Babaya Mektup

Babaya Mektup

Vay be, Caner, sende de varmış kabiliyet! Hiç beklemezdim senden böyle bir şey! Elif gözyaşlarını saklamadan bluzunun koluyla burnunu sildi.

O süslü bluzu annesi dikmişti ona. Kumaşı sandıktan çıkarmış, ona bakıp iç çekmişti. Ne güzel olurdu bana, diye düşünmüş ama yine de makinenin başına geçmişti.

Ne de olsa kız büyüdü artık, cicili bicili giysilere ihtiyaç var. Kim bakar ona, üstü başı dağınık gezerse?

Keşke annem o kadar kasmasaydı Ne fayda? diye geçirdi içinden Elif, ilk aşkının arkasından bakarken.

Biricik aşkı, Eliften uzaklaşıyordu; üstelik bir kez olsun arkasına bile bakmadan, tiz bir asker adımıyla yürüyordu.

Elifin burnunun direği sızladı.

Bir kez daha hıçkırırken, Dikkatli ol, rimeller bulaşmasın! dedi içinden annesi sıkı sıkı tembih etmişti, boya sürmek yok! diye. Ama genç kızlık işte Gözyaşına izin yok.

Caner, Can, Canercik

Aşkla yanıp tutuştuğu adam! Tam tamına altı ay sürmüştü bu mutluluk. Elif hesapladı. Tanıştıkları günden itibaren, tam yarım yıl.

Ama neler olmamıştı ki o altı ayda

Caner bir ara dönüp baktıysa da, Elif görmemiş gibi yaptı.

Değmez! Onca haberle yanına var, o ise burnunu dikti yürüdü. Varsın gitsin! Denizci olmuş da özgürlük peşindeymiş! Hadi oradan! Kime ne Yolları açık olsun! O da çocuk değil ya! Kendi doğurur, kendi büyütür! Kimseye el açmaz! Fazla bile değer verdim.

Elif öyle söylese de, içindeki incecik bir ses, haksızlığa uğramış gibi ağlayıp duruyordu.

Nasıl olurdu ki? Seni seviyorum demedi mi? Ne isterse verirdi, Seninle evleneceğim demedi mi? Ama ne yaptı? Elif ona hamile olduğunu söyleyince ortadan kayboldu.

Nasıl söyledi, derseniz

Artık sadece hafta sonları görüşmeler yetmiyor, dedi. O ise, Deniz beni bekliyor, planımı değişmem, dedi. Eğer seviyorsan, gel benimle! dedi.

Annesinin yanından gitsin de… Karnı burnundayken taaa diğer şehre, tanıdık bildik yok, kimse yok, oraya mı gitsin?

Yok ya. Hiç gerek yok.

Elif banktan kalktı, eteğini çekiştirdi, saçını düzeltti. Saç üç tel, ama maşayla dalga harikalar yaratıyor. Annesi haklıydı; görünüş pozitiften çok şey değiştirir. Caner mesela, öyle ahım şahım bir tip değildi. Ama kızlar peşinde. Çünkü akıllı, şakacı, gerektiğinde ciddi. Okulu beş sene, koridor iki kat! Ama yalan yok, fena çocuk da değil

Elifin de öyle ahım şahım bir eğitimi yoktu hani. Meslek lisesi bitmiş, bitti. Sonrası yok; anası ne kadar zorladıysa da, gitmeyeceğim! dedi. Bir de surat etmişti, neredeyse aylarca konuşmadılar! Ne zamandı o zamanlar

Ama Elif işini biliyor. Diplomanın ne faydası var? Şantiyede çalışıyor, iyi de para getiriyor. Anneye yardım var, kendine de yetiyor.

Annesi de yumuşadı; kızını yine bağrına bastı. Ne de olsa annedir. Yalnız… Elif anneanne olacak, dediğinde ne diyecek acaba annesi? Kıyamet kopar mı?

Tahmin ettiğinize değmiş mi? Tabii ki…

Anne bağırdı, çağırdı, komşular toplandı meraklı gözlerle. Cevap dahi vermediler! Elifin iş yerinde bir sıkıntı olmuş deyip, tertemiz gönderdiler. Ne gerek var! Aile içi iş, ailede kalacak!

Noldu kızım? Sana demedim mi, düğünsüz evlilik olmaz diye? Şimdi kim isteyecek seni? Caner hayırsız çıktı! Önceden iyi çocuk sanmıştım! Yılanmış o da! Çocuk haberini alınca hemen kaçtı, değil mi?

Elif düşündü. Her şeyi anlatsa mı? Annem kahroldu der, affetmez diye. En iyisi üstünü kapamak. Suç hep Canerde, hem o zaten çoktan gitmiş olur.

Evet, anne, aynen öyle.

Of yavrum, şimdi bakalım ne yapacağız?

Ne olacak anneciğim? Çocuk muyuz biz? Beraber altından kalkarız, yeter ki yanımda olasın, doğurmaktan korkmam.

Kızım, ben seni atar mıyım hiç? Hangi anne bırakır ki yavrusunu!

Elif gözlerini kapayıp derin bir nefes aldı.

Aldın mı cevabını, Canercik? Onsuz da olur! Deniz mi, çocuk mu değerliymiş, şimdi görür!

Zamanla Elif az çok Canerle konuştuğu ayrıntıları da unuttu. Hatta çocuğu olduğunu söylediğine de kendini inandırdı. Böylece öfke ve kırgınlık içindeki sıcak köşeyi buldu, iyice yerleşti ve bazen kısık bir sesle Elife şöyle fısıldıyordu:

Bak hele, kızın babasına ne de benziyor! Aynı sinsi şeytan! Dolaşıyor, dolanıyor, seni sinir ediyor. Sen de ona anlat, babası neden kayıp, öğrensin! Babası denizlere açıldı, bir daha da dönmedi! Gör bak, o da büyüyünce seni terk eder! Çünkü ne sevgi ne de sadakat öğrenemez! Elma ağacının elması

Belki de bu yüzden Elifin kızı Zeynep, uzun süre kendini sadece anneanne tarafından sevildiğine, onun da kimi gün arada bir sevdiğine inandı. Hem sever, hem de komşular arkadan dedikodu yapınca kızardı:

Yürü kızım, annene git, o seni teselli etsin, yazık başımıza gelenlere Ne günahımız vardı ki Allahım?!

Daha üç yaşına gelmeden, Zeynep yazık ve ceza kelimelerinin kendi isimleri olduğuna emindi. Yalnız arada annesi, kalbi yumuşayınca Zeynebim! derdi ve Zeynep bayılırdı onun o nadir, beklenmedik şefkatine.

Gel buraya yavrum! Saçını düzelteyim. Ne güzel saçların var Benim saçlara benzemez, seninki gür! Babana çekmişsin Onun da saçı gürdü, simsiyah Gözlerin de masmavi Aynı babanın gittiği o deniz gibi Sen ona benzemişsin Güzel kız oldun ama mutlu olamazsın, göreceksin!

Niye ki? dedi Zeynep, dudak büktü, ağlamak üzere.

Çünkü öyle işte!

Annesinin sesi titrerdi. Zeynep bilir, daha fazla soru sormak pahalıya mal olurdu. En iyisi anneannenin yanına, köfteli önlüğüne gömülüp biraz ağlayıp herkese acımak, sonra kendine, en son anneannesine Çünkü utanç annesinin, ama yükü anneanne taşır.

O utanç neydi, kim neden taşır, Zeynep daha çok sonradan anladı. Tam on yaşına gelmişken, annesi birden güzelleşti, toparlandı, Haydi ben gidiyorum! diyerek şehre, yeni bir hayat kurmaya gitti.

Zeynep, anneanneyle kaldı.

Çok özlüyormuş gibi değil, daha önce de bırakırdı annesi onu uzun süre; Babası yok, ben çalışmazsam nasıl bakacağız? deyip giderdi. O gezip tozmalardan mutlu, biraz yorgun dönerdi. Hediyeler, yeni elbiselerle dönüp, Zeynepin zayıflığını eleştirir, sonra anneanneye kızardı:

Anne, niçin bu kadar zayıf? Millet aç bıraktığımızı sanacak!

E senin kızın hiç yemiyor ki! Ne yaptıysam yemiyor! Sen yanında olsan belki yemek yerdik! Ben ne yapayım? Hayvanlara bak, çiftliğe koş, bir de çocukla uğraş! Şikâyet edeceğine eve dönüp çocuğuna baksana!

Ne bakacağım, anne? Kocaman oldu! Hadi, kızma bana Al, sana ne getirdim!

Bırak şimdi hediyeyi! Bence yanında olsaydın iyiydi! Yüreğim dağ oldu! Hasret çekiyorum.

Bunu duyan annesi surat asar, Zeynep de köşesine siner, kavga çıkacağını anlardı.

Sana mı zor geliyor? Bana kolay mı? Hala genç, hala güzelim e noldu? Bir başıma kaldım! Bari sen bir şey deme! Zaten kendime ceza kesmişim Bilseydim böyle olurdu, bırakır mıydım onu?

Olan oldu, kızım. Şimdi geçmişe yanmanın âlemi yok!

Anne!

Ne? Çocuğun varsa, bakacaksın! İstemiyorsan, babasına yaz! Belki alır onu.

Ben Canere Zeynepi mi vereceğim?! Asla! Hiç ilgilenmedi ki. Şimdi de hazır çocuk mu vereceğim? O kadar senedir şantiyede çalışıyorum, sana ne ki?

Öyleyse şikayet etme! Çocuk her şeyi duyuyor! Babasının kötü biri olduğunu, annenin kendini parçaladığını bilmek hoşuna mı gidiyor?

Bilsin! Hayat öyle kolay değil! Bazen de çatır çatır döver! Tamam anne, kapattık konuyu! Sakın Canere yazayım deme! Seni biliyorum.

Gerçi anneanne bu yasağa uydu, ama nereye kadar

Zeynep mezuniyetine hazırlanırken şehirden haber geldi. Annesi bir erkek çocuk doğurmuş; bir hafta sonra da ansızın ölmüştü.

Belki de Zeynep doğruyu asla öğrenemeyecekti; anneannesinin bavulunu toplarken Zeynepi ağlayarak geride bıraktı ve Evi çekip çevir, ağlama! dedi.

Dertlerimizi düşünme zamanımız geçti artık dedi, siyah şalı iyice sıkarak şimdi neyle geçineceğimizi düşünelim yavrum

Babaanne, ben çalışırım!

Dur bakalım. Önce bebeğe bakacağız. Babası aldı ama büyütmeye yanaşmıyor. Kızım, biz kaldırabilir miyiz bu yükü?

Ya başka yolu var mı? Anne olmadan yaşadım, kardeşim de mi yetimhaneye? Olmaz ki bu!

Biliyorum ama Korkuyorum Zeynep. Ben daha ne kadar dayanırım bilmem

Anneanneye veda edip, evde araştırmayan başlayınca Zeynep artık, annesinin yasakları kimin umrunda?

Babayı bulmak gerek Onsuz baş edemeyiz.

Ne yapılması gerektiğini biliyordu. Küçükken yazı yazmayı bilmezken bile, babasına resimler çizip, olan biteni mektupla anlatırdı; yeni bir kedinin gelişi, anneannenin mantı macerası Resim albümlerini yatağın altına sakladı; anneanne buldu, ama ses etmedi. Bir iki kez annesiyle konuyu açtıysa da, annesinin babaya duyduğu kini görünce pes etti. Ne de olsa babasının, kızının varlığından haberi yoktu!

Çizgi resimleri harfli günlüklere döndü, Zeynep babasına hep içini döktü. Şimdi, en önemli mektubu yazacaktı ilk defa gerçekten gönderecekti

Adres? Buldum! Annem eski bir zarfı, öyle saklamış ki Zeynep, bir gün duvardan siyah beyaz bir fotoğrafı indirirken camı kırdı, tozları silerken bir köşe buldu Çekti zarfı, bakınca daha çok ağladı.

Anne! Bunu niye sakladın benden? Ne kötülük yaptım sana?

Zeynep, yere oturdu, bir süre her şeyi anlattı annesine; sonra af diledi, neye olduğunu bile bilmeden

Bir rahatlama gelmedi. Fısıldadı:

Affet anne, seni dinlemeyeceğim. Babamı görmek istiyorum. Babaanne haklı, sonsuza kadar burada olamaz. Belki de babam sahiden kötüdür; bilmek isterim, bilemem ki! Sen ona kızgınsın, ama neden doğurdun beni, hiç sevmedin. Buna ne gerek vardı? Biliyorum bana nankörlük ediyorsun dersin. Tamam, ben sana kızmam ama insanın sevilmemesi ne fena bir şey Beni hiç tanımadığım bir adama benzetip duruyorsun! Ne yapayım Ben babamı görmek, dinlemek istiyorum!

Babam taşınmış olamaz mıydı? Hiç aklına gelmedi. Zeynep düşünmedi; sadece harekete geçti.

Bir akşam, eski bir defterden yırtılan sayfaya güç bela üç cümle karaladı: kırgınlıkları, yardım isteğini, umudunu

Mektubunu okula giderken postaya verdi. Eve döndüğünde, elinde yeni doğmuş, minicik bir bebekle dönen anneannesini buldu.

İşte Zeynepim Bu küçük, Alper Kardeşin dedi, yaşlı kadın gözünü silip beşiği hazırlarken. Zeynep bebeği merakla inceledi.

Babaanne, niye bu kadar ufak?

Sen daha küçüktün.

Gerçekten mi?

Elbette. Sonra nasıl büyüdün! O da büyüyecek.

Peki, babası?

Yardım ederim ama almam, dedi. İşi varmış.

O da bir şeydir diye, Zeynep isabetli bir babaanne taklidiyle cevap verdi, yaşlı kadın güldü istemsizce.

Kızım, baş edebilecek miyiz sence?

Nasıl baş etmeyelim? Kısmetse Bak Kısmetin dokuz çocuğu var, yıkılıyor mu? Hem bana bebek eşyası verecek. Kızlar o kadar hızlı büyümüş ki giydirmeye fırsatı olmamış bile. Doğru mu bu?

Evet Zeynep. Çocuklar hızlı büyüyor. Daha dün anneni böyle kucağımda sallıyordum

Olur mu babaanne? Ağlama bak ben de ağlarım! Hem bu velet de bak ağlamak üzere! Ne derdin var senin? Altın mı ıslak?

Acıktı tabii! Eyvah, saat kaç olmuş! Hemen besleyeyim!

Anneanne telaşla bebeği Zeynepin kucağına tutuşturdu:

Korkma, kedim gibi düşürmezsin. Sen beceriklisin maşallah! Allahtan kardeşin de senin gibi olur!

Zeynep kımıldayamadı.

Kollarında artık bir kardeşi vardı. Hep birisine çok lazım olmak istemişti. Anneyle anneanne sayılmaz; onların kendine göre planları vardı.

Evlenip gidersin, bak bakalım kimseye ihtiyaç olacak mı! derdi annesi.

Oysa Zeynep kocaman bir aile hayal etmekten hiç vazgeçmemişti. Mesela Kısmetin ailesi gibi; kargaşa, gürültü, ama huzur ve sıcaklık Çoluk çocuk etrafta, üç kuşak bir arada.

Kısmet hem kaynanası hem annesine anne-baba der, evi harika çevirirdi; çocuklarının mutlu olması tek muradıydı. Eşi de hep arkasındaydı, aile içi tartışmalar hemen çözülürdü:

Hadi bakalım, toparlanın! Ailede gürültü istemem!

Zeynep bunu bir kenara not etti. Demek böyle olmalıymış!

Ama onda ne o kadar akraba, ne de destekçi vardı.

Neyse ki oldu

Daha minicik Alperin Zeynepe muhtaç olduğu belliydi. Ne kadar büyürse büyüsün, o bir sıcak yük olarak kollarında kalacaktı.

Kardeşiyle ilgilenmeyi çabucak öğrendi. Sadece bir günlüğüne Kısmet uğradı, hızlıca Alperin bezini değiştirdi:

Hoş geldin savaşçı! Bağır; ciğerlerini kuvvetlendir! Zeynep, korkma; herkes alışıyor. Yıkama, giydirme gözünü korkutmasın. Nerede anneannen?

Sabah vatandaşlık işleri için şehre gitti. Siz bakın, dedi. Anlattı, ama bir de senden öğreneyim dedim.

Niye, anneannen yetmiyor mu?

Öyle deme, Kısmet. Kendi de diyor, bebekleri unuttum diye. Senin bilgilerin daha güncel

Tabii ya! Kısmet kahkaha attı. Dünkü gibi aklımda!

Zeynep dikkatle ellerine baktı, ama içten içe annelik korkusu da vardı. Bez, biberon neyse Ya sevgisi? Onu nasıl öğrenecek?

Alper bunu ona çabucak öğretti! Artık okuldan heyecanla eve koştu; orada onu bekleyen biri vardı Kaderin cilvesi, Alperin ilk dişsiz gülümsemesi, anneannesine değil ona nasip oldu Zeyp! diye seslendi ilk ağabey sesiyle.

Ben buradayım! Hadi gel!

Sıcak kolları boynuna dolanınca, Zeynep dünyadaki en şanslı abla gibi hissediyordu.

Yine nerede gezdin, baksana! Suratın çamur içinde Gel yıkayalım!

Alper ablaya her şeyi layık görmüştü, bez, sabun, her şey Anneanne dayanamayıp gülüyordu:

Yılan gibi, kızım, yılan gibi! İyi tut, Zeynep; yoksa düşecek!

Bütün bu telaşta Zeynep babasına yazdığı mektubu unutmuştu. Baba susuyordu. O da unuttu. Belli ki baba ona gerek duymuyordu.

Ufak bir iç sızladı, ama Alperle hayat doluydu.

Anneanne, üniversiteye gitmesi için bastırıyordu, Zeynep istemiyordu.

Babaanne, olmaz! Şehre gidersem sizi kim bırakırım burada? Olmaz!

Yaşlı kadın ısrar etti, Zeynep sinirlendi. Sanki köyde iş yok! Çiftlikte çalışır, markette de iş var, Kısmet teklifte bulundu bile.

Anneanne ise inatla dinlemiyordu.

Sende de annenin huyu var, iyice yazık edeceksin kendine! Ben senin için uğraşıyorum!

Tamam babaanne, ama bazı şeyler daha önemli!

Tam tartışmanın ortasında beklenmedik misafir geldi.

Zeynep ile Alper, Kısmetten dönerken; Alper yorgun, ama ablaya uyarak eve yürüyordu. Kapı önünde durdu, ablasının eteğini çekiştirdi:

Zeyp! Kucağa!

Ablası gülerek aldı; kucağa komutunda çare yok!

Eve girip, iki adım atınca… Veee, verandada bir adam, eski tabureye çıkmış, ampulü onarıyor!

Ulan, yıldırım çarpsın elin cevherini! diye keyifle söylendi adam, lamba yandı.

Tam o sırada Zeynepi ve Alperi gördü.

Kızım

Caner adım atıp, Zeynep ve Alperi sımsıkı kucakladı.

Benim güzel kızım

Zeynep gözlerine yaşlar dolan adamı şaşkınlıkla süzdü.

Affet kızım! Hiçbir şey bilmiyordum! Alper’e bakıp, Senin mi, Zeynep? Dede bakabilir mi ona?

Zeynep ancak şimdi kendine gelebildi.

Benim değil! Yani Oğlum değil, baba! Annemin oğlu. Kardeşim Alper.

Öyle demek! Caner Alperi kucaklayınca küçük çocuk bir anda sarıldı, sakalına yanağını sürdü.

Batıyorsun!

Tamam be kuzum! Tıraş olurum! Kızım, hadi içeri geçelim. Sinekler burada ordu kurmuş! Bir yarım saat kaldım, kemik bırakmadılar!

Dere var ya hemen yanında, baba…

Unutur muyum?

Kapıda anneanne bir bakışıyla, barış sağlandı, dedi ve Zeynep rahatladı.

Eskiler ne yaşarsa yaşasın, mesele yok; şimdi ailesi büyüdü. En iyisi böyle olsun.

Bakışı Alperin babası ve annesiyle olan sahte huzursuzluğundan sıyrılıp yeni bir düzenle evine döndü. Artık evde bir adam vardı. Ve bu güzeldi.

Meğer mektup kaybolmamış, eski adrese gitmiş, orada yeni taşınan biri çok uğraşıp bulmuş, tekrar Canere iletmiş. O da aylarca gemideymiş, yeni eline geçmiş. Alır almaz, soluğu köyde almış.

Kızım, mektubunu okur okumaz geldim! Yalnız kaldım sandım. Annenize çok yazdım, aile olalım, dedim.

O ne dedi?

Evlendim, rahatsız etme, dedi. Meğer burada bambaşka şeyler dönüyormuş! Yüzerek bile gelirdim! Allahım, bu mutluluğu hak ettim mi? Sen de gelir misin? İstanbulda evim büyük, camdan deniz görünüyor. Öyle gün batıyor ki, yaşama isteği doluyor insanın.

Baba, ben gelemem…

Niye?

Alperle babaanne bırakılır mı? Olmaz!

Kim demiş bırakacaksın! Ev büyük, hepimize yer var. Sen oku, babaanne Alpere bakar, seni de üniversiteye yazdırırız.

Ya masraflar? Anca geçiniyoruz! Alperin babası ne nafaka ne bir şey, sene oldu hiç uğramadı. Bir kere geldi, on dakika baktı, gitti, hâlâ yok.

Kızım, beni gücendirme! Erkek adam iki kadına, bir oğlana bakamaz mı? Kırıyorsun! Hemen hazırlan! Babaanne de izin verdi! Sadece evetini bekliyorduk; o da alındı. Değil mi?

Tamam baba, tamam

Ve Zeynep babasına sarıldı iyi ki mektup yazmışım, dedi. Sonra gitti, o koca şehre; ve artık hayatı da derya gibi, fırtınalı, bazı günler durgun bazen karışık oldu. Ama bildi ki; her zorlukta sığınabileceği limanı vardı.

O limanda, annesinin bir türlü öğretemediği, ama kendisinin çoktan defterine yazdığı tarifiyle, anneannenin pirinçli börek kokusu olurdu.

Ve orada, elleri başak gibi kabarık Alper, kapıda onu beklerdi, sesi kalınlaşıp hala çatallı:

Hoşgeldin! Baba gelecek dedi! Zeynep, seni özledim!

Ben de seni güzelim Ben deZeynep gülümsedi. Evin kapısını açınca karşısına çıkan kalabalık, öyle bildik ve sıcaktı ki, hayatının unutulmaz anlarını bir kere daha yaşamak ister gibiydi insan. Babası el salladı uzaktan, mutfaktan gelen pirinçli börek kokusu salona yayıldı, Alper heyecanla ayakkabılarını çıkarmasını bekliyordu:

Hadi, abla, ellerimi yıkadım, hemen börek zamanı!

Anneanne yine o eski şalıyla sofraya tabak dizerken başını kaldırdı, Zeyneple göz göze geldi.

Evimiz şenlendi, kızım Emeğine değdi!

Zeynep bir an tüm geçmişini, annesini, kayıpları, içinin hep eksik kalan köşelerini düşündü. Sonra babasının, Alperin, anneannesinin nefesiyle o eksik yerlerin birer birer dolduğunu hissetti. Belki hayat kolay değildi; ama, yanında hiç beklemediği bir sıcaklık, bir bütünlük vardı.

Masaya oturduklarında herkes kendi hikâyesini getirip koydu, paylaştı; ve Zeynep anladı ki bazen ailenin kimden oluştuğu, nasıl başladığı, hangi hikâyelerle büyüdüğü hiç önemli değildi. Birlikte ağladığında ve birlikte güldüğünde, işte o an, her yara kapanıyordu.

Sofraya konan börekten ilk lokmayı aldığında Zeynepin içinden hafif bir sevinç dalgası geçti. Kucakta Alper, yanında babası, karşıda anneanne Hepsinde hem acının hem de umudun izi. Ve Zeynep, en uzak limanlarda bile bir gün kendini evine çağıran bu sıcaklığı hep hatırlayacağını biliyordu.

Dışarıda akşam ağır ağır inerken, ailenin sesi verandanın tahta tabanından sokaklara kadar yayıldı. Ve Zeynep, büyürken kaybettiği ama kendine el emeğiyle yeniden kurduğu hayalini, işte tam da o sofrada buldu, sımsıkı sarıldı: Artık yalnız değildi ve ne olursa olsun, hep yolu eve, onların sofrasına dönecekti.

Rate article
Lifequest
Babaya Mektup