Günlük: Bir Şaka
Zeynep! Zeyno! Bi’ ödevini versene kopya etmeme!
Mervenin fısıltısı sınıfta yankılandı, Mine Hanım da tam o sırada doldurduğu not defterinden kafasını kaldırdı.
Yılmaz! Hadi ama, sus artık! Kendi başına yap!
Ama Mine Hanım, çok zor! Merve her zamanki gibi lafı gediğine koymada üstüne yoktu.
Kim kolay olacak dedi ki? Hem Merve, Zeynepin soruları seninle aynı değil. Yani ondan istemek sonuç getirmez.
Nasıl yani? O en önde oturuyor!
Aynen öyle! Ona özel bir test verdim.
Ama bu hiç adil değil ki! Merve bir anlığına defterine gömüldü, sonra yeniden kurtuluş yolları aramaya başladı.
Kimse fark etmeden, Zeynepin sırasının ardında nasıl kasıldığı, gözlerini defterinden kaldırmaya nasıl çekindiği görülmedi.
Aslında Zeynepin bir can simidi olduğu tüm öğretmenlerin dilindeydi. Akıllı bir kafa doğuştan, herkes onun sırtından geçinirdi. Bir de vermemeye kalk, alınıp darılan çok olurdu.
Halbuki, Zeynep inatçı değildi. Tabii ki zaman zaman kopya çektirirdi, ama annesinin öğüdünü kulağına küpe etmişti: Küçüğüm, sen çok iyi bir insansın. Fakat kendi çıkarlarını da gözetmek zorundasın. Hayalindeki okula gidebilmen için yüksek not gerekli. Kopya çektirmek için kendi notunu riske atma, olur mu?
Annemi dinlerken hep iç geçirirdim. Keşke, kolay olsa annemin düşündüğü kadar. Onun haberi olsa ya, bu kadar insanın hiçbir şey umursamadığı bir sınıfta en çalışkan olmak ne demek…
Bu okula annem beni babamdan boşandıktan sonra nakletti. Bir sürü sebep vardı bunun için. Ama en önemlisi, babamın yeni evliliğinden bir kardeşim doğmuştu. Her şey yolunda gitseydi keşke… Ama o çocuk resmen hâlâ ailemiz dağılıkken doğdu.
Tabii bana hiç kimse tek laf açıklama yapmadı. Büyükler işlerini yoluna koyarken ben, çocuk odasında defterimi karalayarak sayfa sayfa siyah boya ile dolduruyordum. Her yeri siyaha bulayıp, minicik bir beyazlık bırakmamaya dikkat ediyordum.
İlk defa, çizimlerimi annem değil, babaannem fark etti.
Siz ne yapıyorsunuz? Çocuğu ne hâle getirmişsiniz!
Babaannem, annemin kayınvalidesi olmasına rağmen, gariptir, hep annemin yanındaydı.
Babasına çekmiş! Oğlum da aynıydı. Gezmeyi, dönüp dolaşıp bana gelirdi. Ama hiç çocuk getirmezdi eve…
Ona nasıl katlandınız?
Ne yapacaktım Nilgün? Sevmiştim… Bir de, onun da beni sevdiğini biliyordum. Yoksa sürekli yine gelmezdi ki.
Affetmek zor oldu mu?
Zor mu! Hâlâ tam affetmiş sayılmam. Geçmedi canımın yanması… Ama hayat işte, geçmişi değiştiremiyorsun. Bak, bence eski kocişin başka kadınla çocuk yaptığına şükret; yoksa, sen de bana benzerdin; affeder, tekrar alırdın eve. Yapar mıydın?
Bilmiyorum… Çok acıyor…
Biliyorum ve seni anlıyorum. Ama şu anda Aysu iki şey arasında sıkışıp kaldı. Biraz olsun düşünün, çocuk suçsuz…
Haklısınız… Sadece biz suçluyuz…
Ve Annem, Zeynepe her şeyi çocuk kalbimle anlayabileceğim şekilde açıkladı, altı yaşımda bana…
Zeynep’im, artık biz babanla aynı evde yaşamayacağız.
Neden?
Boşanıyoruz… Seninle ben birlikte olacağız, babanla da, zamanı oldukça görüşeceksiniz… Ağlama yavrum… Ne ben, ne baban seni bırakıyoruz. Sadece artık ayrıyız. Söz veriyorum, baban hep baban kalacak!
Peki sen? Sen de gidecek misin?
Geçmiyorum yanından, merak etme…
Annem o an anladı, tüm o siyah karalamaların ansızın kaybolan bir anne korkusundan kaynaklandığını…
Annem çok zaman harcadı; bana karanlığın içinde kaybolmayacağımı anlatmak için.
Bir süre sonra her şey biraz daha düzeldi. Babamla daha az, ama yine de buluşuyordum. Anladım ki, aslında annemi terk etmişlerdi, beni değil. Babam beni hep şımarttı, annemle arası iyiydi; aramızdaki dengeyi kendi aralarında kurmuşlardı. Beni babamın yeni karısı Emelle birlikte deniz kenarına götürecek kadar iyi anlaşıyorlardı. Küçük kardeşimle de oyun oynuyordum, Emel de bana kötü davranmazdı.
Yine de, bu yaşadıklarım ruhumda iz bıraktı. Bazen, acaba babam başka bir şey için mi evden gitti? diye aklımdan geçiyordu. Emelle huzurluydu demek ki… Peki, neden annemle ve benimle başaramamıştı? Eksik miydim?
Annem ve babaannem bana beni suçlamamam gerektiğini, herkesin beni sevdiğini tekrarlasa da, içimde bir kurt hep kemiriyordu.
Bu kurt, öyle sessiz saklanırdı ki, yalnızca kendime tamamıyla güvenmem gereken anlarda ortaya çıkar ve dizlerim titrerdi.
İlkokul birinci sınıfta, okulda kürsüde şiir okuyacağım gün dizlerim titrediği için, şiiri unuttuğumda anlamıştım. Bütün hafta boyunca annemle şiiri ezberlemiştik. Aynanın karşısında çalışmıştım. Anaokulunda bana en zor şiirler verilirdi, bilirdiler ki başarırım.
Ama o gün mikrofonu aldım, annemleri buldum ve cümleler boğazımda düğümlendi. Sessizce ağladım; tek bir dize çıkaramadım.
Yanıma gelen Müdür Yardımcımız, bana tatlı bir dokunuşla gülümsedi:
Sonra okursun, olur mu?
Ben de sadece başımı salladım.
Neyse ki, Mine Hanım sözünü tutmuştu. O gün okul çıkışında kapıda beni yakaladı:
Zeyno, şiirini dinlemedik daha! Ben duymak istiyorum!
O an önemli gibi görünmeyen bir şey, benim için dünyalardan önemliydi. Ayağa kalktım, annemin elini bıraktım ve şiiri başından sonuna hiç duraksamadan okudum. Bütün büyükler alkışladı.
Aferin! Biliyorum senin yapacağını! dedi Mine Hanım.
Ama olmadı ya…
Bal gibi de oldu! Biz buradayız ve sana alkışladık! Zamanı önemli mi; önemli olan başarman.
O günkü his, hayatım boyunca yanımda kaldı. Yıllar sonra Mine Hanım sınıf öğretmenim olduğunda, kendimden birini buldum diye sevinmiştim.
O da bana sahip çıkardı.
Kızın aşırı hassas. Çok zeki ama çok narin. Korumalısınız. Matematik ağırlıklı bir okula mı geçirmeyi düşündünüz? Zeynep matematikte parlıyor, burada sıradan bir okuldayız…
Annem hak verdi ama şimdilik bir şey yapamıyordu. O okul başka bir semtteydi, kimse beni getirip götüremezdi. Babamın yeni karısı doğum yapacak, babaannem hastaydı, annem ise iki işte çalışıyordu. Biz küçük odada sıkışıp kalmıştık.
Dayan biraz kızım. Biraz toparlanınca her şey yoluna girecek. Annem yorgun gözlerini kapatıp, televizyonun yanında bana sarılırdı.
Merak etme anne. Dayanırım…
Okulda nasıl?
Fena değil… derdim ama aslında işlerim zor gidiyordu.
Fena deyip geçme! Annem şakadan beni gıdıklamaya başlardı.
Beni daha derininden derinine anlatmaya zorlardı; ben de sonunda her şeyi dökerdim.
Sınıfta bana kimse açıkça sataşmazdı, ama arkadan:
Yine Zeynep önlerde hava atıyor. Tarihte full çaktı, bize şans kaldı mı? Normal cevap verse ya!
En sonunda, bir gün her şey değişti.
Zeyno! On dakika var, daha başladım sayılmaz! Merve yüzüme öyle telaşlı baktı ki, dayanamayıp taslağımı kaydırdım.
Mine Hanım o an başka bir yere bakıyordu. Yanımdaki Emir, kendi defterini bana iterek çözümü gösterdi.
Sağ ol, diye fısıldadım Emire, çözümündeki yanlışı işaret ettim. Hiçbir şey demeye gerek olmadı. O beni hep anlardı. Defter taslağında birkaç rakam, bir baş hareketi, Emir hemen doğrusunu yazmaya başladı.
Taslak, Merveye ulaştı. Ders sessizlikte geçti.
Ders bitince, tam bir kaos başladı.
Senin aklın var mı? Bir taş gibi kımıldamadın! Dönem bitiyor! Ben mahvoldum, senin umrunda değil! Merve öfkesini sıramdan boşalttı.
Merve, haksızsın, sesim sakindi ama içim cayır cayır yanıyordu.
Neden hep ben bir şeyler vermek, kurtarmak zorundayım diye düşünüyordum.
Dedem hep derdi: Sen genç bir kızsın, portakal kasası taşıyan hamal gibi davranamazsın! ve bana daha nazik ol, Zeynepcim! derdi.
Ama erkekler öyle konuşuyor!
Onlar başka. Kız olmanın biraz farkı budur; kızlara bazı imajlar lazım.
Tüm bu düşünceler zihnimde dönüp dururken, Merve’ye küfür savurmadım. İçimde bir ses, Sakın! dedi.
Zeyno’ya bulaşma! dedi Emir, öfkeyle fizik kitabını çantasına tıkıştırdı. Hep başkası mı kurtaracak seni? diye Merve’ye döndü.
Çünkü dost dediğin yardım eder! dedi Merve sinirle.
Gerçek değil! Dayanamadım. Emir yardım falan istemiyor. O zaten her şeyin doğrusunu yapıyor; arada bir yanlış görünce düzeltiyorum. Sana yardım ettim, daha ne!
Ardından çantamı kaptım ve sınıftan fırladım. Ağlamak istememek için hızla uzaklaştım.
Merve peşimden gelmedi, Her şey açık Zeynep Hanım. Neyse, ben seni daha iyi tanırım, diye içerledi kendi kendine. O gün, ertesi gün ve bir hafta boyunca konuşmadık.
Oyunbazlığı üst düzeyde olan Mervenin ne yapacağım merak ediliyordu.
Ama Merve çok başka bir yöntem seçip beni tuzağa düşürecekmiş, nereden bilebilirdim?
Bir gün çantamda bir not buldum; yazısı Emirin yazısına çok benziyordu:
Zeynep! Senden çok hoşlanıyorum! Emir.
Ders notlarının taşındığı gün, Merve başka bir sınıfta neredeyse Emirin yazısıyla aynı yazan biri bulmuş ve ondan rica minnet bu notu yazmış…
Beden eğitimi sonrası, soyunma odasında Merve kahkahalarla:
Zeyno, bizim Emir sana aşık olmuş! diye notu herkese gösterdi.
Donup kaldım. Emiri sevdiğimi kimse bilmiyordu ki…
Küçükken anneme anlatmıştım.
Kötü mü anne?
Niçin kötü olsun yavrum? Eğer hoşlanıyorsan, tatlı bir histir bu.
Ama aşk değil, değil mi?
Daha çok hoşlanmak. Mutlu olur insan, bir eşiğin önünde bekler gibidir…
Eşiği geçmek kolay mı?
Güvenmesi zor, ama o heyecan bile güzel…
Merve notu alıp erkekleri çağırmaya, alay etmeye başladı. Emir soyunma odasında çantalarıyla gülerek dışarı çıktı.
Tam bu anda, Mine Hanım sınıfta belirdi. Klasik en olmadık zamanda çıkan öğretmen.
Ne bu gürültü?
Merve ortaya attı:
Mine Hanımcım, aşk mektubu var! Emir Zeynep’e yazmış!
Hadi oradan! dedi Mine Hanım.
Gözleri karardı.
Beni gösterdi.
Tam o anda yine, o eski şiir okuma gününü hatırladım. Her şeyi yapabilirsin! diyen, bana güvenen öğretmenimi…
Derin bir nefes alıp, sessizce:
Notu Merve aldı, ben göstermek istememiştim…
Peki Emir, sen mi yazdın? dedi Mine Hanım.
Beklenmedik şekilde Emir ortaya atıldı.
Evet, ben yazdım! dedi elinden notu çekip aldı ve bana uzattı. Kimse başkasının notunu karıştırmasın!
Merve neye uğradığını bilemeden söyleniyordu.
Ama hiçbir utanç, hiçbir sahte şaka bu arkadaşlığa zarar veremedi.
O sırada, içimde bir kıpırtı, hafif bir ürperti başladı; sanki omuzlarımda tüyler hafifledi.
Uçamayacağımı biliyordum ama o anda kendimi çok hafif hissediyordum, uçacakmışım gibi.
Merve? dedi Mine Hanım, ciddi bir sesle.
Şaka yapmıştım… dedi Merve, neredeyse ağlayacak gibi.
Emir notu aldı, yeniden bana uzattı. Söz, bundan sonra sana yazdıklarımı kimse okumasın, olur mu?
Mine Hanım, Galip Hoca bugün kompozisyon verecek, hazırlıklı değilim…
Bak hele! De olsun, dürüst oldun, tebrikler. Üstelik bugünün konusu Dostluk ve Dürüslük olacak!
Zil çaldı. 7/B, kırmızı kesilmiş Merve’yi, utangaç birbirine gülümseyen Emir’le beni ve elimde sıktığım o beyaz kağıt parçasını arkada bırakarak derse koştu.
Gidip kağıdı günlüğüme yapıştırdım.
Belki yıllar sonra Emirle nikah masasında, o eski günlüğü uzatıp:
Al hayatım, bizim başlangıcımız.
Nedir bu?
En saf halimiz…
Hepsini biliyor muyum?
Hayır…
Neyini sakladın?
Hani şu eşiğin ardı dedik ya…
Sen eşiği geçtin mi?
Gözlerim parlar, Emirin kulağına fısıldarım:
Geçtim, hem de kapıyı arkamdan kapatıp geçtim. Artık sana sadece aşığım demiyorum;
Nasıl yani?
Seni seviyorum, diyorum artık!
Şimdi anladım. Zeyno, tatlı bir mutluluk bu… Çok mutluyum…
Ben de!




