O günden beri, Tosun’un elinden en kıymetlisi alındığından beri artık kulübesine hiç girmedi. Artık çıplak toprakta yatıyor, neredeyse hiç yemiyor ve geriye kalan tek dostu Serdar’a bile tepki vermiyordu…

O günden beri, Canın en değerli varlığını ondan aldıklarından, kulübesine hiç girmedi. Artık çıplak toprakta yatıyordu. Neredeyse hiç yemiyor, kalan tek dostu Serdara bile tepki göstermiyordu

Yine bir kasım ayı gelmişti. Gün geçtikçe havalar daha da soğuyor, gökyüzünü gri bulutlar kaplıyor, insanlar kalın yün paltoları ve atkılarına sarınıyordu. Havada yaklaşan kışın haberi vardı, Can da çok yakında kar yağacağını içten içe hissediyordu.

Acaba ne zaman kulübeme sıcak saman dolduracaklar? Tüyüm var ama geceleri iliklerime kadar soğuk işliyor diye düşündü Can, ıslak toprağa kıvrılmış bir halde.

Tembel gözlerle ambarın bahçesinde koşuşturan hamalları izledi. Adamlar kutuları taşıyıp kocaman, ağır kamyonlara yüklüyordu. Kimsenin yaşlı bekçi köpeğine zerre kadar aldırışı yoktu.

Ne yatıyorsun öyle? bir ses duyuldu. Cana doğru yaklaşan, nöbetçi kulübesinden sigara içmeye çıkan güvenlik görevlisiydi. Burası senin tembellik edeceğin yer değil. Seni depo bekçisi diye tuttular, kanepede pinekleyen bir köpek olasın diye değil! Çekil şuradan!

Adam öfkeyle tükürüp uzaklaştı. Adı Vedattı. Can küçücük bir yavruyken bile onu hiç sevmezdi, hem de hiçbir sebep yokken.

Az sonra koyu yeşil bir araba ambarın önünde durdu. Can birden ayağa fırladı.

Merhaba dostum, dedi ona yaklaşan, sakallı, şapkalı adam. Seni biraz ısıtmaya geldim.

Bu, Serdardı Canın en sevdiği, en iyi huylu güvenlik görevlisi. Her zaman köpeğe güzel bir söz, lezzetli bir lokma bulurdu. Boş gününde dahi Canı unutmayıp onun için saman getirmişti.

Serdar kulübeyi taze, yumuşak samanla dikkatlice doldurdu. Arabadan sıcak, etli bir mama çıkardı, Can önünde iştahla hepsini yedi. Serdar boş kabı alıp yıkamak için götürdükten sonra gitti.

Yine yalnız kalan Can, geceyi sabırsızlıkla bekliyordu çünkü uykuda canı acımıyor, yalnızlık biraz olsun unutuluyordu.

Gece çöktüğünde Can ahşap kulübesine doğru yürüdü. Tam girmek üzereyken aniden durdu.

Samanların arasında iki iri zümrüt yeşili göz parlıyordu. Korkutucu bir tıslama duyuldu.

Can, alışkın olduğu iyi huyluluğuyla davetsiz misafire baktı. Önünde zayıf, simsiyah bir kedi oturuyordu. Gözlerinde şu yazılıydı:

Sakın dokunma. Benle oyun olmaz!

Sinirli bakışına rağmen Can birden sevindi.

Kulübe biraz küçük belki, ama birlikte sığarız, diye umutlandı.

İleriye bir adım atınca pırıl pırıl ve sivri tırnaklı patisiyle havaya bir hamle yaptı kedi.

Hııısss! dedi kedicik.

Tamam, dışarıda da uyurum ben, diye iyice uzandı Can, kulübesinin kapısında.

Sabah erkenden kalktı; her zamanki gibi sabırsızlıkla kahvaltısını bekliyordu. Kulübeye bir göz attı. Kedinin mışıl mışıl uyuduğunu gördü.

Ne de sevimliymiş!

Vedat yine buruşuk suratla kulübeden çıktı. Çöpleri Cana doğrultup sessizce gitti.

Kurallara göre köpeğe düzgün bir yemek verilmesi gerekiyordu ama Vedat o zahmete hiç girmez, her şeyi önüne savururdu. Can çoğu zaman bu yediklerinden karnı ağrır olmuştu. Ama şikayet edecek kimse yoktu.

Can, atılan yemekleri kokladıktan sonra bir başka kokunun daha olduğunun farkına vardı.

Kedi! Hiç çekinmeden, yerin gerçek sahibiyle alay edermiş gibi, Canın hemen yanı başında oturmuş; kolbastıdan kalan kabuğu kemiriyordu.

Can, böyle zayıf bir hayvanı doyurduğu için memnun oldu.

Kedi ona diken diken bakıyor, sürpriz bir saldırı için hazır görünüyordu. Can ise sadece ekmeğini çiğniyor ve ilgiyle olan biteni izliyordu.

Neden bana kızıyor ki? Belki o da biraz ekmek ister? diye düşünüp utanarak ekmeğini kedinin önüne uzattı.

Tüm gün birbirlerini süzdüler. Kedi şüpheli ve düşmanca, Can ise sevecen merakla.

Akşam Vedat nöbetini bitirip yine bir miktar artığı Cana fırlattı. Kedi hemen başına üşüştü.

Ayy! Bu da ne ya! Baksana tipine, tam bir cadı kedi! Defol buradan! diye bağırdı Vedat.

Kedi hemen Canın arkasına sığındı. Can önce afalladı, ama sonra çabuk toparlandı. Dişlerini gösterdi, tüyleri kabardı, bakışları sertleşti.

Vedat suratını buruşturarak başını çevirdi ve hayvanlarla uğraşmamak için hızlıca gitti. Yeni gelen güvenlikçi ise ilgisizce onları görmezden geldi.

Kedi bir minnet bakışı fırlattı Cana. Can ise düşündü:

Vedat ona cadı dedi Acaba ismi bu mu? Demek, adı Cadı.

Bir sabah kasvetli kış erken bastırdı. Cadı yine samanlara gömülürcesine kulübeye sığınmıştı. Can kedinin rahatını bozmak istemese de içine bakmadan edemedi.

Kedi, köpeğin üzgün gözlerinde anlam vermeye çalıştı. Nasıl bu kadar iyi olabilirdi ki bir köpek?… Ama yer açıp Canın yanına uzanmasına izin verdi.

O gece, ilk kez, iç içe uyudular. Hiç bu kadar huzurla uyumamışlardı.

Can ve Cadı o günden sonra ayrılmaz oldular. Birlikte yiyor, yatıyor, kendi dillerinde sohbet ediyorlardı.

Serdar bir gün kulübenin önüne gelince Cadıyı Canın yanında görünce şaşırdı. Minik ve narin bir kedi, koskoca bekçi köpeğinden hiç de korkmamıştı!

Ama anlaması uzun sürmedi hayvanların arasında dostluk vardı. Sevgiye ise, ne beden ne cüsse engeldi.

Serdar Cadının bakımını üstlendi: veterinere götürdü, tüylerini taradı, yemek getirdi. İki hafta olmadan Cadı kendine geldi.

Yalnızca Vedat aralarındaki huzuru bozuyordu. Siyah kedilerin uğursuzluk getirdiğine inanmıştı. Ondan kurtulmak için bir gün kediyi zehirlemeye bile çalıştı. Fakat Can, kokuyu sezdiği anda müdahalede bulundu her an tetikteydi.

Çok soğuk bir gecede Can ve Cadı kulübede beraberdi. Can, yine Cadının yeni bir aslan pençesini baştan aşağı yalıyordu kedi tek başına gezinip sürekli belaya bulaşıyordu.

Birden ikisinin de burunlarına keskin bir koku geldi.

Can bir anda dışarı fırlayıp avazı çıktığı kadar havladı. Yangın çıkmıştı! Ambar tutuşmuştu!

Vedat küfürler savurarak dışarı koştu, etrafta telaşlı biçimde telefonunu arıyordu.

Cadı uzun uzun miyavladı. Vedat döndü kedi, düşen cep telefonunun hemen yanındaydı.

Pis cadı! Sinirle onu itip telefonu alıp yangın ekibini aradı.

Can, yaralı Cadının yanına gitti. İkisi de uzaklarda bir köşede yangını atlattı.

Yangın bittiğinde, Vedatın bakışları düşmanca daha da kasvetliydi.

Sonraki akşam Can, kulübe önünde bir tartışmaya kulak misafiri oldu.

Baksana, bu kedi felaket getirdi, bakışı bile korkutucu! dedi Vedat.

Ne yapalım yani? dedi bir başkası ilgisizce.

Ormana bırakmalı, kurtulsun gitsin! dedi Vedat.

Can, tüyleri diken diken, kalbi sıkışmış halde dinliyordu. Cadıya sokulup sarıldı.

Sen iyice sapıttın. Ormanda ölür, dedi karşı çıkan Serdar.

Umrumda değil! Yetmedi mi o kadar yangın?

Aslında, siyah kediler uğursuzluk getirir diyenler var dedi başka biri.

Kimse hiçbir yere götürmüyor! Çocuk musunuz siz? diye kestirip attı Serdar ve çekip gitti.

Sabah oldu. Can gerindi, esnedi. Yanına bakıp Cadıya selam vermek istedi.

Ama Cadı yoktu.

Samanların altını üstünü aradı, dışarı fırladı, koştu, boğuk boğuk havladı.

Kulübenin yanında siyah bir leke gördü ama bu sadece rüzgarda uçuşan bir poşetti.

Kapı açıldı.

Ne arıyorsun, kedini mi? dedi Vedat sinsi bir tonla. Artık senin kedin yok. O şimdi başka yerde, çoktan kayboldu…

Can adamın yüzüne baktı, sanki başka bir şey duymak ister gibi.

Gerçi Ormanda bir başına fazla dayanamaz. Belki de şimdi çoktan ölmüştür.

Can tek bir ses dahi çıkarmadı. O acı dolu uluma, boğazında düğümlenip kaldı.

İlk kar yere düşmeye başladı, bembeyaz taneler ağır ağır yatan köpeğin üstünü kaplamaya başladı.

O günden sonra Can, ne kulübesine girdi ne düzgün uyudu. Neredeyse hiç bir şey yemedi, Serdar bile onun ilgisini çekemedi.

Can, inan bana, Cadı şimdi çok güzel bir yerde. Orası hem sıcak hem çok huzurlu. Bana güveniyor musun? dedi Serdar, yanında diz çöküp köpeğin başını okşayarak.

Ben de orada olmak istiyorum. Cadının yanında Gidemez miyim, lütfen? diye geçirdi içinden Can.

Yakın zamanda, bilmediği insanlar hakkında konuşurken sesleri kulağına çalındı. Yanında durup sanki o bir eşya gibi, onsuz da depo olur diye konuşuyorlardı: Bu köpek yaşlandı, işe yaramaz, yerine genç bir bekçi lazım, artık bunu emekliye ayıralım.

Nasılsa, kulak asmadı; artık içinde hiçbir şeyin önemi yoktu.

Kar yağmaya devam ediyordu, pamuk gibi taneler sırtında, başında, patilerinde birikiyordu. Zamanla tüm vücudunu bembeyaz bir örtü sardı. Yavaşça göz kapakları ağırlaştı.

Acaba hiç açmamayı başarabilir miyim gözlerimi? Bir daha görmek istemiyorum diye geçirdi Canın yorgun zihninden.

Çevredeki dünya sessizleşti. Can, vücudunu hissetmez oldu, kokular ve rüzgâr silindi. Sonra, karanlığın içinde tanıdık bir ses yankılandı:

Hadi dostum, uyan. Kalk artık, benimle geliyorsun.

Sonraki anları Can puslu hatırladı: Serdarın arabasının sıcak koltuğu, radyodan gelen hafif bir müzik, yol boyunca tanımadığı yeni kokular.

Keder ve yoksunluk Canın vücudunu güçsüz bırakmıştı. Yolun sonunda, arka koltukta uykuya daldı.

Saatler sonra, Serdar ona yardım ederek arabadan indirdi ve yavaş yavaş bir eve götürdü.

Bundan sonra benimle yaşayacaksın, dostum.

Can artık pek umursamıyordu, ama Serdarı üzmemek için sevinçliymiş gibi davrandı. Zorla da olsa gülümsedi. Ama Serdar her şeyi anlıyordu zaten.

Hadi bakalım, şimdi içeri girince hemen rahatlayacaksın, diyerek kapıyı açtı Serdar.

Kapıdan adım attıklarında Can birden canlandı. O koku Hayatında unutamayacağı bir koku!

Ve hemen ardından pencereden siyah bir gölge atlayıp hızla ona koştu. Yanına varmadan Can anlamıştı bu, onun Cadısıydı!

Derim ya, iyi bir yerde, dedi Serdar gülümseyerek. Hiç düşündün mü, iyi kalpli yaşlı dostum, Cadıyı ormana bırakmalarına izin verir miydim?

Ama köpek ve kedi için artık orada başka hiç kimse yoktu. Kendi aralarında dilediklerince konuştular.

Gün sonunda, çift baş başa yatarken, Can düşündü: Cadı demek ne demek acaba?

Kedisine sormak istedi ama vazgeçti. Ne fark ederdi ki? Cadı, benim dostum! Bu tek başına yeter.

Ve Canın hikayesinin sonunda şu ders kaldı: Gerçek dostluk, türlü zorluklara, önyargılara ve soğuğa rağmen varlığını sürdürür. Sevgi, yürekleri ısıtır ve umudu hep yaşatır.

Rate article
Lifequest
O günden beri, Tosun’un elinden en kıymetlisi alındığından beri artık kulübesine hiç girmedi. Artık çıplak toprakta yatıyor, neredeyse hiç yemiyor ve geriye kalan tek dostu Serdar’a bile tepki vermiyordu…