Komşum, geceleri çuvallarla gübremi çalıyordu. Dün gece içine bolca maya ekledim.
Yine benim yığına kovalarla mı gittin? bu bir soru değildi, apaçık bir gerçeği dile getiriyordum.
Komşum, Ayten, yan tarlada durmuş, çapaya yaslanmış bana öyle bir bakıyordu ki; sanki tam tersine, haksız yere suçlanmış gibi.
Sevim, niye bu kadar alıngansın? Seninki dağ gibi duruyor! Birazını komşudan, çocukluk arkadaşından esirgeyecek misin gerçekten?
O dağ dediğin var ya, Ayten, beş bin lira verdim arabasına, bir de nakliyesi var, diyerek arka bahçede git gide azalan gübre yığınına kafamla işaret ettim, Hem o benim malım.
Ayten gözlerini devirdi, rolünü oynarcasına. Aman, sanki dünyanın malını aldım! Birkaç kova aldım salatalıklar büyüsün diye. Emekliyim, maaş desen kuşa dönmüş, herkes gibi kamyonla alamam ya.
Neyi, nereden vuracağını çok iyi biliyor. Ayten kendini mağdur göstermek konusunda üstüne yok. Suçlu ya devlet, ya hava, ya güneş patlaması. Tabii ki bir de ben! Çünkü domateslerim onunkinden önce kızarıyor.
Eve döndüm, içimde yumruk gibi öfke… Mesele iki kova değil, para hiç değil; böylesine yüzsüzlükte insanın enayi yerine konması daha yaralayıcı.
Hergün gece saat iki gibi o tanıdık hışırtı başlardı. Kova falan hikaye, Ayten işi büyütmüştü: Siyah çuvalları tıka basa doldurup stratejik birikimini, sanki kuşatma geliyormuş gibi, kaçırıverirdi.
Cem mutfakta oturmuş, simitini kemirirken bulmacasını çözüyordu.
Yine mi çaldı? kafasını kaldırmadan sordu.
Yine. Bir de bana cimri dedi!
Koy bir kapan o zaman.
Hadi canım, sonra kadının ayağı gitti demeye varır. Akıl lazım, kaba kuvvetle olmaz bu işler.
Pencereden onun meşhur serasına baktım. Ayten bayılır anlatmaya, Benimkinin tohumu başka, elim hafif diye. Elinin hafifliği doğru, başkasının gübresine gelirken hele.
O gece uyku gözümü tutmadı. Köy köpeği uzaktan havladı, cırcır böcekleri cıvıldadı, birden o tanıdık hışırtı. Küreğin gübreye daldığı ses… O yığını ben öyle korudum, örtüyle sardım, kıyamadım; o ise üstüne konmuş gibi toplamayı alışkanlık edinmişti.
Sabah güne serin çıkarken, Ayten çoktan sırıkla çapa yapıyordu.
Günaydın Sevim Hanım! diye cıvıldadı. Kabakların biraz sararmış sanki, hasta mı bunlar?
Yüzünden belli; gece en az üç çuval daha götürmüş.
Sağ ol, Ayten. Sen merak etme, daha vakit var.
Bahçedeki raflara gözüm takıldı: tohumlardan, gübreye ve özellikle de büyük sarı pakette çilek için alınmış kuru maya. Plan, kafamda anında şekillendi.
Ayten çuvalları sıka sıka inşaat çuvallarına dolduruyor, düğümleyip seradaki sıcak yerde değerli mal diye saklıyordu. O sera şimdi sıcacık ve rutubetli mayalanan bir karışım için müthiş ortam.
Kovaya ılık su doldurup, raftaki şekeri boca ettim, üzerine de koca bir paket mayayı döktüm. Karışım köpürdü, ekşi maya kokusu her yeri sardı. İçimden, adaletin tatlı hazı geçti.
Hava iyice karardıktan sonra ama Ayten daha başlamamışken, arka taraftan sessizce bahçesinin köşesine süzüldüm. Çit telindeki yırtığı biliyorum, hep oradan giriyor. Tam oraya döktüm maya karışımını, üstünü iyice karıştırdım. Başkasınınkini sevdin mi, ikramı da böyle olur dedim kendi kendime.
Eve dönünce ellerimi iyice yıkadım, ferah bir huzurla yattım.
Ne gülüyorsun? dedi uykulu gözlerle Cem.
Güzel rüyam olacak da ondan, dedim, dönüp yorganı çektim üstüme.
Gece gayet sakindi. O alışıldık hışırtı duymadım bile demek ki bu sefer Ayten işi sessiz halletti.
Ama sabah ne kahve, ne de kuş cıvıltısıyla başladı bu defa. Bahçeden öyle bir bağırış koptu ki, sanki adam boğazlıyorlar.
Cemle aynı anda kalktık. O, alelacele cama koştu.
Hayırdır ya? diye gözlerini ovuşturdu.
Ben de sabahlığı alıp dışarı çıktım, sabahın serinliğinde havayı derin çektim; ekşi, tuhaf bir koku yayılmıştı. Ayten yeni polikarbon serasının önünde, kapısı sonuna açık, dikilmiş kalmış.
Aytenin durumu en hafif tabiriyle, görmeye değerdi. Üstü başı kahverengi lekelerle kaplanmış, biri fırçayla iyice boyamış gibi. Ben de çite yaklaşıp şaşkın numarası yaptım.
Ayten, ne o? Su borusu mu patladı orda?
Yavaşça döndü, suratında dehşetle karışık aynı malzeme.
Sevim! Patladı! O o canlıymış!
Çite bakınca az kalsın ıslık çalacaktım. Sera içerisi tam anlamıyla savaş alanı! Dün akşam titizlikle dizdiği çuvallar, resmen bomba gibi patlamıştı.
Maya sıcak ve nemli ortamda sıkıca bağlı çuvallarda gaz çıkarıp basıncı artırmış. Plastik dayanamayınca, çuvallar patlayıp bütün içeriği fırlatmış. Şeffaf seranın duvarlarının tamamı, tavan dâhil, yapışkan bir tabakayla kaplanmış. Sevdiği biberler talan edilmiş gibi, ortada Ayten kahraman gibi dikiliyor.
Neyin patladı ki şimdi? diye sözde sakin sordum.
Çuvallar! diye çığlık attı. Kontrol ederken önce biri, ardından diğeri patladı! Sevim, ne kattın içine?!
Ben mi? Hayret ettim. Ayten, benim gübrem, benim bahçemde; içerisine sadece ineğin yaptığı girdi.
Bu senin seranda, özenle torbalanmış halde nasıl patladı, işte orası ilginç!
Ayten kala kaldı, suratında dişliler çalışıyor. Kabul ederse benim malım, hırsızlığı da itiraf edecek. Kendi dese, patlama ne olacak? Hem bedenen, hem mecazi anlamda batmıştı.
Bu sabote! dedi sonunda. Beni zehirleyecektin!
Ne ile? Doğal gübreyle mi? omuz silktim. Belki seranda nazar mı var? Senin el hafifti ya hani.
Cem kapıda olan bitene şöyle bir bakıp, kendini zor tutarak gülmeden eve kaçtı. Ayten hortumu kaptığı gibi üzerini yıkamaya girişti.
Sular aktı, leke gitmedi. Bu, artık gübre kokusu değil; yenilmişliğin kokusuydu.
Tüm köyde Aytenin serasında patlama oldu diye türlü dedikodu dolaştı: Kimi kaçak içki dedi, kimi meteor düştü sandı. Ayten suspus, bütün gün serasını tel fırçayla kazıdı.
Sıcaklığı fazla gelen toprağı komple değiştirip fideleri elden geçirince anca belini doğrulttu. O akşam çay içmeye çıkmadı; nadirdir.
Bir hafta sonra yine bir kamyon gübre siparişi verdim. Yığın, eski yerine döküldü. O gece alışılmadık bir sessizlik vardı. Ne çit sesleri, ne kürek hışırtısı, ne poşet şıngırtısı.
Bahçeye çıktım; ay ışığında yığın aynen duruyordu.
Sabah Ayten bahçemin önünden burnunu kaldırıp çabucak geçti. Artık gübresini marketten, rengârenk paketlerde ve kendi parasıyla alıyor.
Kolay gelsin, Ayten Hanım! Biberler nasıl? seslendim.
Bana döndü, gözlerinde en ufak bir pişmanlık yoktu ama belli ki kimyasal süreçlere karşı derin bir korku kalmıştı.
Oluyor işte, dedi. Kendi işimi kendim görüyorum artık.
Ne güzel. Gizli formülü biliyorsun zaten, lazım olursa, diyip gülümsedim.
Ayten öfkeyle yere tükürüp evine koşar adım yürüdü. Ben de eve dönüp mis gibi siyah çay demledim.
İçimde ne bir hınç ne bir sevinç vardı. Her şey olması gerektiği yerindeydi artık. Benim malım bana kaldı, başkasınınkine göz diken olmadı.
Komşuluğun sınırı çitin yüksekliğiyle değil, alınan dersle ölçülür. Başkasının yığınına dalıyorsan, sonucu göze almalısın.
Artık üst rafta her zaman bir paket kuru maya var. Kim bilir, belki yeni bir patates böceği çıkıp cömertliğimi denemek ister her yiğide ayrı usul gerekO günden sonra, bahçemin kuytusundan geçen hiçbir gölge bana ait olmayan bir şeye dokunmadı. Aytenin sessizliğiyle köy, eski huzuruna kavuştu. Seradan yayılan koku yerini, uzaktan gelen dolgun domates ve taze fesleğen kokularına bıraktı; belki de ilk defa herkesin kendi toprağı kendi emeğinde filizleniyordu.
Bir sabah, bardakta fokurdayan çayımın yanında gazete okurken, kapım hafifçe tıklandı. Ayten, elinde birkaç taze salatalık ve minik bir sepet çilekle durmuştu, başını eğik tutuyordu. Aramızdaki çit hâlâ yerindeydi ama bakışında eski kurnazlığın yerini tuhaf bir huzur almıştı. Sepeti uzattı: Eskisi gibi paylaşalım mı?
Gülümsedim; eski kırgınlık, o an ağır bir çuval gibi üzerimden kalktı. Sen getir, ben çayı demleyeyim, dedim.
Kimi dert, maya gibidir; karıştırıp şişirdikçe patlar. En çok da yüz yüze bakabilenler arasında, komşuluk kokusuyla dağılır.
Ve ben, her sabah yığının başından geçerken, şimdi sadece toprak değil, biraz da dostluğun mayasıyla ferah ferah nefes alıyorum.




