– Bak hele, ne güzel süslenip püslenmiş! Adam gibi insanlar sabah kalkıp işine gider, bu hanım kızımız ise? Bizim bozuk kaldırımlarda, o bembeyaz pantolonlarla nereye gitmekte?
– E yürüyerek gitmiyor ki zaten! Hep o arabasında! Koca minibüs neredeyse!
– Yahu şükret ki üzerinde kıyafet var! Boynuna baktın mı hiç?
– Yoo, orada ne var ki?
– Dövme var, dövme! Allah aşkına, insan boynuna dövme mi yaptırır? Hapishaneden yeni çıkmış gibi! Daha genç yaşında bu hale bak! Annesi sağ olsa ne derdi acaba? Eh, kontrol etmeyince işte insan kayboluyor
Apartmanın önündeki bank gene dedikoduya boğuldu, Deryanın arkasından bakarak.
Evde bekleyen sıkıcı işler olmasa, çantalar ayaklarının dibinde dururken, insanlar neden gıybet etmesin ki? Bir nefes almak gerek; evde ne var sanki? Hep aynı rutin… Çocuklar, mutfak, temizlik… Ne sevinç kaldı, ne yenilik; hele hele torunları kucaklayıp koklamadan, insan mutlu olur mu? Torun sevgisiyle o kafa dağılıyor az biraz… Herkese de kısmet olmuyor zaten. Mesela, Safiye Teyzenin çocukları açık açık, torun olmayacak demiş, şimdi öyleymiş moda: Gezmeler, rahat rahat tatiller. Dünyada umurunda hiç bir şey olmadan yaşamak. Nasıl başarıyorlar acaba? Onlar da herhalde Derya gibiler, Emirin kızı işte…
Halbuki çok tatlı bir kızdı; ilkokuldan beri parlak, edepli, saygılı… Annesi ölünce dağıldı, hep bir yerlere kayboldu. Çalışmıyor da. Bari okusa… Yalnız Derya, o da yetmezmiş gibi şimdi bir de dövmeci olmuş! Kendi dükkanını açmış, öyle diyorlar. Böyle şey olur mu?
Yıllar önce babası ortaya çıktı tekrar, herkes belki kızı toparlar diye düşündü. Ama ne yaptı? O devasa minibüs gibi arabayı aldı, sonra yine bırakıp gitti kızı kendi başına. Derya daha yirmi yaşında yeni oldu. Ev tamam annesinden kaldı ama, araba yüzünden apartmanda huzur kalmadı.
Hah, şimdi gitti işte! Nereye, kime, niye? Kim bilir… Dönüp bakmadı bile! Havalı işte, fıstık! Hem de bembeyaz pantolonla…
Komşuların dertlerini, dedikodularını düşünmeye Deryanın zamanı yoktu. Zaten hayatı başından aşkın… Bugün de dakikası dakikasına plan yaptı. Nasıl yetişecek, bilmiyor! Annesi hep derdi; Kızım, zamanı iyi kullanmayı öğrenmelisin!
Derya, her şey zamana bağlı! Biri koşturur durur, yine de iş yetişmez. Sonra başkalarına özenir. Halbuki şansın sırrı basit: Zamanının kıymetini bilen, çok şey başarır.
Nasıl dost olacağım zamanla anne?
Kıymetini bil, boşa harcama. Ne önemli senin için, ona vakit ayır. Sadece iş değil, dinlenmeye de vakit bırak. İnsan robot değil, arada eğlenmek, dinlenmek de lazım
Neden?
Demir değiliz ki kızım! Kendini sorumlulukla boğarsan ne olur? Kime faydası olur? Hiç kimseye… Yorgun, mutsuz, sinirli olursun. Bırak, biraz mola verirsen kendine yazık etmezsin, herkes daha iyi olur. Ama sürekli de tembellik doğru değil! Bocalarsın, kendini kaybedersin. Dinlenme saati belirle, fazla aşma. Hem işlerin düzene girer, hem de gönlün rahat eder…
Annesinin öğütleri Deryanın aklında, ama uygulamak zor. Ajanda aldı, liste yaptı, yine olmuyor. Bütün işler acil, ertelenemiyor! Şimdi üç ders var, birine anca yetişecek. Çünkü iki müşteri ona yazıldı, Ayşene de uğraması gerek. Ayşenin olduğu yerde Melih var, orası on dakika değil! Sonra Merte uğrayıp taşınmasına yardım edecek… Yeni gelenlerle de tanışmak lazım, başka şehirden gelecek çocuklar, isimlerini daha öğrenmedi bile… Yetişse bari…
Yolda trafik biraz açıldı, Derya gaza bastı. Arabası hemen cevap verdi, yumuşak ve güvenli. Sanki diyordu ki, Korkma, her yere yetişiriz. Ben boşuna babadan sana kalmadım, değerli vaktini koruyacağım!
Derya direksiyonu okşadı.
Teşekkür ederim baba!
Birkaç yıl önce biri söylese babasına teşekkür edecek, kahkahayı basardı. Küçüklüğünden beri babasına öfkeliydi.
Annesi tek kötü laf etmemişti. Hep derdi ki, babası çok akıllıydı, Derya ona çekmişti.
Ama Derya anlamazdı; nasıl akıllı insan bebeğini bırakıp gidebilirdi?
Yıllarca bu öfke içinde birikti, kimseye belli etmeden…
Anaokulunda tek başına köşede bakar, kızlar babalarıyla dans ederken Derya seyirci kalırdı. Hiç ağlamazdı, sadece sessizce, içindeki hıçkırıktan taş gibi duran boğazıyla izlerdi onları.
Okulda biri dokundu mu, kendi başının çaresine bakar; diğerleri hemen “Babamı söylerim, seni işe pişman eder,” diye bağırırdı, Derya susar içine atardı.
Liseden mezun olunca en yakın arkadaşı İlayda şöyle dedi:
Babam dedi ki, dilediğin üniversiteye git; kazanamasan da, parayla okutacak, kalan parayla da araba alacak!
İlayda ile üç yaşından beri arkadaştı ama o an anladı ki; o dostluk bitmişti.
Kıskanmak değil, tarifsiz bir iç burukluğu… İlayda her şeyi biliyordu, bir babanın nasıl özlediğini, Derya’nın ondan nasıl bahsedecek olmasından incindiğini…
Aslında Derya kimseye özenmezdi. Gerek yoktu. Annesiyle her şeyi bölüşerek yaşıyorlardı, tatiller, güzel kıyafetler, on altıncı yaşında alınan çok şık telefon…
Ama o gün, on altı yaş doğum gününde, hepsinden öte bir hediye vardı. Onu yıllarca hayal ettiği adam, birden kapıda belirdi.
Derya o akşam büyük bir kriz çıkardı! Bağırdı, annesine kızdı, sarılmak isteyen elleri itti, gözyaşı içinde:
Sen ihanet ettin! Onu niye buraya çağırdın? Görmek istemiyorum!
Oysa ki, annesi artık ağır hastaydı, hayatları bir uçurumun kenarında asılıyordu, ama Derya bilmiyordu…
Benim suçum Derya! Babanla ayrıldık, sana göstermedim, izin vermedim… Benim suçum. Beni suçla…
Niye? Anlat!
Kırılmıştım…
Neye? Neye darıldın da bensiz bıraktın?
Anlatacağım… Böylesi kolay değil…
Zamanla Derya aslını öğrendi…
Anne ve babası çok gençken, ailelerin onaylamadığı bir evlilik yapmış. Annesi hamile kalınca iki aile de kızmış; ne istemişlerse, olmamış…
Kimse beklememişti, kimsenin planlarında çocuk yoktu. Herkes Deryayı bir yük gibi görmüş. Babasının geleceğini kuramamış, annesi okulu bırakmış… Ne planlar kaldı, ne umutlar. Sonra annesi Deryayı alıp teyzeye gitmiş, babası bir süre kızıyla iletişim kuramamış.
Aradı sesini… Seni bulmak istedi, ben engel oldum… Dedim ki, senin çocuğun değil
Anlaşılır gibi değil anne! Niye?
O kadar çok tekrar ettiler ki, sonunda ona da inandım. Bıraktım gitsin, dedim belki böyle herkes rahatlar…
Derya, annesinin ellerini bırakıp pencereye koştu, her şeye öfkeliydi. Sahte bir rahatlık, bir düzen kurmuşlardı, hepsi bir anda dağıldı.
Ama sonra, annesinin yanına gidip, uzattı dizine başını:
Artık lütfen, her şeyi anlat, tek bir yalan istemiyorum.
Söz…
Böylece öğrendi Derya hayatın gerçeklerini. Bazen cevaplardan çok sorusu olurmuş insanın… Hayata dair her şeyin kırılgan, aniden değişen bir sınırı varmış. Ve kimse ne yapacağını bilemezmiş.
Derya da hala emin değil; annesini tam anlamıyla affetti mi, affetmedi mi? Tek bildiği, annesine her şeyi anlattığı için minnettar olduğu.
Asıl gizli kalan hisler; annesi hayatının son günlerinde, babası hiç ayrılmadan yanındayken, Derya hep aralarındaki konuşmalara huzurla uzaktan bakardı. Sorularla içini deşmek istemezdi.
Sonra babası ayrılırken dönüp dedi ki:
On sekizini tamamlayınca istersen giderim, ama şimdi seni bırakmam… Arkalarda olmayacağım, hayatında olacağım…
Bırakma baba! Hep ol, hep göster kendini, ne olur!
İnadına yaşama tutunan annesi iki yıl daha dayandı. Kıymetini bilemedi insanlar zamanın; Derya yeniden anladı. İşte o zaman başladı Derya resim yapmaya.
Daha önce hiç ciddiye almamıştı. Defter kenarına bazen karalar, annesi Fena değil, der geçerdi. Ama bir gün babası t-shirtünü çıkartınca Derya gözlerine inanamadı: Sırtı muazzam bir dövme kaplıydı.
Arkadaşım yaptı. İster misin onu tanıştırayım? Belki ders alırsın…
Çok isterim!
Bunu kimse fark etmeden Derya uzun süre babasıyla İstanbulda yaşadı. Dövme sanatında usta oldu. Ama bir gün “Evimi özledim,” dedi ve Anadolu kasabasındaki evine dönmek istedi.
Babası karşı çıkmadı bile; Biraz daha kal, hazırlık yapacağım, diye şehir dışına gitti, dönüşte evin anahtarlarını ve bir dosya bıraktı:
O araba senin, bu da küçük bir işyeri. Eskiden benim olan daireyi satıp merkezde bir dükkan aldım sana. Küçük ama yeter. Hocan Melih ekipmanları ayarladı, şimdi teslim edecekler. Dükkan senin, kendini geliştir! Liseyi bitirdin, ama eğitimini de sürdür… Hayatta diploma önemli…
Her şey hazır olunca, komşular yine konuşmaya başladılar: Kocaman minibüs ve güzel bir kız… Ama Derya inanmıyordu hala şansına.
Babası yardımlarıyla, reklamla dükkanı ayağa kaldırdı, sonra kendi ailesinin yanına döndü.
Nereye baba?
Ailemin yanına, orada işler karışık, beni bekliyorlar. Ama sen biliyorsun, hep yanındayım…
Gidişinin ardından Derya işine ve okuluna asıldı. Müşterisi boldu, yanında iki kişi çalışıyordu artık.
İşte bu sırada tanıştı Ayşenle. Akşam üstüne doğru içeri giren şık, şemsiz bir kadındı.
Pardon, usta ile konuşabilir miyim?
Derya ekrana gömülmüştü, başını kaldırdı:
Buyurun, benim.
Kızcağız, şaka yapacak vaktim yok, asıl ustayı çağırır mısın?
Derya ona iyice baktı. Başta şık gelmişti, ama makyajsız, gözleri şiş, tırnaklar kesik ve soluk, bakışında tarif edilmez bir yorgunluk… Derya albümünden kendi işlerini çıkardı:
İşte, bunlar benim çalışmalarım. Anlatmak istersen, hangi modeli istiyorsun?
Şuraya… Adı… kolumun üstüne… Hep görmek istiyorum…
O an kadının içi doldu. Derya, gözyaşlarına hakim olmaya çalışan kadının bir şey demesini beklemeden, ofisin kapısını kilitledi.
Buyurun, başlayalım, dedi.
Acır mı? Kadın sormadı, oturdu.
Sedef…
Hiçbir şey sormadı Derya.
İki gün sonra hastane koridorunda karşılaştı bu kadınla, tesadüfen. Derya teyzesi için gelmişti, kadın onu görünce:
Teşekkür ederim… Çok güzel oldu. Sedef’e de çok yakıştı.
O…
O, kızım. Sedef.
Ayşen, elini uzattı:
Ayşen.
Derya.
Sedefle tanışmak ister misin? Ona çok iyi geldin
Derya hiç düşünmeden:
Tabii ki isterim!
Elini tutan minik kızı, kalın camlı gözlüklerinin birini bantla kapamıştı. Konuşmalarına bayıldı Derya:
Ceviz var mı yanında? Badem, fındık?
Yok.
E şimdi sincapları neyle besleyeceksin?
Hangi sincapları?
Burda, parkta, kaç tane var! Hergün arıyoruz annemle…
Merak etme, onlar kilo almaz… Hep koşuyorlar.
Sen akıllısın! dedi, Sedef.
Hiç sanmam.
Niye?
Daha öğrenciyim de
Elini uzattı ciddiyetle:
Sedef Arslan. Sen?
Derya Güneş.
Evet, artık tanıştık!
Minicik kahkahalar parkı çınlatırken, Ayşenin yüzüne ilk defa güneş doğdu.
Devamı… Derya dolu ceplerle cevizle gitti bir sonraki ziyarete.
Sedefin tedavisi hakkında zamanla konuştu Ayşen. Zamanla samimi oldular, aralarındaki dostluk narin bir ip gibiydi.
Bir çözüm var mı? Dedi Derya.
Var artık. Bir süre şans kalmadı dendi… Sonra yeni bir cerrah geldi, Mert Bey, o umut verdi Sedefi ameliyat etti. Şimdi yoğun bakımda.
Neden üzülüyorsun o zaman, iyi haber bu…
Doğru, ama onun başında olamıyorum. Çok korkuyorum, paylaşacak kimsem yok…
Derya yavaştan sinirlendi.
Hakkın yok pes etmeye! O kız için, o yazıya sahip çıkmak zorundasın! Unutursan, her şey bitti demektir…
Ayşen ağladı, Derya yanında sessizce durdu. O gece sabaha dek birlikteydi; konuşarak, ağlayarak, gülerek…
Ertesi gün hastaneye birlikte gittiler.
Hazır mısın? Dedi Derya, çantasında tarak uzattı, Sedef seni öyle görmesin!
Sedef ameliyattan çıktı, iyileşiyordu.
Kısa süre sonra parka gider miyiz? Orada sincap var mı, Derya da var mı?
Döneceğiz. Ankarada büyük parklar var, Deryanın arabasıyla seni oraya götüreceğiz.
Neden Deryayla?
Çünkü iyileşmen için. Arkadaşı Derya her şeyi ayarladı…
Re-ablite… Neydi? Boş ver, ben yine Deryaya sorarım!
Artık annesinin dediklerine pek aldırmıyordu; başka şehir, yeni macera demekti…
Anne!
Efendim?
Mert de gelir mi?
Hayır, işi çok… Ve Sedef, yetişkinlere isimle seslenilmez!
Ben söylerim! Çünküm o Deryayı seviyor!
Ayşen hayretle baktı.
Çocuklar ne çok şey bilir, büyüklere anlatamazlar!
Gerçekten de, Mert ile Derya arasında bir şeyler vardı; ama ikisi de itiraf etmekten kaçındı. Güya ultra modern insanlar…
Zaman geçti, Ayşen ve Sedef İstanbula gitti. Derya, muhtaç hastaları da arabasıyla götürüp getirmeye başladı; Mert hayranla izledi ama bir türlü hislerini söyleyemedi. Derya da… Onu başkası harekete geçirecekti.
Sedef rehabilitasyondan döner dönmez annesine dedi ki:
Hemen hastaneye, Mertin yanına!
Niye bakalım?
Ona bir şey diyeceğim!
Bana?
Sonra anne…
Mert büyük bir ciddiyetle karşıladı:
Buyur Sedef?
Küçük kız yanaştı, fısıldadı:
Niye Deryaya açılmıyorsun?
Zor iş Sedef…
Zor nedir? Sen de seviyorsun, o da…
Benim evim yok, param yok, kirada yaşıyorum. Ona ayak uyduramam, onun arabasını gördüm, her şeyi var…
Ne yani, aşk yetmez mi?
Yetmeyebilir…
Daha fazla dinlemedi. Mertin kolundan çekip annesine koştu:
Haydi, Deryaya!
Ayşen güldü. Gittiler, Sedef Derya ile de konuştu.
O gece, Derya artık saklanmayacak diye karar verdi.
Dükkanın kepengini indirirken, karşıdan Mert geldi. Sade bir “Selam” bile müzik gibi geldi…
Aylar geçti; apartmanın önündeki bankta konuşmalar tekrar canlandı:
Kız iyice havalandı! Kim bu çocuk? Ev mi taşıyacak, kimin nesidir? Babası nerede?
Duyduğuma göre düzgün biriymiş!
Kimden duydun! Herkesin dışı başka içi başka…
Babasına bir haber vermek lazım…
Burada oturuyor, yeni geldi sayılır…
Derken…
Derya beyaz, muazzam bir gelinlikle bahçeye çıktı, dövmeyi ilk kez herkes gördü; hatta entel Safiye Teyze bile büyülendi!
Mert kahkaha atan Sedefe göz kırptı; “Sana sattığı” Deryasına sahip olmaktan gururlu…
Ayşen ağladı ağladı, sevinçten:
Bırakın da bu defa mutlu ağlayayım!
Gelin arabasının önüne gelen tanımadık insanlar; Derya sarılıp öptü hepsini. Kim oldukları bilinmiyor, ama hepsi Deryayı çok seviyordu.
Son anda, Derya gelinliğinin eteğini kaldırıp topuklu ayakkabısından çıkıp spor ayakkabı istedi!
Hangi akıllı geline böyle ayakkabı giydirir? Araba kullanacağım ben!
Mert, kızını rahatça kucaklayarak arabaya bindirdi, spor ayakkabısını kendi giydirdi, Ayşen bagajdan bulup getirdi
Hiç kimse gibi değil! dedi banktaki kadınlar.
Tabii, işte fıstık Derya!
Bütün bu karmaşanın içinde önemli bir şey öğrendim: İnsanlar ne derse desin, yolunu kalbinle seçmekten hiç pişman olmadım. Hayatta, zaman bazen bizim için çalışmaz, bazen fırsatı kaçırırız; ama en güzeli, sonunda cesaret edip gerçekten sevdiklerimiz için adım atmak. Her şey değil, ama mutluluk bulaşıcı; yeter ki, ona tutunmayı bilelim.




