Evinin Hanımı
Ayşegül, yine tereyağına kapak kapatmayı unutmuşsun, dedi Nevin Hanım iç çekerek sandalyeyi gürültüyle kendine çekti. Bütün gece buzdolabındaki kokuları çekmiş. Alperciğim, sen peynir sür bence, bak dün yeni aldım, tazecik.
Ayşegül bıçağın sapını biraz fazla sıkı kavradığını fark etti. Sessizce ekmeği kesmeye devam etti, eli hafif titrese de dilimlerin düzgün olmasına gayret gösteriyordu. Dışarıda Ekim yağmuru camda pütür pütür izler oluştururken, mutfak üç yetişkin insana biraz fazla dar geliyordu.
Anne, tereyağında bir şey yok, dedi Alper gözünü telefondan ayırmadan, sandviçinin bir lokmasını çiğnerken.
Tabii tabii, ben de öylesine söylüyorum işte. Siz gençlere yok bozulmaz, ziyan olmaz. Sonra mide ağrısına doktor doktor dolaşırsınız, başınıza kim bakacak bakalım?
Ayşegül ekmekleri tabağa koyup masaya bıraktı ve sandalyeye oturdu. Sabah başı dönüyordu, ağzında ekşi bir tat vardı. Hazır poşet çaydan demleyip kendine bir bardak doldurdu; sıcak içeceğin bulantıyı bastırmasını umuyordu.
Yemiyorsun gene, dedi Nevin Hanım, gözlüklerinin üzerinden dik dik bakarak. İyice erimiş gitmişsin. Alper, oğlum, bu kız sana nasıl çocuk doğuracak, çocuk sağlıklı bir anne ister.
Ayşegülün içi bir anda sızladı. Yanakları gerilse de güldü, çaydan bir yudum aldı, dudaklarını yaktı.
Nevin Hanım, ben sabahları zaten yemem pek. Hep böyledir.
Hep böyledir, hep! Bizim zamanımızda ateşle işe giderdik, kimse gıkını çıkarmazdı. Şimdikiler biraz burnunu çekse rapor alır, yatmaya kaçar. Ben de senin yaşında Alpi büyütüyordum, hem iş hem ev, hepsini bir başıma çekerdim.
Alper sonunda ekrandan başını kaldırdı.
Anne, ne alakası var şimdi? Ayşegül dün gece sekize kadar ofiste kaldı, rapor veren de oydu.
Ben bir şey demiyorum yavrum, dertten söylüyorum. Genç aile oldunuz, vaktidir artık torun göreyim, ama sağlık sıfır tabii…
Ayşegül sessizce boş bardağını lavaboya götürdü. Camdaki yansımadan Nevin Hanımın oğlunun tabağına peynir koyduğunu, omzuna sevgiyle dokunduğunu gördü. Aralarından Nevin Hanımın yumuşak, sevecen, ama sadece Alpere yönelen sesi geliyordu.
Oğlum, bak bugün önemli toplantın var, mavi gömleğini ütüledim, sandalyeye astım.
Ayşegül soğuyan çay bardağını ellerinin arasında sıktı. Göğsünde koca bir taş vardı sanki. Yalnızca yorgunluk değil; daha da kötüsü, derin bir küskünlük, kırıklık.
Oysa üç ay önce, kayınvalidesi geldiğinde, gerçekten sevinmişti…
***
Nevin Hanım onların yanına temmuz sonunda geldi. Gece geç saatte aramıştı, sesi titrek, neredeyse ağlamaklıydı. Alt komşular dairesini su basmış, parkeler, mobilyalar mahvolmuş, büyük masraf, büyük iş. Tadilatçı demiş ki bir hafta sürer, on gün belki.
Alp, ben size gelsem bir haftalığına darılır mısınız, diye sordu telefonda. Yalnız otel de hem pahalı hem bana fazla gelir, yalnız kalmak istemiyorum.
Alper tabii hemen kabul etti. Ayşegül de, doğrusu, sevinmişti. Kayınvalidesi İzmirde yaşıyordu; zaten nadiren, bayramları görüşüyorlardı, ilişkiler epey düzenli ve soğukkanlıydı. Nevin Hanım enerji dolu, tatlı, çokça geveze ama iyi niyetli bir kadına benziyordu. Beş yıl önce kocasını kaybedince emekli olmuş, arşivde çalışmaya başlamış, evde menekşe yetiştiriyordu.
Kafam rahat, bir hafta hemen geçer, demişti Ayşegül kocasına, misafir odasını aklında planlayarak. Zaten biraz vakit geçirmemiz iyi olur onunla.
Alper onu sarıldı, alnına bir öpücük kondurdu.
Sen benim altın gibi karımsın. Biliyorum rahatsız olacak ama hiç değilse annem tek başına o derdi çekmiyor.
Nevin Hanım iki koca bavul ve bir karton kutuyla geldi. İkisi birlikte gidip ona yardım etti. Nevin Hanım yorgun, gözleri kızarmış, dudakları sıkı görünüyordu.
Ayşegül, kocamansın, bana kapı açtın, dedi öpüşürken. Söz, ben uslu uslu durup kaşla göz arasında giderim, rahatsız etmem.
İlk günler neredeyse ballı kaymaktı. Nevin Hanım yemekleri yapıyor, temizlikte el atıyor, akşamları üçü birden masada Hanımeller bisküviyle çay içiyor, sohbet ediyorlardı. Alper şakacı olmuş, annesi yanında diye belli mutlu görünüyordu.
Ama ikinci haftadan sonra bir şeyler değişmeye başladı.
İlk başta tuhaf önemsiz ayrıntılardı. Nevin Hanım, mutfaktaki baharat kavanozlarını düzenledi, nedenini doğrusu bu diyerek açıkladı. Sonra çamaşırları yeniden yerleştirdi. Ayşegül yine eşyalarını farklı yerlerde bulmaya başladı, bir şey deyip dememekte kararsızdı. Yahu, o kadar da büyütülecek mesele değil!
Ayşegülcüğüm, pervazların üstünde toz vardı, dedi Nevin Hanım, çorba karıştırırken sanki havadan. Uzun süredir el değmemiş herhalde? Öyle bırakırsan alerji olur. Ben şimdi nemli bezle sildim, mis gibi oldu.
Ellerine sağlık, Nevin Hanım, dedi Ayşegül, yanaklarının ateş gibi olduğunu hissederek. Gerçekten haftada bir pervaz temizlemeye fırsatı yoktu. İşten gelip kanepeye uzanıp kitap okumak istiyordu, temizliğe yetişemiyordu.
Kızım ben laf etmiyorum, dedi Nevin Hanım gülümseyerek. Yardım edeyim de size kolaylık olsun istiyorum.
Üçüncü hafta İzmirden ustalar aradı, tadilat uzar, elektrik arızası çıktı, on gün daha, dediler. Nevin Hanım içten içe üzülse de belli etmedi.
Alperciğim, hala yük oldum mu, söyle! Birazcık daha idare et anneciğini.
Anne, yok canım, olur mu öyle şey? dedi Alper, sıkıca sarıldı.
Ayşegül ikisine bakıp sustu. Ufak bir tedirginlik içini kemiriyordu, ama hemen savuşturdu. Aman, ne olacak, bir hafta daha. O kadar da sorun değil.
Ama ay bitti, bir buçuk ayı buldu. Kayınvalide sanki evin sahibi oldu, hatta misafir odasında (eski çalışma odası) tam anlamıyla yerleşti. Ayşegül artık dizüstünü mutfakta ya da yatak odasında açıyordu, hiç rahat değildi, oda onundu ama onu istemeye dili varmadı.
Her akşam Nevin Hanım yemekleri yapıyor. Güzel, kabul; ama hep Alperin sevdikleri: patatesli et, kuru fasulye, köfte. Ayşegül hafif sebze, balık sever ama bunu söylemeye dili varmadı.
Gene bir şey yemedin Ayşegül, dedi Nevin Hanım başını sallayarak. Alper, karına bak, iyice kemik gibi oldu. Bi doktora görünmek lazım galiba, mide problemi olmasın?
Ayşegül, hakikaten az yiyorsun artık, dedi Alper endişeli bir ifadeyle.
Karnım tok sadece, dedi Ayşegül. Bu doğruydu. İştahı hiç yok. Sabahları başı döner, gün boyu bir halsizlik. Doktora da gitmek istemiyordu, ya stres dendiğinde iyice utanıyordu. Kayınvaliden var diye strese giriyorsun, nasıl der insana?
***
Eylül ortasında işte kıyamet koptu. Vergi dairesi aniden ek rapor istedi, Ayşegül ve muhasebe ekibi her akşam mesaiye kaldı. Eve dokuzda, onda geliyordu; bitkin, başı ağrır hâlde.
Eve gelince hoş bir yemek kokusu, sıcak lamba ışığı ve Nevin Hanımın sesiyle karşılanıyordu.
Nihayet geldin. Alperle yedik bile, sana tencerede bıraktım. Sakın tencereleri yerinden oynatma, özellikle öyle dizdim ki kolayca bulunsun.
Ayşegül başıyla onayladı, mutfağa yürüdü; yemeği ısıtıp zorlukla yedi. Alper gelip yanaklarından öptü, gününü anlattı. Nevin Hanım yakındaki sandalyede örgü örerken ya da dergi karıştırırken, arada bir lafa karışmadan edemedi. Evdeki hava, adeta tıkızlaşmıştı; nefes alınmaz bir ağırlık vardı artık.
Bir gece yatakta, karanlıkta usulca sordu:
Alper, senin annen kalıcı mı geliyor sence?
Tadilat bitmemiş ki daha, diye uykulu mırıldandı. Azıcık daha sabret. Ev resmen yaşanacak gibi değil.
Ama iki ay oldu…
Ayşegül, annem ya, yalnız, içim el vermiyor. Onu da anlamaya çalışsan olmaz mı?
Bir kor gibi bir şey Ayşegülün göğsünden çıkar gibi oldu. Sustu, duvara döndü. Alper dakikalar içinde uyudu; Ayşegül ise sabaha dek, duvarın öte yanında Nevin Hanımın hafif hareketlerini dinledi.
Ertesi gün işten gelince kayınvalidesi kapıda yeni bir öneriyle karşıladı:
Ayşegülcüğüm, cumartesileri sana temizlikte yardımcı olayım mı? Hem daha çabuk biter.
Kabul etmem demeye fırsat olmadı, Nevin Hanım çoktan kovayı, bezi kapmıştı. Beraber cam, perde, zemin… Nevin Hanım her köşeye laf söyledi:
Şuraya bak, kalorifer arkasında neler varmış… Şu perdeler de yıkanmalı. Buzdolabını nasıl temizliyorsun? İki haftada bir aksi bakteriler çoğalır bak!
Ayşegül başını salladı, sildi, sürdü, dinledi. İçindeki öfkenin adeta kabardığını hissetti ama sert bir şey söylemeye gücü yetmedi. Ne de olsa Nevin Hanım yardım ediyor, iyi niyetli, sevecen. Suç bulunur mu?
Eylül sonuna doğru Ayşegül kendi evinde yabancı gibi hissettiğini fark etti. Yeterince iyi değildi; mutfağı, banyoyu, çamaşır makinesini Nevin Hanım yönetiyor, Alperin gömleklerini kendi katlıyor, ütülüyor, kroşeliyor.
Alper çocukluğundan beri böyle düzen sever, ben alıştırdım, derken sevgiyle bakardı.
Ayşegül kendi çamaşırını ne zaman makine boşsa yıkamaya başlamıştı. Bazen evde sessizce, kimseye fark edilmeden dolanıyormuş gibi duyumsadı kendini.
Geceleri tuhaf rüyalar: sonsuz koridorlarda kendi odasını arıyor, tüm kapılar kilitli; ya da mutfakta yemek hazırlamak isterken elindeki her şey kayboluyor.
Sabah gözleri kan çanağı gibi açılır, başı zonklardı. Anlatmayı, Alperi uyandırıp içini dökmeyi isterdi. Ama sözcükler boğazında düğümlenirdi. Kayınvalidem bana nefes aldırmıyor, nasıl der bir gelin?
***
Ekimin başı garipliğe büründü.
Sabah ani bir mide bulantısıyla uyandı Ayşegül. Lavaboya yetişti zor zahmet, fena kusturdu. Banyodan hemen dışarıda, Nevin Hanımın endişeli sesi:
Ayşegül, iyi misin kuzum? Doktor çağıralım mı?
Yok, yok, iyiyim… galiba bir şey dokundu.
Dokundu mu? Nevin Hanımın sesi kırılmış gibiydi. Akşam köfte yaptım, kıyma yepyeniydi, kontrol ettim. Alper de yedi bir şey olmadı.
Sizin köftelerden değil herhalde, dedi Ayşegül düşük sesle, suratını yıkarken.
Gün boyu halsizlik. İşte ekranda rakamlar birbirine giriyor. Yanındaki mesai arkadaşı: Ayşegül, ölü gibi olmuşsun, eve git dinlen bari.
Zor valla, raporları teslim etmem lazım.
Sağlığın daha önemli, doktora git hem.
Ama gitmedi, eve döndü. Nevin Hanım suratı asık açtı kapıyı.
Bütün akşam telaşlandık. Alper de endişelendi. Ne haldesin, bizi korkutuyorsun.
İşte çok yoğundu.
Hep iş iş! Ev, aile, hiç umursamıyorsun. Bütün gün oğlum tek başına oturdu, hiç değilse yemek yedirdim ona.
Ayşegül sessizce yatak odasına geçti, kendini yatağa attı. Başı zonkluyordu. Duvarın ardından Nevin Hanımla Alperin sesleri duyuluyordu, ama kelimeler değil, tonları kesindi. Kayınvalide söyleniyor, Alper avutmaya çalışıyordu.
Başını yastığa gömdü Ayşegül, içinden tüm gücüyle bağırmak istedi. Ama yine sustu.
Ertesi sabah iş için hazırlanırken favori beyaz bluzunda sarımsı bir leke gördü. Akşamdan temizdi, eminim diye düşündü.
Nevin Hanım, bluzuma bir şey mi oldu? diye sordu mutfağa geçerken.
Kayınvalide, ocakta yemeği karıştırırken afallamış gibi döndü:
Hangi bluz kızım?
Beyaz, temizdi, leke olmuş şimdi.
Kızım, ben dokunmam senin eşyalarına, sen kendi kendine dökmüşsündür belki.
Ayşegül ona baktı, o masum bakışlara, ve içinden Nevin Hanımın yalan söylediğini hissetti. Biliyordu. Yine de kanıt yoktu, o yüzden hiçbir şey demedi. Başka bir kazak giyip işine gitti, içindeki ağır taşla.
Bundan sonra devam etti. En sevdiği kupa (Alperin doğum günü hediyesi) bir anda yok oldu. Nevin Hanım ilgisizdi: Belki kırdın, çöpe attın? Ben görmedim.
Sonra daha geçen hafta dibine kadar dolu şampuanı bir gecede neredeyse bitti. Nevin Hanım: Aaa, tuhaf, kapağı mı akıttı acaba?
Ayşegül artık sorgulamayı bıraktı. Günler geçtikçe göl gibi olmuş bir ruh haline battı. Gündüz sayıları karıştırıyor, akşam mutfakta, bilgisayar başında sessizce oturuyordu. Odada kayınvalidesi varken girmek istemiyordu. Alper gerginleşmişti, tartışmalar çıkıyordu.
Son zamanlarda çok gerginsin, dedi bir akşam Alper. İşte mi sıkıldın?
Hayır. Ondan değil.
Peki ne oldu?
Ayşegül bakıp doğruları dökmek istedi; kayınvalidesinin sürekli varlığından bunaldığını, evinde kendini yabancı hissettiğini Ama ağzını açamadı, her zamanki gibi.
Sadece çok yoruldum. Özür dilerim.
Alper sarıldı, saçını öptü.
Biraz daha dayan. Annemle konuştum, tadilat son aşamadaymış.
Ama, e tabii, tadilat bir türlü bitmek bilmiyordu. Her hafta ustalara bitiyor mu diye soruyor, az kaldı, işte pervazlar kaldı, bir haftaya bitti, deyip dönüyordu Nevin Hanım.
O bir haftalar ay oldu, iki ay oldu.
***
Ekimin sonuna doğru Ayşegül uyuyamaz hale geldi. Kafası rahatlatıcı uykudan mahrumdu; sabahları gözaltı mor, elleri titriyor.
Bir gece, tuhaf bir sesle uyandı. Hafif bir tıkırtı, fısıltı. Kayınvalidesinin kaldığı odadan geliyordu. Yavaşça doğruldu, dinledi. Tekrar tıkırtı, sonra sessizlik.
Sabah Nevin Hanıma sordu:
Gece bir şey duydunuz mu?
Yo, kızım, ben taş gibi uyurum. Ne oldu?
Birileri yürüyordu gibi geldi bana.
Kızım, sana öyle gelmiş. Sinirinden, git doktor bakıversin.
Birkaç gün sonra evde tuhaf bir koku fark etti. Bal mumuna benzer, tatlımsı, yadırgatıcı bir koku. Koku en çok kayınvalidenin odasının önünde yoğundu.
Nevin Hanım, mum yakıyor musunuz? diye sordu akşam.
Mum? Yok, neden yakayım? Sorsana, belki komşudan geliyor havalandırmadan.
Ama koku hep gece gelirdi, bazen keskin, bazen hafif ama hep sinir bozucu. Ayşegül geceleri o kokuyla uyanıyor, karanlıkta duvarlara bakarken içinde ağır bir korkunun yayılmasına engel olamıyordu.
Bir gün Nevin Hanım evde yokken odasına girdi Ayşegül. Her şey usulca dizilmiş. Duvarda menekşeler, kitap dergi, düzenli. Dolaba göz attı: elbiseler, ayakkabılar, altta o hep ortada gezen ipli kutu.
Ayşegül diz çöküp kutuya uzanırken dış kapının açıldığını duydu. Telaşla fırladı, odadan çıktı. Nevin Hanım koca alışveriş poşetleriyle gülümseyerek geldi.
Ee, evdeymişsin. Ben seni işte sanıyordum.
Kötüydüm biraz, erken geldim.
Ah kuzum, uzan, ben hemen çay koyarım.
Aynı akşam yine balmumu kokusu. Bir de, banyoya giderken, koridor rafında, her zamanki komodinde duran ortak fotoğraflarını gördü. Çerçeveyi aldı, dikkatle inceledi. Camda çatlak yok, ama Ayşegülün yüzü ince ince çizilmiş, sanki ince bir iğneyle kazılmış.
Kalbi hızlandı, kanı kulaklarında uğulduyordu. Titreyen ellerle çerçeveyi tutup bön bön o çiziklere bakakaldı.
Ayşegül, neye bakıyorsun öyle? Alper yatak odasından uykulu çıktı.
Alper bak buna, bak.
Elindeki çerçeveyi gösterdi. Alper inceledi, kaşlarını çattı.
Ne olmuş fotoğrafa?
Biri ince ince iğneyle kazımış suratımı.
Belki baskı hatası var, belki baştan böyleydi de biz fark etmedik?
Alper, saçmalama! Burada iğne izleri açık seçik!
Kim yaptı ki bunu?
Ayşegül sustu. İkisi de evde başka kim olduğunu biliyordu. Ama ağzına almak imkansız, tuhaf olurdu.
Belki ben abartıyorum, boş ver, dedi ve konuyu kapattı.
O gece hiç uyuyamadı. Yatakta gözünü tavana dikip, Alperin hafifçe horlamalarına, duvarda uğraşan birinin seslerine kulak kesildi.
***
Kasım girdi, hava iyice soğudu. Ayşegül sürekli üşüyordu, kalın hırkayla bile içi titriyordu. Sabah bulantıları arttı. Hiçbir şey yiyemiyor, gizlice galeta atıştırıyordu. Nevin Hanım bu sefer açık açık keyifle konuşur gibiydi:
Ayşegülcüğüm, iyice perişan oldun, dedi sanki memnun. Bakışlarında endişe kadar garip bir doygunluk da vardı.
Patronu çağırıp sordu:
Ayşegül Hanım, iyimisiniz? Son günlerde birkaç kritik hata oldu. Geçen gün raporda tutarlar hatalıydı, yanlış tarih girmişsiniz. Hayırdır?
Özür dilerim, tekrar olmayacak.
Emin misiniz, iyi misiniz? İzin almak ister misiniz?
İzin. Düşününce evde izinli olmak bile kâbus gibi geldi.
Sağ olun, iyiyim.
Ama hiç iyi değildi. Gündüz çöker gibi işte, akşama dek anca idare ediyordu. Akşamları mutfakta sessizce oturuyor, geleni geçeni duymuyordu. Alperle konuşmaya mecal bulamıyordu. O ise geriliyor, küsüyordu.
Gerçekten ne oldu sana? Benimle mesafelisin, burada mısın?
Çok yorgunum.
Bir doktora mı gitsek? Annem diyor ki hiç bir şey yemiyorsun.
Annem diyor. Ayşegül gözlerini kaldırdı.
Senin annen çok şey diyor, diye fısıldadı.
Ne?
Bir şey değil.
Kalktı, odaya kapanıp daldı. Alper arkasından gelmedi.
Birkaç gün sonra Ayşegül eve erken döndü, saat altı sularıydı. Kayınvalidesi mutfakta olurdu, ya dizi izlerdi ya telefonda konuşurdu. Ama evde inanılmaz bir sessizlik vardı.
Ayşegül ayakkabısını çıkardı, lavaboya geçip yüzünü yıkadı. Tam havluyla kurularken ince bir ses duydu. Mırıldanma. Monoton, fısıltı gibi; kayınvalidenin odasından geliyordu.
Durdu. Dinledi. Fısıltılar devam ediyor, sözler anlaşılmasa da tuhaf bir ritmi, bir havası vardı. Sanki… dua gibi ama değil.
Kapıya yaklaştı. Hafif aralıktı. İçeri sızan ışıkta masanın kenarı görünüyordu. Masada iki kalın kilise mumu alev alev yanıyordu.
Ayşegülün kalbi kulaklarında atıyordu, kapıyı itti.
Nevin Hanım, masada eğilmiş, önünde büyükçe Alper fotoğrafı. Yanında Ayşegülün fotoğrafı. Ayşegülün yüzü, kara bir kalemle üstü çizilmişti.
Nevin Hanım, parmağında uzunca bir dikiş iğnesiyle kendi kendine bir şeyler okuyor, fotoğrafın üzerinde iğneyi gezdiriyordu.
Nevin Hanım! dedi Ayşegül, sesi artık yabancı gibi.
Kayınvalide birden döndü; suratı bembeyaz, gözleri açılmış.
Ayşe şey yani, beklemiyordum…
Ne yapıyorsunuz siz?
Nevin Hanım aceleyle elindeki iğneyi sakladı.
Hiçbir şey… seni ilgilendirmez!
Mumlar, fotoğraflar, iğne… Bu nedir?
Dedim ya, ilgilendirmez seni! Çık odadan!
O anda Ayşegülün içindeki bütün sabır bitmişti.
SİZİN odanız mı? Bu ev benim! Benim odam, üç aydır hapis ettiniz beni burada!
Ayşegül, bağırma…
Bağıracağım! Mumlarla, iğnelerle uğraşıyorsunuz, fotoğrafımı çiziyorsunuz, eşyama zarar veriyorsunuz, beni bu evde boğuyorsunuz!
Hiçbir şey yapmadım! Nevin Hanım dikleşti. Sen mahvettin benim oğlumu! Başka bir kız olsa şimdiye çocuk doğurmuştu. Sen hep işte kafan, karı gibi bile değilsin, engel gibisin.
Sözleri tokat gibi çarptı. Ayşegül titreye titreye masaya yanaştı, mumları savurdu. Mumlar yere düştü, biri söndü, biri döne döne yandı. Fotoğrafını alıp ortasından böldü.
Çıkın evimden… dedi; önce sesi kısık, sonra kararlı. Şimdi, bu dakika defolup gidin!
Ne? Beni atamazsın!
Atarım! Burası benim evim, gitmenizi istiyorum. Hemen şimdi, hiç tartışmasız!
Alper sana bunu asla affetmez!
Onu kendim hallederim, siz… siz bir dakika daha bu evde kalamazsınız!
Kapı gürültüyle açıldı. Alper işten gelmiş, bağırışları duydu, koşarak odaya girdi.
Ne oluyor burada?
Nevin Hanım hemen oğlunun koluna yapıştı.
Beni kovuyor! Karın beni atmaya kalkıyor!
Alper annesine ve Ayşegüle bakıp gözlerini kocaman açtı. Ayşegül, elinde yırtılmış fotoğrafla, titreyerek ağlıyordu.
Alper… bak, bak ne yapmış!
Masadaki mumları, çizilmiş fotoğrafları, iğneyi gösterdi. Alper donuk bakışlarla baktı, yüzünün ifadesi yavaşça dehşete döndü.
Anne… bu ne?
Bir şey yok oğlum, sadece sana dua ediyordum…
İğneyle mi? Fotoğrafları karalayarak mı? Alperin sesi duyulmamış kadar sertti. Anne, ne yapıyorsun sen ya?
Sadece iyiliğini istedim! Bu kıza bir türlü içim ısınmıyor, dua ettim…
Yeter! bağırdı Alper. Sus artık, topluyorsun eşyaları! Seni hemen İzmire bırakacağım!
Alp…
Hemen! Dedim ya!
***
Bir saat sonra Nevin Hanım gidiyordu. Yüzü taş gibi, hiçbir şey demeden toplandı. Alper de, ağzından laf çıkmadan, yardım etti. Ayşegül ise duvara yaslanıp bakakaldı.
Çantalar hazır olunca, Nevin Hanım kapıda durdu, Ayşegüle öyle bir tepeden bakış attı ki buz kestiler.
Bundan pişman olacaksın.
Ayşegül cevap vermedi. Alper eşyaları kaptı ve çıktı. Nevin Hanım arkasından. Kapı kapandı.
Sonunda evde yalnızdı.
Koca bir sessizlik. Kayınvalidesinin odasına gidip masadaki mumları, fotoğrafları, iğneyi balkona çıkardı, çöp kovasına attı.
Pencereyi ardına kadar açtı, kasım gecesinin buz gibi havasını içeri doldurdu. Karşıdaki kiremit çatılara ve yağmurlu gökyüzüne bakarken, derin derin nefes aldı; uzun bir süreden sonra ilk kez ferahladı.
Alper gece yarısı döndü; yorgun, moralsiz, doğruca odaya girdi.
Bindirdim trene… götürdüm.
Ayşegül yanına oturup elini tuttu.
Affet beni.
Niye?
Bu hal için…
Sen beni affet. Ben göremedim. Hep bir şey yok sandım, sadece iş stresi dedin, başka bir şey algılamadım. Oysaki…
Elleriyle yüzünü kapattı.
Annem çıldırmış. Böyle şeyler yapabileceğini düşünmemiştim.
Alper, kadın yalnız, babanı kaybetti, tek dayanağı sensin. Seni gözünde büyütüyor.
Olsun, bu yaptıkları… çok ağır. Normal değil.
Uzatmadan sarıldı, sımsıkı. Ayşegül onun hafif titrediğini fark etti.
Seni kaybedeceğim diye korktum. Son günlerde benden soğudun sandım.
Hayır, sadece… boğuluyordum.
Bir daha boğulmayacaksın, söz veriyorum.
Ertesi sabah güneşle uyandı Ayşegül. Tabakta sessiz bir huzur. Hiçbir tencere gıcırtısı, yürüyüş sesi, Nevin Hanımın dırdırı yok.
Evde gezindi; eski odası, artık onun çalışma odası. Yalnızca eski kanepesi, masa, bomboş raflar. Yine onun odası. Gerçekten onun.
Alper mutfakta kahve yapıyordu.
Günaydın.
Günaydın.
Beraber kahvaltı yaptılar; Ayşegül bir dilim tereyağlı tost yedi, mide bulantısı hissetmedi. İlk defa uzun zamandır kendine geldi.
Hadi doktora gidelim, hakikaten iyi değilsin, dedi Alper. Randevu alayım mı?
Tamam.
Bir sonraki gün için devlet hastanesine yazdırdı. Ayşegül işine döndü, uzun bir aradan sonra üstünden büyük bir yük kalkmış gibiydi.
Akşam Alperle yan yana otururlarken birbirlerine sarıldılar.
Düşünüyorum da, annem hiç aramadı.
Darıldı mı sence?
Kesin. Ama… Ayşegül, annemi tamamen silemem. O benim annem. Yine de seni asla bırakmam.
Anlıyorum.
Belki her şey yatışınca, kısa bir ziyaret olabilir. Ama sadece “ziyaret”. Bir gece bile yatamaz.
Ayşegül başını salladı. Yüreğinde hala hafif bir korku vardı, ama Alperin ailesini tamamen koparmasını da istemezdi.
***
Ertesi gün Ayşegül doktora gitti. Orta yaşlı, sevecen kadın dinledi.
Son mens ne zaman oldu?
Ayşegül düşündü; kaç zamandır tarih saymıyor, kafası karışık. Bir aydan da fazla dedi.
Bir gebelik testi yapalım bakalım.
Of, gebelik mi şimdi? Hakikaten böyle bir şey aklına gelmemişti. Kendi aralarında bir gün olur demişlerdi ama…
Test pozitif çıktı.
Hayırlı olsun, dedi doktor, gülümseyerek. Altı haftalık gibi duruyor. Mide bulantısı, halsizlik… bunlar klasik.
Ayşegül muayenehaneden şaşkınlık ve hafifliği bir arada yaşar halde çıktı. Hamileydi. Gerçekten hamileydi. Kendi çocuğu… Onların çocuğu.
Hemen bir banka oturup usulca ağladı. Sevinçten, korkudan, hepsinden biraz.
Akşam Alpere anlattı. Önce inanamadı, sonra çığlık attı, sarıldı, Gerçekten mi, gerçekten mi? diye döndüre döndüre sordu.
Mutfak masasında el ele, mutlu birer çocuk gibi kaldılar o gece.
***
Üç hafta geçti. Nevin Hanım hiç aramadı. Alper birkaç kere ulaşmaya çalıştı, ama açmadı. Sadece kısacık bir mesaj geldi: Yaşıyorum, iyiyim. Merak etme. O kadar.
Ayşegül yavaş yavaş toparlandı. Hafif mide bulantısı vardı ama idare ediliyordu. İştahı açıldı, enerji geri geldi. Her akşam çalışma odasını kendine göre yeniden düzenlediler. Kayınvalideden kalan her şeyi attılar, yeni perde, yeni masa, yeni hayat…
Ev aydınlıkla doldu. Ayşegül özlediği gibi yemek yaptı, Alper mutfağa yardım etti, birlikte gülüşüp eski neşelerine kavuştular.
Bir akşam Alper:
Düşündüm ki, çocuk doğunca annem illa gelmek ister, dedi. Ne diyorsun?
Gelsin… ama, sadece ziyarete, en fazla bir gün. Gece asla kalamaz. Bu, benim şartım.
Tamam.
Ve başlarda çocuğu asla ona yalnız bırakmam. Belki sonra, zamanla… ama şimdilik yok.
Tamam, söz veriyorum. Kesinlikle.
Dırdır etmek istemem. Ama bir daha onun yaşamıma sızmasına asla izin vermem. Bizim çocuğumuz huzursuzluk istemem, bizim evimizde de.
Artık net sınırlarımız var. Eğer annem bunlara uymayacaksa, geçmiş olsun. Evim ve ailem benim önceliğim.
Ona sarıldı, pencereden yağan yağmuru dinlediler.
Sence becerebilecek miyiz? Her şeyi: çocuk, aile, senin annenle ilişkiyi?
Tabii ki becereceğiz. Çünkü artık ne istemediğimizi iyi biliyoruz, birlikte güçlüyüz.
Ayşegül başını onun omzuna koydu, bir elini karnına götürdü. İçinde yeni bir güç vardı. Kendi evinin hanımı olduğunu şimdi gerçek anlamda hissediyordu.
Alper, söz ver, yine boğulacak gibi olursam, duymazdan gelmeyeceksin.
Söz. Her zaman seni dinleyeceğim.




