışan bir dizelin tok, derinden gelen uğultusuydu bu. Artemis adımlarını hızlandırıp çamurları atlaya zıplaya ilerledi. Kendi dört yıl önce yeşile boyadığı tanıdık tahta çit, şimdi bir tarafından yere yıkılmıştı.
Genişçe açılmış bahçe kapısında simsiyah bir SUV duruyordu. İki iriyarı adam, deri montlarıyla, ayaklarını çamurda sabırsızca değiştiriyor, kabak çekirdeği çitleyip kabuklarını bahçeye tükürüyorlardı. Kapının ilerisinde ise pahalı kaşmir paltosu giymiş bir adam; yaşlı, kambur bir kadının üzerinde dikiliyordu. O kadının eski bir montuyla titreyen babaanne Nuriye olduğu belliydi.
Sen iyice bunadın mı, nine? Adamın sesi gerili bir tel gibi tizdi. Sana bir hafta süre verdim! Bir hafta! Kepçe bekliyor, yatırımcılarım huzursuz!
Evladım, nereye gideyim bu yaşta Nuriye’nin sesi titrek, ağlamaklıydı. Kış geldi. Burası dedenin hatırası, aylardır uğraştığımız bahçe burada
Huzurevine gidersin! diye bağırdı adam, parlak ayakkabısıyla eski teneke kovaya vurdu. Kova gürültüyle avluya yuvarlandı. Yıkın şu evi! diye haykırdı çekirdek çitleyen adamlara. Güzel güzel anlamıyorsa zorla anlatın!
Adamın biri sırıtarak öne çıktı.
Artemis ne bağırdı ne koştu. Sessizce, yıllarca öğretildiği gibi usulca ilerledi. Sırt çantasını sessizce omzundan çıkarıp yere bıraktı.
Adam dönüp onu ancak aralarında iki adım kalınca gördü.
Hooop, hemşerim, sen de kimsin diyemeden Artemis onu ustaca yere indirdi. Adam nefessiz kaldı, yere kapandı. Diğeri müdahale edecek oldu, ancak Artemis’in gözlerindeki ölü, derin yorgunluğu görünce vazgeçti.
Olduğun yerde kal, dedi Artemis sessizce.
Paltolu adam hızla dönüp baktı, şaşkınlıktan yüzü allak bullak oldu.
Sen kimsin be? Ne arıyorsun burada?
Artemis, babaanne Nuriye’ye yürüdü. Yaşlı kadın, elleri göğsünde, aşağıdan yukarıya, inanamayan gözlerle ona bakıyordu.
Artemisim dedi kısık sesle. Canımsın Yaşıyorsun
O, bir koluyla sarıldı. Nuriye ninesinin ne kadar zayıfladığını, bildik kokusunu sedatif damla ve yün kokusunu daha iyi duydu.
Yaşıyorum, babaanne. Hadi sen eve geç, çay koy.
Dinle bak hele, Rambo! Paltolu adam yanaştı, tükürür gibi konuştu. Bana posta koyuyor musun? Benim adım Edip Karadeniz! Bu semtte ben söz sahibiyim! Adamımı yere serdin, hesabını sorarım!
Artemis ağır ağır döndü, Edipin yakınına kadar geldi. Edip bir tık daha uzun olmasına rağmen içgüdüsel olarak geri çekildi. Artemisin duruşunda öyle bir tehlike vardı ki sanki çevre buz kesecekti.
iyi dinle Edip, Artemisin sesi tıslayan kadar alçaktı, Yanındakileri topla, arabana bin ve bir dakika sonra buradan senin kolonyanın kokusu bile kalmasın.
Edipin yüzü kıpkırmızı oldu.
Bana tehdit mi ediyorsun? Yarın gelirim, kepçeyle beraber bu mezrayı yıkar, sizi de süpürüp atarım!
El işaretiyle adamları (yerde güçlükle doğrulanı da dahil) peşine takıp arabasına yürüdü. Kapıyı çarpınca çatıdan serçeler havalandı. Araçlar gürültüyle bahçedeki solmuş kasımpatıları ezerek hızla uzaklaştı.
Evin içi sıcaktı ama o sıcaklık geçici, kırılgandı. Masada kızarmış patates soğuyordu. Nuriye nine salatalık turşusu, mantar, lahana turşusu diziyor ama elleri titreyince çatala zor hâkim oluyordu.
Bir ay önce geldiler, dedi pencereye bakarken. Önce tatlı dilli davrandılar. Toprağı alacaklarmış. Üç kuruş önerdiler. Sonra Edip çıktı ortaya, “buraya lüks otel yapacağız” dedi. Nehir de yakında ya
Başka kim razı oldu? Artemis, çocukluğundaki gibi, koyu şekersiz çayı yudumladı.
Mahallenin çoğu, iç geçirdi Nuriye nine. Bahadırların inek kayboldu, ormanda cansız buldular Hüseyinlerin evi gece alev aldı. Millet korkuyor Artemis. Edipin kardeşi belediyede, yeğeni jandarmada Biz yaşlılar, onlarla nasıl baş edelim?
Artemis sözleri dinledikçe içinde bir yay geriliyordu. Bu insanları iyi tanırdı. Yarın geleceğim dediyse, kesin gelirdi. Üstelik yalnız da olmazdı.
Tapu, ev belgeleri nerde?
Komodinin aynalı çekmecesinde. Her şey tamam, evladım.
Tamam. Geç yat, ben nöbetteyim bu gece.
Gece Artemise uyku haramdı. Bahçede devriye attı. Çit neredeyse sadece adı vardı. Arkada orman; sessizce yaklaşabilirlerdi. Ev eski, ahşaptı; ateş alsa anında kül olurdu.
Verandaya çıktı, sigara yaktı. Cep telefonu zar zor çektiği için çatıya tırmandı.
Numara çevirdi, uzun sinyaller.
Efendim? Karşıdan canlı bir ses geldi, gecenin üçü olmasına rağmen.
Sercan, selam. Benim, “Sakin”.
Sakin! Kardeşim! Hâlâ hastanedeyiz sanıyorduk.
Babaannedeyim, Göknarda. Kötü bir durum var. Yerel bir zengin sınırı çoktan aştı. Yarın kepçeyle gelip evi yıkacağım diyor. Adamı çok, kafasına göre iş çeviriyor.
Kaç kişiler?
Gündüz üçtü. Ama yarın kesin takviye getirir. Ayrıca polisle bağlantısı var. Kanuna yansıtmak zor.
Konum at. Bizimkilerle Tarsustayız, sabaha buradayız.
Sercan, gözünüzü seveyim, sorumsuzluk yok.
Rahat ol. Nezaket bizde esas.
Artemis indi aşağı. Güneş doğana dört saat vardı.
Sabah gri, soğuk ve pusluydu. Vadiyi aşağıya çöküp nehri gizleyen bir sis vardı. Artemis verandada oturmuş elma soyuyordu. Babaannesinin kesinlikle dışarı çıkmamasını istemişti.
Tam dokuzda geldiler. Edip sözünü tuttu.
Önce ağır bir motor sesi geldi. Hemen arkasından sarı bir kepçe sisin içinden çıktı, kepçesini siper gibi kaldırmış. Onu iki siyah arazi aracı ve bir minibüs izledi.
Kafile kapıda durdu.
Edip ilk indi, bugün kaban yerine kısa bir ceket giymişti. Yanında, yüzünde yara izi olan iri bir adam vardı kesin güvenlik şefi. Minibüsten on iki kişi indi. Kimisi eşofmanlı, kimisi kamuflajlı, ellerinde beyzbol sopaları ve demir borular.
Ne oldu efendi? Edip sırıtarak diş gösterdi. Toparladın mı çantayı, yoksa yardım mı istersin?
Artemis ayağa kalktı, elmasından bir ısırık aldı.
Sana dün söyledim, Edip. Duymadın galiba.
Yık çiti! Edip kepçeciye bağırdı. Şunu da adam etmeyi öğretin!
Kepçe korkunç bir homurtuyla hareket etti. Sopalı grup avluya daldı. Artemis, sadece bir yün kazakla, tek başına verandada dikiliyordu.
Sopalı adamlar kendinden emin ilerledi; çoğunluktaydılar, güç ve para arkalarındaydı.
Bak genç, yat yere teslim ol, diye sertçe gülümsedi yara izli adam. Sağ salim kalırsın.
O anda, arka sokaktan, ormanın ötesinden motor sesi yükseldi. Kepçenin uğultusu değil, net ve heybetli bir ses.
Herkes dönüp baktı.
Eve çamuru saça saça iki “Panter” cip hızla yaklaşıp Edipin siyah araçlarının önüne set oldu.
Kapılar açıldı.
Yedi adam indi. Bağırmadan, elini kolunu sallamadan, ağır başlıca bir sıra oluşturdular. Hepsi fark edilir biçimde sağlam, 30-40 yaş arasıydı. Üstlerinde sadece pratik saha giysileri, askeri botlar vardı ama duruşlarında görülmedik bir kararlılık göze çarpıyordu.
Sercan, kısa boylu, kızıla çalan sakallı, neşeli yüzlü olanı öne çıktı.
Selam komşular, yüksek sesle seslendi. Toplantı mı var? Niye bizi çağırmadınız?
Edip huzursuzca kıpırdandı, dengelerin değiştiğini hissetti.
Burası özel mülk! Biz iş yapıyoruz! Siz kimsiniz?
Biz mi? Sercan sırıtdı. Hocam, biz babaanneye odun kırmada, çit onarmada yardımcıyız. Ama bakıyorum ki siz huzursuzluk çıkarıyorsunuz.
Ne bekliyorsunuz, halledin şunları! Edip son kontrolünü yitirerek bağırdı. Hepsini dışarı!
Sopalı grup ileri atıldı, bu büyük bir hataydı.
Karşılaşma ancak bir buçuk dakika sürdü.
Artemis’in arkadaşları sanki eğitim sahasında çalışıyordu. Her saldırı, saldıranın kendi aleyhine döndü. Hiç karmaşa olmadı.
Yara izli adam Sercana boruyla saldırınca, Sercan kolunu tutup nazikçe yere uzattı.
Yat aşağı! dedi içlerinden biri; seste öyle bir kalınlık vardı ki kepçe operatörü motoru kapatıp ellerini kaldırdı.
İki dakika sonra Edipin adamları çamura serilmiş, bir türlü toparlanamıyorlardı. Edip arabanın yanında bembeyaz, dokunsan düşecek haldeydi. Artemis yanına gitti.
Edip, dedi alçak sesle, Çıkar şu telefonunu.
N-neden? kekeledi işadamı.
Haberleri aç, bölge olanlarına bak.
Edip elleri titreyerek telefonunu çıkardı.
Sercan arkadan bakarak gülümsedi.
Al bak, hemen yayımlamışlar bile.
Ekranda bir haber başlığı parlıyordu: “Göknar’da hukuksuz satış baskısı: Karadeniz ve yerel yönetim yaşlılara gözdağı veriyor. Video delilleriyle”
Altında dün çekilen görüntüler: Edipin kovaya tekme atışı, bağırış çağırış ve yaşlı kadına tehditleri
Edip, benim arkadaşlarım sadece spor yapmaz, dedi Artemis. Medyada çalışan dostum da var. Böyle öyküleri hemen yayımlar. Video, valiliğe ve savcılığa gitti bile.
Edipin eliyle düşen telefon çamura saplandı.
Anlaşalım, fısıldadı. Para vereyim, yüklü para.
Tabi anlaşırız, başını salladı Artemis. Şimdi adamlarını, makineni toplayıp defolup gideceksin. Babaannemden ya da komşularından birinin kılına zarar gelirse Sen anladın!
Edip başını delice salladı.
Bir saat sonra polis geldi. Ama yerel değil, il özel timi. Vali, sosyal medyada yayılan görüntüleri görünce denetim başlatmış. Edip ve adamlarını çekinmeden gözaltına aldılar.
Akşam, Nuriye annenin evinde kalabalık vardı.
Masa ortaya çekildi. Fırından yeni çıkmış et, turşular, soba üzerindeki ekmek kokusu yükseliyordu. Sercan gülüp hikâyeler anlattı, arkadaşlar güldü, Artemis çay tazeledi. Nuriye ana masanın başında, yanakları al al, hem sohbet etti hem patatesli börek koydu tabaklara.
Sağ olun evlatlarım, dedi gözyaşlarını silerek. Siz olmasaydınız
Estağfurullah Nuriye teyzeciğim, diye omuz silkti Sercan. Biz de köy havası almaya gelmek istiyorduk zaten, burası bir başka.
Hava kararıp yıldızlar çıktığında, hepsi verandaya çıktı. Sis dağılmış, gökyüzü açılmıştı; yıldızlar, kasım serinliğinde, başka hiçbir zamanki kadar parlaktı.
Ne yapacaksın şimdi? dedi Sercan bir sigara yakarak.
Artemis karanlık ormana, yamuk çite, bugün düzelttikleri çiviye bakarak cevapladı:
Bir süre daha kalırım. Çatıyı yenilemek, bir ek bina yapmak lazım. Elma ağaçları da
Ne olmuş elma ağaçlarına?
Babaanne, eski ağaçlar tutmadı diyor. Yeni dikeceğim. Amasya elması.
Sercan gülümsedi, omzuna dokundu.
Bu güzel iş. Toprağa hayat ekmek uzun iş.
Ertesi sabah arkadaşları yolcu etti Artemis. Arabaları kapıdan uğurladı, sonra eve döndü. Pencerede ışık, gölgede yemek yapan babaannesi görünüyordu.
Sonra Artemis küreği eline aldı. Toprak sert, soğuktu. Ama biliyordu ki bir ağaç gönül vererek dikilirse tutardı. Kasımda bile. Yeter ki kökler sağlam olsun. Ve onların burada öyle kökleri vardı ki, hiçbir kepçe söküp atamazdı onları.



