On iki yıl boyunca bana yabancı biriymişim gibi baktı. Sonra, annemiz sandığını açtı ve ben, tam onun odasının ortasında gözyaşlarına boğuldum.
Ama bu, çok sonraydı. Oysa iki bin on dörtte hâlâ her şeyin düzeleceğine inanıyordum.
Kırk iki yaşındaydım. Annemin deyimiyle geç evlilik. Murat kırk dört. Haziranda, Kadıköy evlendirme dairesinde nikahlandık, çiçeğimi kendim tuttum çünkü hiçbir arkadaşımı çağırmamıştım. Şamata istemedim. Murat da istemedi hatta etrafında üç kişiden fazlası olmasını hiç sevmezdi.
Annesi düğüne lacivert bir elbiseyle geldi. Nazmiye Hanım. Altmış altı yaşında, eski muhasebeci, emekli. Sandalyede belini dayamadan, sanki kürek kemiklerinin arasından bir ip çekiliyormuş gibi dimdik oturdu. Bana açık gri gözleriyle bakıyordu neredeyse saydam, irisi koyu bir çerçeveyle belirginleşen gözler. O bakıştan ne hissetmem gerektiğini anlayamadım. Ne öfke, ne incinmişlik Daha çok bir değerlendirme gibi. Sanki ne kadar dayanacağımı ölçüyordu.
Veteriner demek, dedi Nazmiye Hanım, Murat pastayı almaya çıkınca.
Evet, dedim. Yirmi yıldır bu işi yapıyorum.
Yirmi yıl boyunca başkalarının köpeklerini tedavi etmek. Sıkılmadın mı?
Gülümsedim. Böyle bir tona alışkındım. Her gün kucağına korkmuş kediler alıp, köpek patilerinden kıymık çıkarınca insan iğneleyici sözlere duyarsızlaşıyor. Sesim sakindi, düşük tonda. Hayvanları da, insanları da sakinleştiren bir ton.
Sıkılmadım, dedim.
Nazmiye Hanım başını salladı. Ne bir gülümseme, ne bir “Aferin”, ne bir “Güzel iş.” Sadece başını sallayıp camdan dışarı döndü.
Paltomu asmak için girdiğim yatak odasındaki şifonyerin üzerinde beyaz porselen bir sandık vardı. Avuç içi kadar, kapağında soluk pembe bir gül resmiyle. Metal tokası zamanla kararmıştı. Sırf meraktan uzandım güzel bir şeydi.
Dokunma, dedi arkamdan Nazmiye Hanım. Ne sert, ne kaba. Sadece bir gerçek. “Kapıya basma” ya da “Ayakkabılarını çıkar” der gibi.
Elimi çektim.
Ve bu hal on iki yıl boyunca bizim için sıradan bir hale geldi.
Her ay onun Üsküdardaki evine giderdik. Bahçeli, verandası olan bir ev. Nazmiye Hanım börek yapardı. Çay koyardı. Murata fabrikadaki işini sorardı. Bana ise doğru cevap olmayan sorular.
Çorbanın tuzunu attın mı? diye sorardı.
Evet.
Belli oluyor.
Murat aramızda otururdu. Hep aramızda kelimenin tam anlamıyla. Masada, arabada, verandada. Kocam şimdi elli altı yaşında, o zaman kırk dört boyu orta üzeri ama omuzları kabanın içinde göründüğü kadar geniş değil. Kafası hafif öne eğik yürürdü, hayatı boyunca kimseye dokunmamak için eğilen bir adam gibi. Ve bu, karakterinin tam tanımıydı. Ne bana ne ona dokunmak istemezdi. Bu yüzden de hiçbirimize yaklaşmazdı.
İlk yıl çok uğraştım. Hediyeler götürdüm şal, el kremi, çay seti. Hepsini aynı ifadeyle kabul etti. “Sağ ol” ve hemen dolaba kaldırdı. Hiçbir hediyemi kullandığını görmedim.
Bahçede yardım etmeye çalıştım, “Kendim hallederim” dedi. Sofrayı toplamayı önerdim, “Otur. Sen misafirsin” dedi.
Misafir. Evlendikten bir yıl sonra hâlâ misafir.
İkinci yıl Murat aramıza girmek istedi.
Anne, yeter artık. Esra uğraşıyor, görüyorsun işte.
Ben ne yapıyorum ki? Nazikçe konuşuyorum sadece.
Bana baktı. Omuz silktim. Aslında Nazmiye Hanım haklıydı. Ne bağırır, ne hakaret eder, ne de olay çıkartırdı. Sadece hep mesafeli dururdu. Beton gibi bir mesafe hiç çatlağı yok.
Üçüncü yılda ben de uğraşmamayı öğrendim.
Hediye götürmedim. Yardım etmeyi de bırakıp, böreğini yedim, sorularına cevap verdim. Evden çıkarken yine kapı başında üzerinde kapaklı bir kilo cam kavanoz reçel bulurdum. Hiçbir şey demezdi. Sadece kavanoz, teliyle korkuluğa bırakılmış. Alırdım. Evde açardım, yerdim. Çok lezzetliydi. Bütün elmalar içinde, saplarıyla, bal renginde şerbetin içinde. Belki gereksiz fazlasından kurtuluyordur, diye düşünürdüm.
İki bin on altıda bölge veteriner yarışmasında birinci oldum. Saçma görünebilir ama benim için önemliydi. Yirmi iki yıl sonra, sonunda bir takdir belgesi, Kadıköy Postasında bir haber, kocaman bir fotoğraf… Murat sarılıp kutladı. O hafta sonu Nazmiye Hanıma da anlattım.
Yarışma, dedi. Para verdiler mi?
Hayır, sadece sertifika.
Sertifika, dedi. İyiymiş. Bizim evde kimseyi övmezler ama sertifika önemli, çerçeveye koyarsın.
Bunu gülümsemeden söyledi. “Bizim evde kimseyi övmezler”. Unutmadım. Bu artık bir hüküm gibiydi. Onun dünyasında güzel söz yoktu. Övgüyü zayıflık sayanlardandı sanki.
Murat sonra arabada dedi ki:
Aldırma. Annem böyle yetişti. Onu da hiç kimse övmezdi.
Başımı salladım. Tamam. Övmüyorlar demek ki.
O gün şifonyerin üstünde yine gül desenli sandık vardı. Fark ettim, çünkü banyoya giderken yatak odasının önünden geçiyordum. Yanında gazeteler vardı Kadıköy Postası. Her sabah bakkaldan alır, verandadaki masada okur, sonra üst üste dizerdi.
***
Zaman geçti. Yıllar sadece sayı değil, ufak bir hayat gibi. Her pazar: börekler, çay, sessizlik, korkulukta bir reçel kavanozu.
Tabii sadece pazarlar olmadı.
İki bin on sekiz yılbaşı gecesi Nazmiye Hanım yalnız kalmasın diye yılbaşını onunla geçirdik. Masada üç kişi. O, kendine ve Murata mavi desenli porselen servisten tabak koydu. Bana sıradan beyaz tabak.
Tabaklara baktım. Sonra ona Bilerek yapılan bir şeydi bu. Misafirsin. O servisten sana yok.
Murat fark etti. Kalktı, sessizce dolaptan bir mavi desenli tabak alıp önüme koydu. Nazmiye Hanım ses çıkarmadı. Ama akşam boyunca sadece oğluyla konuştu.
İki bin yirmide Muratın doğum günü Nazmiye Hanımı bizim Şişlideki eve çağırdık. Geldi, pasta getirdi. Bütün gece Muratın çocukluğunu anlattı. “Üçüncü sınıfta hatırlıyor musun?” ya da “Babanla balığa gitmiştin ya?” Yanında oturdum, dinledim. Üç saat boyunca ne bana baktı ne soru sordu. Tamamen saydamdım.
O gider gitmez sofrayı topladım. Murat mutfak kapısında öylece durdu.
Özür dilerim, dedi.
Neden? diye sordum.
Annem için.
Onun öyle olması senin suçun değil.
Biliyorum, ama yine de özür.
Kapıda, gövdesini hafif öne eğmiş, yorgun bir adam gibi durdu. Yıllarca iki kadın arasında arabuluculuk yapmak, yüzünde yaşlılıktan değil, başka bir yorgunluk bırakmıştı. Bir gün iki ucundan tuttuğu iplerden biri elinden fırlayacakmış gibi.
Sonra, iki bin on dokuzda hayır, karıştırıyorum. Hatıralar birbirine karıştı, çünkü bütün o yıllar bir örnegibiydi. Bir tesbih gibi, hepsi aynı boncuklar. Ama bir tanesi farklıydı.
İki bin on dokuz kışında bir geyiği kurtardım. Mizahi geliyor biliyorum. Bir geyik mahalleye inmiş, tel çite takılmış, bacağını yaralamış. Kliniğe haber verdiler, ben gittim. Dondurucu soğukta dört saat uyuşturdum, kurtardım, bağladım ve milli park görevlilerini bekledim. Geyik yaşadı. Kadıköy Postasında çıktı: “Veteriner Esra Aksoy, Bağlarda geyiği kurtardı.” Murat kesip buzdolabına astı.
Nazmiye Hanım bunlardan hiç söz etmedi. Haftaya gittiğimizde konu etmedi. Sanki hiç yaşanmamış. Alışmıştım zaten.
İki bin yirmi birde ücretsiz izin dönemimde şehir dışındaki bir çocuk kampında sahipsiz hayvanları aşıladım. Teşekkür mektubu kliniğe de ulaştı, gazete yine yazdı. Artık ona anlatmıyordum. Niye anlatacaktım ki?
İki bin yirmi dört kışında Murat ağır hasta oldu. Zatürre. İki hafta hastanede, sonra bir ay evde. Nazmiye Hanım ikinci gün geldi, paltosunu astı, mutfağın ortasında ne yapacağını bilemez halde durdu.
Buyurun, dedim. Çay kaynadı.
Oturdu. Beraber çay içtik ilk kez aramızda Murat yoktu, bir tampon, tercüman yoktu. On yılda ilk kez.
Nasıl şimdi?
Daha iyi. Doktorlar iyileşecek diyor.
Sen bakıyor musun?
Her gün.
Başını salladı. Bana baktı. O saydam gözlerde gördüğüm yeni bir şey Ne sevgi, ama bir kabullenme, anlık ve dal gibi. Pencerenin önünden geçen bir kuşun gölgesi gibi, görülür ve geçer.
Yanında olman iyi, dedi.
Az kalsın fincanı düşürecektim. On yılda bana ettiği ilk nazik cümleydi. Doğrudan, ima taşımayan, içinde iğne olmayan tek söz.
Ama Murat iyileşti. Her şey eskiye döndü. Sonraki ziyaret börekler, sessizlik, yine korkulukta kavanoz. O cümle asılı kaldı, sonsuz bir kış ortasındaki tek ılık gece gibi. Tutup koparamadım. Nazmiye Hanım hemen içine geri döndü. Sanki söylediğinden korkmuştu.
İş yerinde aklım hep ona kayardı. Tuhaf, değil mi? O kadar yıl tek bir ilerleme yok. Meslektaşlar sorardı: “Kayınvaliden nasıl?” “İyi,” derdim. Çünkü anlatmanın anlamı yok. Nazmiye Hanım beni dövmez, hakaret etmez, evden kovmazdı. Daha kötüsünü yapardı: görmezden gelirdi. Bunu tarif etmek zordur. Birine, “Kayınvalidem yıllarca bana nazik davrandı, ama bu bana acı veriyor,” desen, lüks gibi gelir kulağa.
Muayeneye gelen yaşlı bir kedi vardı; Minik. On yedi yaşında, artritli. Sahibi yaşlı, yalnız bir kadın. Oturur, kedisini kucağına alır, “Minik, doktor seni iyileştirecek, değil mi doktor?” derdi. Ben de hep “İyileştireceğim,” derdim. Oysa iyileştirmek mümkün değil; sadece acısını azaltmak mümkün. Sabır iş alışkanlığı.
Belki de bu yüzden Nazmiye Hanıma karşı ben de sabrettim. Hayatta her şeyi iyileştiremeyeceğimi bilmiştim. Bazen sadece yanında olmak yeter. Ayda bir gidip, börek yemek, reçel almak. Tedavi etmeden, vazgeçmeden.
Bir gün Murat sordu:
Gitmeye devam ederken üzülüyor musun?
Artık hayır, dedim.
Neredeyse tamamen doğruydu bu. Acı körleşmişti. Geriye kronik bir yorgunluk kalmıştı. Minikin artriti gibi: batmıyor ama sürekli ağrıyor.
Bir kez iki bin yirmi beş yazıydı Murat işteyken erkenden ben gittim. Kapıyı Nazmiye Hanım açtı. Koridordan, yatak odasında aceleyle gazete kupürü gibi bir şeyleri masadan kapıp kaldırdığını gördüm. Tam gazete değil, kesilmiş bir dikdörtgen. Sakladı, sonra hiçbir şey olmamış gibi geldi.
Gel, dedi. Murat birazdan gelir.
Birazdan burada, dedim.
Bekle, ben böreği çıkarayım.
Aklıma takmadım. Ne kestiyse kestiydi; bir tarif, ya da ölüm ilanı.
***
Nazmiye Hanım, Mart iki bin yirmi altıda vefat etti. Yetmiş sekiz yaşındaydı. Gecenin bir yarısı, yatağında, kalbi durmuş. Hastaneden aradılar; saat dörtte.
Murat yattığı yerden dinledi. Telefonu kapattı. Bana baktı ve sadece:
Annem öldü, dedi.
Yalnızca iki kelime. Sarıldım. O, hiç ağlamadı. Ağlamayı bir kere olsun beceremezdi bunu da annesi öğretmişti ona.
İki gün sonra cenaze oldu. Karacaahmet mezarlığında, gri mart gökyüzü, toprak buz gibi. Komşular, birkaç yaşıtı, eski muhasebeci meslektaşları… Sırma Teyze kapı komşusu, yetmiş iki, parlak firuze başörtüsüyle kara mantolar arasında göze çarpardı. Nazmiye Hanımla kırk yıl dostlukları vardı.
Mezar başında tuhaf bir his vardı içimde. Ne yas, ne rahatlama Boşluk. Onca yılı yanında geçirdiğim halde, beni hiç yaklaştırmayan birinin ardından ne yapılır bilmem. Üzülmeli miyim? Belki. Ama kime? Beni yıllarca yabancı gören kadına mı? Yoksa sadece bir defa “Yanında olman iyi” diyebilen kadına mı?
Evde mevlit okundu. Aynı börekler bu defa komşular getirmiş. Aynı masa. Ama bu kez Nazmiye Hanımın yeri boştu.
Üç gün sonra, Muratla evde eşyalarını ayıklamaya başladık. Mart, cumartesi. Ev her zamanki gibi kokuyor; kuru ahşap, bodrumdaki elmalar, çamaşır gibi tertemiz. Murat dolaba geçti. Ben mutfağa… Tabakları kutuladım, kavanozları elden geçirdim. Rafın tepesinde üç cam elma reçeli kavanozu vardı. Sonuncuları. Ayırdım.
Sonra yatak odasında Murata yardıma gittim. Komodinin önünde durmuş, elinde o sandık var. Beyaz porselen, üstünde gül. Aynısı.
Bunu üst çekmecede buldum, dedi. Hep şifonyerde dururdu, son bir yıl çekmeceye kaldırmış.
Hatırlıyorum, dedim. Bakmamı istemezdi.
Murat tokasını çevirdi, açtı.
İçinde yüzük, küpe, para ya da mektup yoktu. Sadece bir tomar gazete kupürü. Makasla muntazam kesilmiş, üst üste düzgünce dizilmiş. Kağıdın kenarı sararmış.
Murat ilkini aldı, açtı.
“Kadıköy Postası, iki bin on altı. Esra Aksoy, ilçe veteriner yarışmasında birinci.” Benim fotoğrafım.
İkincisini aldı.
“Kadıköy Postası, iki bin on dokuz. Veteriner Esra Aksoy, Bağlarda geyiği kurtardı.” Ben, karda, yanı başımda geyik.
Üçüncü.
“Çocuk kampından teşekkür: Veteriner ücretsiz aşı yaptı.” Yine ben.
Dördüncü… Küçükçe bir haber, hatırlamıyordum bile. “Bağdat Caddesi Vet Kliniği: Yirmi yıldır minik dostların sağlığı için…” Toplu fotoğraf, orta sırada ben.
Beşinci, altıncı… Yedi kupür… Hepsi benden bahsediyor.
Murat bana baktı. Ellerinin titrediğini gördüm.
Esra, bunların hepsi seninle ilgili… Hepsi…
Odada öylece kaldım. Tırnaklarım kısa, parmaklarım antiseptik kullanımından kurumuş. Yirmi yıldır başka insanların hayvanlarını tedavi etmiş ellerdi bunlar. Hep uzanmış, ama bir türlü kayınvalideme ulaşamamışlardı.
Ama o alıyormuş aslında. Farklı bir şekilde. Gazete kupürlerini kesip o güllü sandıkta biriktirmiş.
Nazmiye Hanımın yatağına oturdum. Kupürleri aldım, tek tek çevirdim. Gazete kokusu vardı. Belki onun parfümüne, belki sandığın ahşap kokusuna karışmış.
Murat yanımda oturdu.
Hiç bilmiyordum, dedi. Yemin ederim.
Ben de…
Hiçbir zaman anlatmadı ki
Anlatmadı.
Sessiz kaldık. Dışarıda mart güneşi camdan vuruyor, toz zerrecikleri ışıkta dönüyor, ev boş, Nazmiye Hanım yoktu; onun sırrı dizlerimdeydi yedi sararmış gazete kupürü. Her birini elinde tutmuş, saklamış.
Kupürlere tekrar bakarken ilkinde, yarışma haberi olan kupürde kurşun kalemle köşede yazı gördüm: “Esra 1.’lik”. Onun el yazısı. İnce, düzenli, muhasebecilere özgü. Karıştırmasın diye not düşmüş. Yedisinin de yeri ayrı. Ne kaybolmuş, ne yıpranmış.
Murat o yazılı olanı aldı, okudu, kalemle yazıya parmağını gezdirdi. Sonra pencereye döndü.
Babam öldüğünde yirmi yaşındaydım, dedi kısık sesle. Annem bir kere bile ağlamadı yanımda. Ne cenazede ne sonra. Umursamıyor sandım. Sonra bir gün, kilerde babamın gömleklerinin dolu bir kutusunu buldum. Temiz, ütülü. Yirmi yıl yıkamış onları. Boş gömlekler…
Ona baktım, o cama bakıyordu.
Böyleydi annem, dedi. Her şeyi kutulara saklardı. Duygular, gömlekler, kupürler.
Neden? Neden, kabul etmediği insanın haberlerini toplar ki? Neden o sandığa koyar, “Seninle gurur duyuyorum” demek varken? Neden onca yıl susar?
***
Cevabı aynı akşam aldım. Eşyaları toplarken kapı çaldı. Sırma Teyze… Üzerinde evdeki hırkasının üstüne giymiş mantosuyla, firuze başörtüsüyle. Çorba getirmiş.
İçersiniz, dedi. Nazmiye Hanım, burada aç oturmanızı istemezdi.
Masaya oturduk. Sırma Teyze çorba koydu. Murat kaşığını aldı. Ben alamadım.
Sırma Teyze, dedim, bir şey sorabilir miyim?
Sor Esracım.
Nazmiye Hanımın benim kupürlerimi topladığını biliyor muydunuz?
Kaşığını bıraktı. Bana, sonra Murata baktı. Başıyla, hayır anlamında değil ama beklediği bir konuşmadaymış gibi salladı.
Biliyordum, dedi. Benim yanımda keserdi. Çaya gelirdim, elinde makas gazete başında. “Ne kesiyorsun?” derdim. “Gelinim yine gazeteye çıktı” der, sandığa atardı kupürü.
Murat kaşığı bıraktı.
Annem sana hiç benden bahseder miydi?
Bahsederdi, evet. Birkaç defa söyledi: gelinim benim altın gibi. Geyiği kurtarmış, gazeteye çıkmış. Gurur duyuyorum, dedi. Sadece söyleyemiyorum.
Bir şey boğazıma oturdu, henüz gözyaşı değil, ama bir baskı.
Neden? dedim, neden söyleyemiyormuş?
Sırma Teyze sustu.
Nazmiye Ablayı kırk yıl tanıdım. Bu sokakta komşuyduk. Kocası rahmetliyle geldiler buraya Hayatı böyle geçmişti. Onun annesi ise bir tek güzel kelime etmemiştir. O evde “ayıp” diye övülmezdi. “Aferin” dersen şımarır, “Seninle gurur duyuyorum” dersen bozulur sanılırdı. Bilmiyordu. O yüzden ben de: “Nazmiye, gelinine güzel bir şey söyle,” derdim. “Yok Sırma, bana karışma,” derdi.
Ama on iki yıl! dedim. Sesimi tanıyamadım; hep düşük, sakin bir tonla konuşurdum ama bu kez titriyordu.
On iki yıl, evet. Onun annesi de altmış yıl böyle davranmıştı. Yanında Nazmiye Abla sımsıcak bile kalır.
Murat yavaşça,
Korkuyor muydu acaba? dedi.
Sırma Teyze uzun uzun baktı. Sonra:
Korkuyordu. “Gelinimi översem oğlum anlar ki, ona ihtiyacı yok. Esra onu her anlamda dolduruyor, annesi gereksiz” diye korkardı. “Susuyorum, yoksa Murat onun benden iyi olduğunu anlar, bana olan ihtiyacı kalmaz,” derdi.
Masanın sessizliği öyle yoğun olmuştu ki, banyodan damlayan musluğun sesini duyuyordum. Nazmiye Hanım her zaman tamir ettireceğini söylerdi.
Gerçek değil, dedi Murat. Asla öyle düşünmezdim.
Ama annesi de inanmazdı, dedi Sırma Teyze. Korku öyle bir şey. Sen iyi olduğunu söylersin, o yine de “değil” der. Korku hep içerde, sen dışarıdasın.
Kaşığımı bıraktım, kalktım. Verandaya çıktım. Mart akşamı, hava keskin, ıslak kar kokuyor. Güneş batmış, gökyüzü leylak gri olmuş. Korkulukta boş yer Orada yıllarca reçel kavanozu dururdu.
Bütün bu yıllar. Ne nefretmiş ne öfke. Korkuymuş. Oğlunu öyle çok seven bir kadın ki, yanına birini almak korkusu sevgisinin önünde. Kendi alanının alınmasından korkmuş. Tek bildiği yöntemi sessizlik, duvar. O duvarın arkasında sakladığı, içi kupür dolu o sandıkla, duygu yerine kanıt biriktirmiş.
“Bizim evde kimseyi övmezler.” Şimdi anlıyordum. “Övmezler” çünkü bilmiyorlar. Onun annesi de bilmiyormuş, o da bilmiyormuş; sandık olmasa hiç kimse öğrenemeyecekti.
Aklıma Murat hastaykenki sözü geldi. “Yanında olman iyi.” Duvarlarda tek bir çatlak. O an için, sadece bir cümleyle, Nazmiye Hanım oğluna duyduğu korkudan daha çok onun için korktu. Sonra yine duvar örüldü.
Hatırladım; erkenden gittiğimde gazete kupürünü masadan toparlarken gördüm. Benim haberimmiş meğer; köşede okunuyormuş, ben girince saklanmış.
Murat da verandaya çıktı.
İyi misin?
Hayır, dedim. Ama olacağım.
Yanımda durdu. Sarılmadı sadece yanında durdu. Omuz omuza Yıllar boyunca hep böyle.
Sevmiş seni, dedi. Kendi tarzında. Eğri büğrü, sessiz, sandığın içinden. Ama sevmiş.
Biliyorum, dedim. Artık biliyorum.
Eve döndük. Sırma Teyze bulaşıkları yıkamış, çıkmaya hazırlanıyordu. Kapının önünde durdu:
Esracım Sakın zannetme ki Nazmiye seni sevmedi. Sevdi. Ama kalpten dile giden köprü, daha küçükken yıkılmıştı. Onu bir daha onaramadı. Vakti de kalmadı.
Başörtüsü kapının dışında kayboldu.
Son kolileri topladık. Sandığı aldım. Üç reçel kavanozunu da. Son kalanlar.
Evde, mutfakta sandığı pencere önüne koydum. Kupürleri çıkardım, yedi tane. Hepsini sırayla masaya serdim. Nazmiye Hanım yedi kez makasla kesmiş, dikkatle saklamış; yedi kez anlatamadığını, eyleme dökmüş.
Uzun süre öyle kaldım. Sonra bir kavanoz reçeli çıkardım. Sonuncu. Kapağını açtım. Bal rengi şerbet, bütün elmalar. Bir tabağa koydum. Bir tabak da boş sandalyeye.
On iki yıl boyunca bana yabancı gibi baktı. Ama aslında sandığın içindeymişim. Onun sahip olabildiği en değerli yerde.
Nazmiye Hanım sevgisini sesli yaşayamazdı. Sessiz severdi. Kesip biriktirerek, saklayarak Sessizce reçel kaynatıp kapıya koyarak.
Belki bu da sevgidir. Eğri, suskun, sağlam duvarın arkasında… Gittiğinde anladığın gerçek sevgi. Acısı daha derin, bundan dolayı daha gerçek.
Bir kaşık reçel aldım. Bahçeden kopmuş elmalar, bal şerbetinde Kendime söz verdim: Bir daha söylemek istediğim iyi bir şeyi; hemen, sesli söyleyeceğim. Sandığa saklamayacağım.
Çünkü sandık ya açılır, ya açılmaz.
Ama söz o canlıdır. Duyan olur.




