“Lanetli” eski ev
Geldik! Haydi, indirin eşyaları! Şoför, yaşını almış ahşap bir çitin yanında kamyonu durdurup motoru susturdu.
Kübra, omzuna yaslanıp mışıl mışıl uyuyan kızı Ayzayı nazikçe dürttü.
Kızım, geldik. Hadi, uyan gözlerini aç.
Uykulu gözlerle bakan Ayza, elleriyle yüzünü ovuşturdu, başını çevirip evi görmeye çalıştı.
Anne, burası mı artık yaşayacağımız yer mi?
Evet, kuzum. Hadi, gel bakalım. Önce eşyaları indirip bir bakalım, nasılmış?
Kübra, kamyonun yüksek basamağından atlayıp yere indi, kızını kucağına aldı. Kamyonun arkasından, arabasıyla ayrı gelen eski eşi Mehmet çıktı.
Her şey yolunda mı?
Evet. Anahtarlar nerede?
Al, dedi eski kocası, anahtarlığı uzatırken. Evin tapu belgelerini masanın üstüne bıraktım. Oradan bulursun. Cumartesi günü Ayzayı almaya geleceğim, söz verdiğimiz gibi.
Tamam.
Birlikte eşyaları taşıyalım, sonra hemen gitmem gerek, işlerim var.
Kübra başını salladı. İçini kemiren bir acı vardı, ama kader buysa, yoluna bakmaktan başka şansı yoktu. Hayatta gözyaşıyla yol alınmazdı.
Mehmetle beş yıl evli kalmıştı. Bir ay önce ise Kübra, Mehmetin başka bir kadını olduğunu, dahası onunla ciddi ciddi yeni bir hayat kurmak istediğini öğrenmişti.
İlk öğrendiğinde zaman durmuş, dünya karanlığa bürünmüş gibiydi. Ne yapacağını, nasıl yaşayacağını düşünemiyordu bile. Daha dün her şey yolunda, huzurlu bir yuvada yaşıyordu; bugün ise bütün umutları ve insanlara güveni bir çırpıda yok olmuştu. Ona en yakın insan bu şekilde sırtını dönmüşse, başkalarından ne bekleyebilirdi ki? Üstelik Mehmetle neredeyse hiç tartışmaz, normal hayatlarına devam ederlerdi. O yüzden anlaması imkânsızdı!
Bu haber sadece sarsmamış, darmadağın etmişti Kübrayı.
Otomatik bir şekilde günlük işlerini yapıyor, kızına bakıyor, yemek hazırlıyor, evi temizliyor, işine gidip geliyordu ama aklı paramparçaydı; ileriye dair hiçbir plan kuramıyordu.
Oturdukları İstanbuldaki ev, Mehmetin ailesine aitti.
Kübranın ise yanında sadece başka şehirde, Adapazarında oturan yaşlı bir teyzesi vardı, hayattaki tek yakını. Kübra onu sık sık ziyaret edemezdi; onun yerine komşusu Fatma Teyzeyi ayarlamış, alışveriş işlerini hallettirmişti. Anne-babasından kalan küçük evi ise bir aileye uzun vadeli kiraya vermiş, kira gelirini yarı yarıya hem kendi hem de teyzesi Lütfiye için açtığı hesaba yatırıyordu. Lütfiye Teyzeyi yanına almak için çok kez ikna etmeye çalışmış, ama o küçük bahçeli evinden vazgeçmemişti.
Mehmet biliyordu ki, Kübra olay çıkartmaz, bağırıp çağırmazdı. Karakteri öyle değildi. Konuşulamaz hale gelinceye, iyi niyetli akrabalar durumu Kübraya yetiştirince, bir akşam kızları uyuduktan sonra onu mutfağa çağırmıştı:
Her şeyi öğrendiğini biliyorum artık. Bahaneler üretmeyeceğim. Böyle oldu. Ortada bir çocuk var, Ayzayı bu kaosa karıştırmamamız lazım. Sen ne yapmayı düşünüyorsun?
Henüz bilmiyorum Kübra başını kucağındaki fincana eğmiş, mutfak masasına bakıp oturmuştu.
İçinde anafor gibi dönen duyguları vardı. Neden?” “Neden ben? soruları başını zorlarken, dışına hiçbir şey yansıtmamaya çalışıyordu. Mehmet onun duygularını, kırgınlığını görsün istemiyordu. Böylesine ihanet eden birine kızmak kolay, ama asıl önemli olan kızlarına iyi bir hayat sunmaktı.
Belki kiracıları çıkarmam lazım?
Gerek yok. Sana ve Ayza’ya borçluyum. Annemle konuştum, düşündük. Mehmet gözlerinin içine bakarak konuştu. Annemin Sakaryada anne-babasından kalma bir evi var ya, biliyorsun Eski ama sağlam, sıcak bir ev. Zaten Lütfiye Teyzen hemen yakında oturuyor diye biliyorum. Annem evi sana ve Ayzaya veriyor. Sen ne dersin bu işe?
Karşılık olarak mı yani? diye acı bir tebessüm etti Kübra, ardından düşündü.
Aslında en mantıklısı buydu. Şehrin eski yüzüyle her köşe başı acı veriyordu. Parkta Ayza ile gezdiklerinde, ailece orada geçirdikleri güzel günler aklına geliyordu. Okyanusun ortasında tek başına gibiydi; ama Ayzanın geleceğini düşünmek zorundaydı.
Küçük bir kasaba, evet Ama okul var, sağlık ocağı var, her şey yakında. En önemlisi, bir akrabası var. Ayza daha çok küçük. Mehmetin ilgisi azalacaktı, Kübra ise mutlaka çalışmalıydı
Kesin ve kararlı bir şekilde:
Kabul ediyorum, dedi.
Anlaştık! dedi Mehmet, ayağa kalktı. Annem yarın seni arar, noter randevusunu da bildirir. Ben gidiyorum şimdi
Çıkarken, bir an durakladı, gözlerini kaçırarak zorla mırıldandı:
Beni affet Böyle olsun istemezdim.
Kübra cevap vermedi. Sadece başını salladı, ardından kapıyı kapadı, duvara yaslanıp yere kaydı. Kolunu ağzına bastırıp sessiz bir şekilde, kızını uyandırmamak için böğrüne böğrüne ağladı
Bu bir ağlama değildi, tam anlamıyla bir ağıttı. Çocukken belgeselde kurtların nasıl inlediğini izlemişti; sanki şu an kadın değil, yaralı bir dişi kurt gibiydi.
Uzun süre gözyaşı döktü. Ardından yaşlar yolunu açmış, nefreti biraz hafiflemişti. Geriye ruhunun ortasında kocaman, yanmış bir boşluk kalmıştı. O boşluğu iyi bir şeyle doldurmak şarttı; yoksa sonsuza dek umutsuzluk kuyusunda takılı kalacaktı.
Sonraki haftalar tamamen taşınma telaşıyla geçti. Düşünmemeye çalışıyor, sadece yapılması gerekenlere odaklanıyordu.
Ve işte şimdi, yeni evinin yıkık dökük çitinin önünde duruyor, bahçenin büyüklüğü ve dağınıklığına bakıp neyle karşı karşıya olduğunu anlamaya çalışıyordu. Ağaçların arasında sadece çatının ucu ve verandanın bir kısmı görünüyordu.
Ayza annesinin elini çekiştirdi:
Anne, ne duruyorsun? Hadi!
Patikadan geçip yaşlı bir elma ağacını döndüler, ev ortaya çıktı.
Ev dedi Kübra içinden, hayretle. Evet, biraz yorgun ama duvarları hâlâ sağlam, küçük bir çatı katı, renkli camlarla süslü geniş bir veranda Sonbahar bahçesinin içinde kartpostal gibi duruyordu. Kübra hemen çantasından fotoğraf makinesini çıkarıp birkaç fotoğraf çekti. Bu yükün, yapılacak onca işin tam şimdi aradığı şey olduğunu fark etti. Çocuğu Ayza eli ağzında hayranlıkla bakıyordu. Kübra, şapkanın ponponundan hafifçe çekiştirip güldü:
Parmağını çıkar bakayım ağzından! Evi beğendin mi?
Anne, çok güzelmiş gerçekten!
Aynen. Bakalım içerisi nasılmış. Ve birlikte karar verelim, nerede uyuyacaksın.
Hadi gidelim!
Verandadan geçtiler, içine girdiler. Geniş bir antre, sağlı sollu mutfak ve odalara açılan eski kapılar Kübra gezip hangi eşyaları nereye koyacağına kafa yordu.
Ev küçük ama şirindi. Ortada, büyük yuvarlak masanın üstünde tığ işi şalla kaplı bir abajur Ortam biraz nemliydi, belli ki uzun süredir kimse yakmamıştı sobayı. Ama yine de Kübraya evin içinde sıcak, huzurlu bir hava varmış gibi geldi.
Kübra! Eşyaları bitirdik, taşıyıcıları ödedim. Mehmet büyük odayı kafasını uzattı. Gel, kombi nerede, termosifonu nasıl çalıştıracaksın, göstereyim.
Her şeyi hızlıca anlattı, sonra vedalaşıp ayrıldı.
Kübra mutfağa geçti. Çaydanlığı koyup, çantadan plastik kaplara hazırladığı yemeği çıkardı, Ayzanın açlığını bastırsın diye yemeği ısıtmaya başladı; ardından masayı silmek için temizlik kutusunu aldı.
Mutfak küçüktü ama huzur vericiydi. İki büyük pencereden bahçe görünüyordu. Yemek masası da pencerenin önündeydi, Kübra ilk iş orayı temizlemeye koyuldu. Ayza sandalyeye tırmanıp ayak sallarken dolaplara bakıyor, tavan lambasına hayran hayran göz atıyordu.
O anda, cama sertçe bir şey çarptı. Ayza irkilip çığlık attı. Kübra da birden başını kaldırdı. Dışarıdan, pencerenin kenarında koca, turuncu bir kedi oturuyordu.
Selam söylemeye mi geldin! dedi Kübra, derin bir nefes alarak. Ayza bak, ne güzel kediymiş!
Kedi kıpırdamadan Kübraya bakıyordu.
E, öyle bakıyorsun da, içeri gel bari! Belki bir ikram ayarlarız sana.
Kedi anında kayboldu.
Davet ettiğime şükret, dedi Kübra, gülerek. Ayza, hadi ellerini yıka, yemeğe oturuyoruz.
Kapıya döndü ve şaşkınlıkla irkildi. Kedi içeri sızmış, kapıda oturuyordu.
Nasıl girdin sen? Kapı kapalıydı!
Kedi usulca, hiç korkmadan evin sahiplerine bakıyordu. Kübra dayanamayıp gülümsedi.
Buzdolabından haşlanmış tavuk çıkardı, küçük bir tabağa bölüştü.
Buyur, afiyet olsun.
Kedi ağır ağır tabağa yaklaşıp iştahla yemeye başladı.
Kübra kapıları kontrol etti. Her şey sıkı sıkıya kilitliydi ama giriş kapısında küçük eski bir kedi deliği vardı, herhalde bir zamanlar kedi için konmuştu.
Demek ki konuğunu nasıl gireceğini biliyormuş.
Kübra mutfağa döndüğünde Ayza yere inmiş kedinin başında bir şeyler anlatıyordu. Kedi dikkatle onu dinliyordu. Kübra aylar sonra ilk kez içten güldü:
Ne muhabbet, maşallah!
Ayza ile kedi senkron şekilde kafalarını çevirdiler. Sanki kedi de omuz silker gibi bir yüz ifadesi takındı, o kadar insani bir andı ki, ikisine de güldü.
Kapı çalındı. Kübra Ayzaya parmağını salladı:
Buradan ayrılma! dedi, kapıyı açmaya gitti.
Selamünaleyküm! Ben komşun Hatice Abla. Böyle desinler bana. Al, bu süt bizim keçiden! İçin sağlıkla! Kadın bir litre sıcak süt uzattı.
Aleykümselam! dedi Kübra, şaşkın ama hemen toparlandı. Ben de Kübra, memnun oldum. Aa, ne güzel! Sıcak henüz! Çok teşekkür ederim! Süt şişesini aldı, içeri davet etti. Buyurun, gelsin içeri!
Hatice Abla hiç çekinmeden içeri daldı.
Kübra sütü ocağın yanına koydu, Ayza döndü:
Merhaba! Benim adım Ayza.
Merhaba kızım. Ben de Hatice Abla.
Memnun oldum! Bu kedi kime ait biliyor musunuz?
Bilmez olur muyum! Benim serseri bu! Adı Sarıoğlan. Çok yedirtirseniz tembelleşir, fare tutmayı bırakır, dikkat edin! Evde de besliyorum, iştahı yerindedir
Sizde fare mi var? Ayza gözlerini açtı.
Olmaz mı? Sende de olur! Her eski evde vardır, özellikle sonbaharda O yüzden
Anne, bizim hemen Sarıoğlana ihtiyacımız var! Kedi lazım!
Kübra güldü:
Acele etme bakalım! Hatice Abla, yakında çalışmak isteyen kimse var mı? Bahçeyi temizlemem, evi düzeltmem lazım, tek başıma altından kalkamam.
Var tabii. Üç ev ileride İsmail Usta var. Onun kapısı yeşil. Ellerinden her iş gelir. Yardımcı olur, ücreti de uygundur.
Çok sağ olun! Çay da ister misiniz? Henüz çok yerleşmedik, ama bende hem bisküvi hem şeker var.
Çay içerim tabii, memnuniyetle! dedi Hatice Abla.
Birlikte çay içip şehirden, hayatından bahsettiler. Bir anda Hatice Abla, gözlerinin içine bakıp sordu:
Kübracığım, seni buralara ne getirdi?
Miras kaldı, dedi Kübra, duygularını gizlemeye çalışarak, gönülsüzce güldü. Detaya girmek istemiyordu.
Bilirsin mi, bu ev aşağı yukarı yirmi yıldır kimse oturmazdı. Gençler unuttu, ama yaşlılar bilir; bu eve iyi diyemezler. Her giren bir iki yıl yaşar giderdi; kimisi hasta olur, kimisi sevdiğini kaybeder, kimisi de mutsuz olurdu O yüzden adı lanetliye çıktı. Vaktiyle zengin bir tüccar sevdiği için yaptırmış. Gelin bir yıl geçmeden hastalıktan göçmüş. Tüccar evi satıp gitmiş, sonrası hep böyle. Yaklaşık yüz yıllık bir ev bu! Birkaç kerede onarım gördü ama, bilemem, kimse doya doya yaşamadı.
Kübra çay kaşığını elinde çevirip düşündü.
Güzel Nasip buymuş! Bakalım biz dayanabilecek miyiz? Biz sağlam kadınlarız değil mi, Ayza? Başını dik salladı. Korkutamaz bizi kolay! Ne çıkarsa önüme, göreceğiz!
Aylar ilerledi.
Kübra yeni hayatına iyice alıştı. Ayza anaokuluna başladı, Kübra ise kasabadaki fotoğrafçıda çalışıyordu; düğün, nişan gibi işler alıyor, iyi de para kazanıyordu. Eskiden bir hobiydi fotoğraf, sonra bir tutkuya dönüştü. Hatta hamileyken bile kurslara gitmişti. Şimdi bu becerileri altın değerindeydi.
Evi ve bahçeyi yavaş yavaş onardı. Hatice Ablanın tavsiyesiyle tanıştığı İsmail Usta, tam anlamıyla aradığı yardımcıydı.
Bana İsmail Usta de, demişti.
İşe girişip, öncelikle bahçedeki ağaçları, çalıları temizlediler, birçok meyve ve sebzenin olduğunu fark ettiler. Ayza artık manavdan meyve almak zorunda değildi. Ardından çatı, veranda ve merdivenleri elden geçirdiler. Yoğun çalışmanın ardından ev canlanmıştı.
Her sabah, temizlenmiş merdivende çayını yudumlarken Burası benim yerim dedi içinden Kübra. Huzurun yeri…
Teyzesi Lütfiyeye göz kulak olmayı da üstlendi. Her gün anaokulundan çıkışta Ayzayla önce teyzelerine uğruyor, sonra eve dönüyorlardı. Kararın en doğrusu olduğunu gönül rahatlığıyla anladı. Gönlü durgunlaştı, Mehmete olan kırgınlığı da solup gitti.
Mehmet sık sık Ayzayı görmeye geliyordu, bu da Kübranın içini rahatlattı. Eski güzel günler geçmişte kalmıştı ama önemli olan arada bir nefret bırakmamaktı. Bazen düşünüyordu: O da bazen kendini çocuğa kaptırır, Mustafaya ilgisini azaltırdı. Gerçekle yüzleşmişti; geçmiş geçmişte kalmalıydı. Ayzaya ise en büyük desteği, hem annesi hem babası olarak hissettirmek lazımdı.
Lütfiye Teyze onu hep yüreklendirirdi:
Aferin sana kızım! İçine atma, bırak gitsin. Hüzün kalbinde büyürse, kocaman dert olur. Kızına da ışık saçman lazım! O seni izliyor, her hareketini hafızasına kazıyor. Ne görüyorsa geleceğe onu taşıyor. Unutma, en büyük emanetin kızın!
Kübra başını sallayarak dinlerdi.
Zamanla tüm komşularla ahbap oldu. Kimisi çocuğuyla gelir, Ayza arkadaş bulurdu; kimi yaşlıların da yolu evinden eksik olmazdı.
Bir gün ilerideki Nermin Teyze ona evde ekmek yapmayı gösterdiğinde Ayza sevinçten havalara uçtu. Sıcak ekmek kokusundan sonra süt içmem diye direndiği günler geride kaldı. Kübra çocuğunun süt bıyıklarını silerken neşeyle gülerdi.
Bir gün İsmail Usta verandalı işini bitirince, orayı baştan ayağa düzenledi, büyük masayı koydu, renkli camları sildi, yere kadar cilaladı. Ayza, verandalardaki sallanan koltukta Sarıoğlan kediyi kucaklayıp oturmayı alışkanlık haline getirdi. Sabahları çıkarken Kübra dikkatli davranıyor, çünkü bir gün kedinin yakaladığı farelerden oluşan bir hediye dizisiyle karşılaşmıştı. Sarıoğlan işini aksatmazdı; ama Kübra da ona zaten kıyamazdı, Ayza kedisine bayılırdı.
Komşular arasında bir tek Zelihadan hoşlanmamıştı. Biraz yaşı vardı, ama aşırı konuşkandı ve dedikoducuydu. Başlarda anlamadı ama sonra bütün çabasıyla dedikoduyu kestirmeye çalıştı.
Hatice Abla, bu Zeliha ne yapacağım ben? diye yakındı. Durduramıyorum, sel gibi konuşuyor.
Kızım, bırak öyle şeyler. Evine girdirmemeye bak, yoksa sana atmadık iftira bırakmaz. Ben kedileri bahane ettim, alerjisi var giremiyor.
Kedisi olmalı evin, belki köpek?
Kübra düşünceli kaldı.
Zeliha, Kübrayla konuşacak kulak bulduğu için eve uğramaktan vazgeçmiyordu. Çayını koyar, içinden bir türkü tutturup duymazdan gelirdi; Zeliha cevapsızlıktan hiç rahatsız olmazdı.
Günler geçtikçe tuhaf bir şey fark etti: Zeliha her gelişinde başına bir şey geliyordu.
Bir gün, yeni eteğini hiç beklenmedik bir şekilde merdivendeki çiviye takıp yırtmıştı. Kübra başını koyar dedirtirdi: İsmail Usta daha birkaç gün önce tüm işleri titizlikle bitirmişti.
Ertesi gelişinde sandalye arkasına yuvarlandı; masayla duvar arasında boş yer bile yoktu. Sonraki gelişler kısaldı.
Bir sabah Kübra çalı keserken Zelihayla Hatice Ablanın konuşmasına şahit oldu:
Anlamıyorsun Hatice Abla, bu kadın yalnız yaşıyor, çocuğu var, kocası yok muymuş! İnanmam! Hep birisi var bence… Hem bu işe yaramaz evde neden hala kalıyor? Buraya herkes geliyor. Benim evime gelen yok!
Evet, çünkü insan iyi olursa herkes ona gelir Zeliha. Evi ev yapan insanın kendisidir! Kübra iyi biri. Hadi git işine, sütüm taşacak şimdi, hadi…
Kübra sessizce gülümsedi. Her çeşit insan vardı.
Anne! Anne, neredesin? Ayza verandanın önünde seslendi.
Buradayım, uyandın mı? Yüzünü yıkadın mı?
Daha değil! Bak sana bak, bak!
Ayzanın parmağıyla gösterdiği yere bakınca, bahçeden Sarıoğlan kedinin minik turuncu bir yavruyu boynundan çekiştirerek getirdiğini gördü. Kedisi ona bakıp başını yana eğdi. Kübra eğilip ellerini açtı; kedi, mırıldanarak küfürlü bir şekilde yavruyu verdi.
Teşekkür ederim Sarıoğlan! Oldu mu şimdi?
Kedi, kısaca miyavladı, ardından Hatice Ablanın evine doğru uzaklaştı; görevi bitmişti.
Ne dersin Ayza, eve yeni bir kedi lazım galiba. Adı ne olacak?
Sarıoğlan olsun!
Kübra yavruyu yüzüne kaldırarak gülümsedi:
Hoş geldin, Sarıoğlan Efendi! Hadi bakalım millet, içeri! Kahvaltı vakti.
Ayza sevinçle verandadan içeri daldı. Evden sıcacık bir koku yayıldıKübra, yavru kediyi kucağına aldı, yumuşacık tüylerini okşayarak derin bir nefes çekti. Mutfağa yöneldiğinde, güneş pencereden içeriye incecik altın çizgiler halinde doluyordu. Ayza mutfak masasına kurulup kediciği sevinçle izlerken, hayatında ilk defa kederin ağırlığından çok hafifliğin egemen olduğunu fark etti. Bahçeden çocuk sesleri, komşu evden süt kaynatma kokusu, duvarda asılı hatıra fotoğrafları… Her şey, sanki bir yıllık değil de eski bir anının sevimli düzeni gibiydi şimdi.
Bir an için kapı aralığında durdu, bahçeden arta kalanları, yeni başlayan bir hayatı, huzurla atan kendi kalbini dinledi. O an anladı ki, bu evin üzerindeki lanet dedikleri şey, belki de yarım kalmış hayatların, tamamlanmamış hikâyelerin burukluğuydu. Şimdi ise Ayzanın neşesiyle, Sarıoğlanın minnettar bakışıyla ve mutfağa yayılan kahvaltının sıcaklığıyla, Kübra o boşluğu sevgiyle yeniden yoğuruyordu.
Ayza kahkahalar atmaya başladı; yavru kedi, minik pençeleriyle masa örtüsüne tırmanmaya çalışıyordu. Kübra bir elinde süt şişesi, diğerinde yavru kediyi tutarak, gülümsedi: Bizden mutlusu var mı şurada?
Ve o an, hem kendi hem de kızının gözlerinde gökyüzü kadar tertemiz bir umut belirdi. Lanetli denilen eski ev, artık yeni bir hayatın yuvası olmuştu. Geçmiş yaraların geride kaldığı, geleceğin hiç tahmin etmedikleri güzelliklerle dolu olduğu o an, Kübra derinden inandı: bazen en zor başlangıçlar, en güzel hikâyenin ilk cümlesidir.
O sabah, veranda camından süzülen ışık, evin içinde kıpırdayan yeni yaşamı kutsadı. Ve Kübra, Ayza ve minik Sarıoğlan ile yepyeni bir güne gülümseyerek başladı.



