Olenka Kasabina’nın Ailesindeki Tuhaflıklar ve Sıradışı Hikâyeler

Bazı Tuhaflıklarıyla Güzelim Alara’nın Ailesi

– Alara yine köpeğiyle dışarı çıktı…

– Aman Allahım, bu sefer zavallı hayvana ne yaptı dersin? Çapkının kuyruğu artık mor değil, pembe olmuş! Bak, bak nasıl sallıyor kuyruğunu!

– Eee, ne yapalım, kız biraz değişik ama yüreği tertemiz. Kaç tane böyle düzgün kız kaldı? Annesi hastayken, Alara hastanelerden hiç çıkmadı. Hep etrafında pervane oldu, gençliğini bir kenara bıraktı, annesine koştu hep.

– Sahi mi! Daha dün apartmanın önünde çok şık bir gencin onu arabadan indirip elini öptüğünü gördüm.

– Belki taksicidir!

– Olacak şey mi? Bizde hangi taksi şoförü genç kızın elini öper ki?

– Öyle mi diyorsun?

– Tabii ki! Kesin diyorum, Alaramız yakında evlenecek.

– İyi ya! Annesi ne kadar mutlu olur. Ne güzel kız yetiştirdi; akıllı, güzel, hakkaniyetli. Bir de şu mesleği olmasa tam harika olurdu.

– Nesi var Alara’nın mesleğinin?

– Savcı! Kadın için ne biçim bir iş o öyle?

– Bakma sen ona! Kaç kişi kaldı şimdilerde hukukun hakkını gözeten Alaranın annesi gibi? Savcı Alaradan çok iyi biri oldu. Onu gazete yazdı, televizyonda program yaptılar hakkında. Sen hâlâ konuş dur.

– Ben mi konuştum? Estağfirullah! Allahtan başka bir şey demem! Zaten çocukluğundan belliydi fırlama olacağı. Hatırlıyor musun nasıl bir çocuktu?

– Hatırlamaz mıyım? Annesinin kopyasıydı! Tam bir ateş parçası!

Bankta dedikodu yapan komşuların arkasından, Alara yanlarından geçerken gülümseyerek selam verdi, sonra birden Çapkının peşinden koşa koşa buz tutmuş yollardan sekerek koştu. Pembe, yeni uyanan şafak renginde kuyruğuyla hoplayarak.

– Aaa! Nereye böyle?

– Nereye olacak, ablasını karşılamaya! Figen bugün Ankaradan geliyor!

– Nereden bildin?

– Alara söyledi ya. Bak taksi geldi!

Taksiden uzun boylu, düzgün yapılı bir genç kadın indi, tek kelime etmeden Alaranın koşarak kollarına atılmasına izin verdi, sarıldı, sonra yerde kıvrılan köpeğe ıslık çaldı.

– Alara! Yine ne yaptın hayvana?

– Güzel olmadı mı? Annemin en sevdiği renk bu!

– Özlemişim seni, tuhaf kardeşim!

Alara tekrar ablasına sarıldı, kahkaha attı.

Alara Güzelimin biraz tuhaf olduğu tüm mahallece biliniyordu. Gariplikleri çocukluğundan beri vardı. İki örgüsü, uçlarında kocaman kurdeleleri, annesi tarafından özenle bağlanmış. Komşulara nazikçe selam verir, hafif eğri ve uğraşılmış dişleriyle gülümserdi:

– Nasılsınız, iyi misiniz?

Ama mahallede herkes kısa sürede bu soruya cevap vermemeye başladı, ne kadar gizli kapaklı işleri olsa da. Çünkü herkes Alaradan biraz çekiniyordu.

Bu meraklı küçük kız fazlasıyla gevezeydi.

Ama mesele sadece bu değildi. Alara’nın özel bir yeteneği vardı; duyup gördüğü her şeyi birleştirip, olayın tam ilgilisine çat diye anlatıveriyordu.

– Teyze Sevil, siz işteyken Amca Nihat, İpek Teyzeye çiçekle geldi. Hah! Aynı sana doğum gününde getirdiğinden! Sarıydı, ama bu seferki daha büyüktü! Koklayabilir miyim? dedim, Olmaz! dedi, İpek Teyzeye götürdü. Madem bana yasak, ona neden serbest?

Hikâyelerde, Sevilin aklı karışır, çevreye birileri duydu mu diye etrafını süzer, hızla yolunu değiştirirdi. Selamlaşma bile unutulurdu.

– Kızım, niye Sevil Teyzeyle öyle konuştun? O sordu mu sana? annesi Alaraya biraz kızar ama ayrıntıya girmezdi.

Alara içerler, gerçekte neden azarladıklarını anlamazdı. Suç neydi ki?

Ona anlatılsaydı, bir daha aynı hataya düşmeyebilirdi. Ama annesi böyle olaylardan sonra adeta Atatürk Anıtı gibi sessiz, ciddi olur, elinden tutar, yolda bir daha lafı ağzından almazdı. Akşam şekerleri de unutulmuş olurdu.

Alara, annesiyle anıtı kıyaslardı bir türlü farkı bulamazdı, ama birisi kuşlar tarafından kirletilmiyordu, annesinin saçında kuş pisliği hiç olmazdı.

Anıtta kimin olduğunu ona üvey dedesi anlatmıştı; o çok meraklı ve akıllıminik kız.

– Dede, neden kel bu adam?

– Düşünmekten!

– Endişe mi etmiş?

– Olmaz öyle şey! Zordu işi

– Dişçi miymiş?

O anda Atatürk Anıtı dişçi koltuğuna sığamaz, üçe katlanırdı. Koridorda çocuklar ağlardı, kel kafadan korkarlardı. Dedesi gülerdi:

– Olsaydı belki daha iyi olurdu. Ama o Türkiye Cumhuriyetinin kurucusuydu.

– Öyle mi? O zaman kafasında tüy olurdu! Hani geçen hafta okuduğumuz kitaptaki gibi… Hem tüy olmaz ki, kuşlar orayı pisletir! Annem, tuvalet ihtiyacını açıkta yapmak ayıptır, diyor…

Dedesi kahkahalara boğulurdu. Alara ciddiyetini takınır:

– Dede, ne yapıyorsun? Sen hiç Rahvan koşusundaki atlar gibi utanmıyor musun?

Dedesi gözünden yaş gelen kadar güler, sonra eve dönerken dondurma alırdı. “Saklı dondurma”, çünkü annesi öğleye kadar tatlı yasak derdi. Ama dedesi dinlemezdi, Alara da bunu asla annesine söylemezdi.

– Eğer annene dondurma yediğini söylersen beni affetmez.

– Kavga mı eder?

– Hemi de ne kavga! Ama annenin lafı dinlenir.

– Sen dinlemiyorsun!

– Ben erkeğim, kadından laf mı dinlenir!?

– O zaman dondurmayı söyleyebiliriz, değil mi?

– Hayır, kadın kızdırmak olmaz!

– Dede, korkak mısın?

– Hayır, barış iyidir, kavga kötüdür.

– Hadi anneme çiçek alalım!

– Neden?

– Yüzün gülmesin diye!

Dedesi, Alara için bir pusula gibiydi; ona sevgisini, güvenini her zaman hissettirirdi.

Alaranın hayatına dedesi, yılbaşı hediyesi gibi girmişti. Çünkü Alaranın annesi ikinci evliliğini eski üniversite aşkı ile yapmış, evleninceye kadar hayatına kimseyi almamıştı. Annesi ciddi, disiplinli, hukuk profesörü, yönetici ruhlu, ağırbaşlı bir kadındı. Yalnız, çok sevildiği iki istisnası vardı: biricik torunu Alara ve eski sınıf arkadaşı, şimdi kocası olan adam.

İlginç olan, çiftin hiç benzememesiydi. Annesi, uzun boylu, kuvvetli; dedesi ise kısa, şişman, güler yüzlü bir adamdı. Ama dedesinin öyle bir sabrı vardı ki, günlük hayatta on beş seferden fazla işine yarardı, özellikle kayınvalidesiyle yaşarken.

Ve annesi yine de içten içe şiirler, romantizm, balkon altında seranat isterdi. Eski eşi ise sadece resmi günlerde çiçek getirir, duygusallıktan uzaktı. Alaranın annesi, bir gün yalnızlığına kızını ve hayatını adadı, sonra onu gülüşlerle kucakladı.

Alaranın annesi arkeologtu. Babası da. Hep sahadaydılar. Alara ise anneannesine emanet, gözünün bebeği oldu. Mahalledekiler bir süre sonra ufak Alara’nın yüksek sesini çekemez oldu, küçük köpeğiyle yarışan sesinden usandılar, köpeklerini uzak akrabalara verdiler.

Alara büyüdü, bakımıyla annesi ve bebek bakıcısı uğraştı. Bir yaşına bastı, dedesiyle tanıştı: Artık biricik dedesi.

Annesi Kimin çok yakını olursa, çocuk o kadar iyi büyür derdi. Biyolojik dedesini de görürdü ama kalbinde en çok üvey dedesini severdi.

Alara, dedesiyle annesinin yollarının tekrar nasıl birleştiğini dinlemeyi severdi.

Küçükken çok hastalanır, herkes yorgun düşerdi. Bir gün, iyi bir dişçi tanıdık önerildi, üvey dedesiyle tanıştı annesi ve yine evlenmeye karar verdi.

Alara çok hasta olurdu. Bir süre kreşe gitmeye çalıştı ama hemen hasta oldu, haftalarca yatağa düştü. Dedesi, Bırak kreşi, yazlığa gidelim, yeter ki çocuk sağlıklı büyüsün! dedi. Yazlıkta, kooperatifte oynayan çocuklar boldu. Alara özgürce koşturdu, Esra ve Berke adlı, Zeynep adlı komşu çocuklarıyla arkadaşlık etti.

Bir gün, tam altı yaşında, hayatına Figen girdi; Ankaradan yeni gelmiş, biraz haşarı, başına buyruk bir kız. Temiz ellerle toplanan çileklerden yerken, Figen bir anda elini uzatıp kaptı.

– Niye bağırıyorsun? Merak etmiyor musun neden geldim?

Kız çileği kaptı, masanın altına daldı.

– Güzelmiş! Sen de gelsene, yemezlerse sana kalmaz!

Alara, annesi telaşla gelince rahatladı. Figen, komşunun torunuydu. Onun dedesi de, Alaranın annesinin eski dostu idi. Büyük bir acı yaşadılar; Figenin ailesi bir uçak kazasında vefat etti, dedesiyle baş başa kaldılar. Dedesi de ağır hastalanınca, Figeni yazlığa getirdiler, Alaranın ailesi sahip çıktı.

Alaranın annesinin Neden bu yükü üstleniyorsun? diyene cevabı belliydi: Bir çocuğun ailesiz büyümesine göz yumamam. Dedesiyse Sen nasıl uygun görürsen, ben yanındayım. derdi.

Hayat kolay mıydı? Figen, annesinin evinde sevgiyle yeni bir hayata başladı. Figen ve Alara bambaşka karakterlerdi, belki de bu yüzden sıkı kardeş oldular. Çünkü Figen Alaraya dürüst olmayı, ne zaman konuşulup ne zaman susacaklarını osmanlıca tabiriyle dengeyi bilmek lazım dedi.

Birlikte büyüdüler, birbirlerinin sırdaşı oldular. Figen, Alaranın gözlemlerini, dedektif tavırlarını doğru yere kanalize etti:

– Bence polis olmalısın! Dede derdi ki, polislik it-kopuk işi, sonra biri çıkar, bütün emeğini boşa çıkarır.

– O zaman ben savcı olacağım!

– Neden ki?

– Çünkü en azından içlerinden biri kötü olmasın! Alara gülerdi, daha sorumluluğundan habersiz.

Başlarda insanlar ona biraz tuhaf, tipik Alara diyerek şaka yapardı. Ancak Alara bir amacı olduğuna, ailesi ona inandığına emindi. Arkasında sevdikleri vardı ve Başarının sırrı sevgidir diyordu kendine.

Figenle birlikte hep neşeliydiler. Akşam sofralarında anneleri:

– Alara, bugün adam gibi bir şey yedin mi? Yine mi yemedin, olacak şey mi! Figen, gülüyorsun ama sen de sabah kahvaltı etmemişsindir! Haydi çabuk sofraya! Petek, sen de Çapkını bırak ellerini yıka! Hayvanı ne hale getirdiniz… Doğa size ne yaptı da köpeğe pembe kuyruk yaptınız? Güzel olur! dedi ama… Yemek soğuyor! Hadi bakalım, herkes masaya!

Hayat bazen acı, bazen tuhaflıklarla dolu olsa da, insan gerçek aile sıcaklığını, iyilik ve merhametin değerini öğrenince, ne olursa olsun güçlü kalır. Belki de asıl hayat dersi budur: Sevgisiz hiçbir başarı, dostsuz hiçbir sevinç mümkün değildir. Sevgiye sırtınızı dayadığınızda, hayatta her şeyin üstesinden gelebilirsiniz.

Rate article
Lifequest
Olenka Kasabina’nın Ailesindeki Tuhaflıklar ve Sıradışı Hikâyeler