Gece, Kadın, Kedi ve Buzdolabı
Bana öyle bakma!
Aylin, kedisine öyle bir kaş çattı ki, gören korkudan süt dökmüş kediye dönerdi. Bir de kaşını kaldırdı; annesi hep tembihlerdi, Yavrum, bu kadar sert bakma, kadın kaşı narin olur! Ama işte, Aylinin kaşları babasındandı; birbirlerine yakın, kalın, adeta simitten kopup alnına konmuş gibi. Halbuki annesinin ip gibi çekilmiş, ince ve zarif kaşları vardı; maşallah ne korku salar, ne de tehdit içerdi.
Neyse ki, Aylin yıllar önce kaş olayını çözmüş, artık kaşlarıyla kimseyi ürkütmüyordu. Zaten yaşı da kemale ermişti. Kedisi ise, tüm bu sinyallerin bir tiyatro olduğunu bal gibi biliyordu. Tepki mi verecek! Sadece cam kenarında oturup Ayline küçümseyen, hafif şaşkın o meşhur kedi bakışını atıyordu. Bazen de gece lambasından gelen o hafif turuncu ışık, kedinin gözünde bir yeşil hayalet parıltısı bırakıyor; Aylinin içini ürpertiyordu. Kapıysa aralık: bir yandan hayali bir kaçış yolu, diğer yandan kapının inatla tam kapanmaması, Aylini gerçek hayata bağlayan tek ip Tabii Aylin, kapının bir an önce kapanıp, kendini mutfakta gerçeklerle baş başa bırakmasını istiyordu. Gel gör ki asıl mesele, buzdolabının kapısını açmaya tam karar verememekti.
Aylin yerini değiştirdi, sırtını duvara iyice yapıştırıp daha da konforlu bir pozisyon aldı. Gözlerini buzdolabına dikip onu telkin etmeye başladı.
Ne olduğunun, raflarda hangi gıdanın, hangi sosisin saklandığını harfi harfine biliyordu. Zaten alışverişleri her zaman Aylin yapar; ailedeki mini espiriler de bundan nasibini alırdı.
Hanım, bu kavanozdaki kapari nedir, kim yer? kocası Oğuz dönüp dolaşıp sorar, elindeki cam kavanozla sahneyi başlatırdı. Yani, niye aldın bunları?
E güzel oluyor ya anlatamam. Al işte!
Güzel mi buldun, peki. Şunu da deme bana lütfen: Bir gün kullanırım, lazım olur! Sonuçta, bunları nasıl yiyeceğiz ki, kupkuru kalmayalım sonra!
Ve Aylin, yaratıcılığının sınırlarını zorlardı. Tarife uymadı mı, yeni bir tat, yeni bir gariplik icat ederdi. Masaya getirdiği tabak başta hep kuşkuyla karşılanır, fakat tabaktaki son kırıntıya kadar silinir, herkes Bir tabak daha yok mu? diye kıyamet koparırdı.
Yani, herkes yerdi, bir tek Aylin asla Eline yaptığı yemeğe çatal götüremezdi. Olur da kendi pişirdiği yemeğe dokunursa, sanki başka biri pişirmiş gibi iştahı kaçar, göz ucuyla bakar, hemen sandalyesine yaslanırdı.
Bu durum onu mutsuz ederdi ve sonunda herkesin ihtiyacı olan gizli bir atıştırmalık arayışına sürüklerdi kendini: Salam, biraz peynir, bir rulo bisküvi, birkaç lokma çikolata, hatta bazen oğlunun paketlenmiş bebek bisküvilerinden bile aşırırdı. Gerçekten, Çocuk yemeği tabii ki sağlıklıdır, der, vicdanını biraz olsun rahatlatmaya çalışırdı! Çünkü, sağlığı zaten pamuk ipliğine bağlı bir şeydi.
Aylin aslında şişman sayılmazdı. Yok canım, evde üç çocuk, bir koca, bir kedi, üstüne bir de tam zamanlı iş! Hayatta bir saniyesi bile boşa geçmez, sürekli koşturur dururdu. Kendisinden beklenen annelik ve ev kadınılık süren servis halindeydi. İşine de asla dudak bükmezdi; işi, aileye bakmak konusundaki ana planının bir parçasıydı.
Öyle hasta hasta yatmaya, şikâyet edip dert yanmaya alışmamıştı. Çocukken annesinden yolu öğrenmişti, annesinin sihirli sözü hep kulaklarındaydı:
Geçer, geçer!
Evet, annesi tam olarak böyle diyordu. Aylincim, evham yapma bakayım! Yok bir şeyin. Ateşin mi var? Ölçtün mü? Helal olsun, hadi güzel kızım, bir bardak çay iç, biraz kuşburnu kat, yat dinlen! Geçer
Bu, çocuk Aylinin, dünyayı çabucak iyileşme yeri olarak bellemesine sebep oldu. O yüzden, içinden Şimdi doktora gitsem ne olacak, geçer diyor ve geçeceğine inanıyordu.
İlk çocuğu doğduktan sonra, vücudunda oluşan garipliklere Ne olacak, geçer! diyerek omuz silkti. Gerçi zaman yetmiyordu; kendiliğinden iyileşir düsturuyla yaşayıp gitti.
Ama ikinci oğlunda durum değişti. Artık Aylin geceleri çocuğunun ağlamasıyla bile zor uyanıyor, yine de kocasına halini anlatmıyordu. Neticede, kaç anne çocuğuna bakamıyorum diye şikâyet ederdi ki?
Oğuz ise tek kelimeyle anlamıştı:
Aylin, bırak ben bakarım! Küçük Sarpı yanına alır, büyük Emiri de başka odaya yollar, Ayline Yat, dinlen! derdi.
Aylin öyle derin uyurdu ki, sanki dünyadan kopar, uyansa bile yorgunluğu eksilmezdi. İçini kemiren suçluluk duygusu, Ben neyim ki, neye yarıyorum ki? hissi, bariz bir gölgeydi hep üstünde.
Her şeyin kökünün nereden geldiğini merak edip düşünseydi, belki işlerin rengi değişirdi. Birazcık eksiksin sen mottosuyla büyütülen kızdan, herhalde bu çıkar!
Bir kere annesiyle anneannesi hep aynı lafları söylerdi:
Kızım, dik dur, kambur durma, keman anahtarı gibi bükülme! Aysel Hanımcığım, ne çok susuyorsun! Çocuğun sırtı yamuk olacak! Anneanne, Leman Hanım, ellerini şaklatır, abartırdı.
Anneciğim, bilmiyor muyum sanıyorsun? Kız desen dinlemiyor. Hep dünyevi alemlerde! Başka çocuklar gibi değil Sürekli bir şeyler yiyor! Nasıl olacak böyle? Ne söylesem dinlemiyor. Ceza verdim, tık yok! İnanamıyorum!
Daha beş yaşında, kedi gibi hafif Aylin, uslu durur, gözleri dolu dolu tabağa bakar, çatalına dokunmaz, bir de üzerindeki bakışlardan ürküp başını kaldırmazdı.
Evet; annesiyle anneannesi haklıydı: O öteki kızlar gibi değildi.
Güzellik ve zayıflık takıntısının kökeni ise, eski fotoğrafları karıştırırken ortaya çıktığı gün anlaşıldı. Aylin, ergenliğinde sivilceli ve tombul halleriyle dışarı çıkmayı kâbus gibi yaşarken, annesinin eski fotoğraflarını buldu. Neden bana hep kızıyordu, kilo konusunda niye öyle takıntılıydı? diye anlamaya çalıştı.
Meğer annesi gençliğinde de kiloluydu! Aynı ona benziyordu; bir farkla, annesi yıllarca kırık ayna bile görmemiş, hep Sen biraz farklısın kızııım! diye tekrarlamıştı.
Aylin bir cevap istedi:
Hiç mi anlamıyorsun? Kendine bak! Kim seni alacak? Ben bak ne uğraştım, annem sayesinde iradeyi öğrendim. Ailecek perhizdeydik!
Anne, dedem anneannemi ne zaman terk ettiydi?
Neden öyle şeyler soruyorsun? Bunun alakası yok tabii! Aramızda anlaşmazlıklar vardı, yollar ayrıldı. Herkesin başına gelebilir. Uzun zaman geçince insanlar birbirini anlamayabilir.
Anne, birlikte bu kadar yıl yaşadığın birini nasıl anlamazsın ki?
Ne uzattın! Gidip işine bak!
İşten kasıt belliydi: Spor ayakkabılarını çekip okulun sahasına gitmek! Tabii güneş batana dek koşmak ne mümkün, orada futbol oynayan oğlanlar varken. Aylin, kocaman ıhlamur ağacının altındaki bankta oturup hayal kurar, hava kararana kadar etrafı izler, sonra hızla tur atıp kendine söylenirdi: Hadi, tembel olma biraz koş!
Oturup düşünmek ona yeni bir bakış açısı kazandırdı. Madem kimse bana güzel demiyor, o zaman başka bir yol bulmalıyım diye düşündü. Eğer toplumda bir gereklilik ve değer elde edersen, seni dışlama ihtimalleri azalıyor. Bir amaç edinmek lazımdı: Madem tipim tutmuyor, bari akıllı olayım!
Anne, ben doktor olacağım!
Doktor mu? Sende o zekâ yok ki!
Niye olmasın? Zekâ güzellikle mi ölçülür? Üstelik pekâlâ iyi notlarım var.
Bilemem Sen bilirsin, iyi meslek. Şimdilik bir şey demeyeyim
Aylin, doktor oldu, hem de çok iyi doktor! Kişisel hayatı neredeyse sıfır, geri kalan zamanın hepsini eğitime verdi.
Annesi fazla karışmadı, kendi dertleri vardı. Anneannesi hastaydı, sürekli bakım gerektirir; o yüzden, Aylinin başından biraz uzaklaştılar.
Ama fazla değil.
Kendi başına evlenemez bu, aklı fikri derslerde. Bari biraz yardımcı olalım!
Ve bir şekilde, Leman Hanım evlilik meselesini eline aldı.
Bir gün evlerinde Melahat Teyze geliverdi Elinde eş dost portföyü, karaborsa çöpçatan.
Aylin Hanımın kızı tam bir şeker! Akıllı, güzel, boylu poslu; bir dediği iki edilmez!
Aylin öyle bir şaşırdı ki, kalakaldı. Güzel dediği o kız kim, nasıl yani, o mu? Zar zor birkaç kilo gitmiş, sivilceler de geçmiş, ama hâlâ kusurları bol Başını eğdi, anlamazdan geldi.
Kısa sürede “damat adayı” bulundu. İlk gördüğünde, çocuk gibi sessiz kaldı. Biraz bodur, biraz sıska, gergin, ellerini nereye koyacağını bilmez bir oğlandı. Annesiyle Melahat Teyze konuşurken gözünü kaçırır, kendini sıkardı.
Aylin, kibarlık edip tanışma çayını sakin bir şekilde atlatmaya çalıştı. İkinci buluşmada ise, tıp fakültesinde takılı kaldı, mekâna koştura koştura ve geç kaldı. İçeri dalınca ne o çocuk vardı, ne sinirli anne. Haliyle şaşırdı ve çıkacakken garson seslendi:
Hanımefendi, Aylin sizsiniz galiba? Garson, en samimi haliyle sırıttı.
Ben, evet?
Size bir not bıraktı beyefendi. Çok heyecanlıydı, su bardağını devirdi, çıktı gitti.
Not kısa ve öz: Beni arama!
Aylin, Oh! diye fısıldadı kendi kendine. Bu bir kurtuluştu! Beni terk etti bahanesiyle annesinin evlendirme misyonunu anında püskürtebilirdi.
Garson, içeriği okuduğunu saklamadı, kaşlarını kaldırıp şöyle bir baktı, sonra yine güldü.
Bugün akşam boş musunuz peki?
Aylin kendine bile şaşırdı. Notu buruşturdu, garsonun adını sordu:
Siz, adınız nedir?
Oğuz.
Söyler misiniz Oğuz Bey, siz beni şefkatten mi çağırdınız?
Yok. Niye öyle düşündünüz? Oğuz bir an ciddileşti.
Eğer öyleyse Neyse, bu akşam saat sekizde tıp fakültesinin yanındaki parkta bekliyorum.
Teşekkür ederim! Ben biliyorum orayı!
İlk buluşmalarını Aylin asla unutmadı. Her lafı, her kahkahayı, en ince ayrıntısına kadar hatırlıyordu. Sanki yıllardır tanışıyorlarmış gibiydi. Meğer ikisi de cazı sever, lor peynirine katlanamaz, bir gün mutlaka kedi sahibi olmak istediklerinden bahsederlerdi. Köpek asla istemez, çünkü, Sabah 6da köpek gezdirmek mi, aman aman! derlerdi. Ev, kariyer, insanlara yararlı işler konusunda hemfikirlerdi. Yani, tabiri caizse kader, Artık yeter, dağılmaya son! deyip onları bir araya getirmişti.
Bir yıldan fazla zaman sevgili kaldılar.
Aylinin annesi ise saç baş yoluyor, hala Kızım yanlış yoldasın! diyordu.
Anne, niye?
Çünkü çünkü garson!
Anne, Oğuz okuyor, garsonluğu ek iş Hem, bunda ne sakınca var?
Bir de hasta annesi ve küçük kardeşi var! O yükü niye alıyorsun başına?
Anne, tam tersi, bu Oğuzun iyi insan olduğunun göstergesi, ailesine sahip çıkıyor. Demek ki bana da sahip çıkar.
Hal böyleyken, düğün araya karıştı.
Annem olmadan ne yaparım bilemiyorum dedi Oğuz.
Yalnız kalmayacaksın, İpeki birlikte büyüteceğiz işte!
Aylin, Oğuzun annesine de bakmaya yardım etti. Ama elden bir şey gelmedi. Artık, zamanın dolduğunu anladıklarında, kimseye haber vermeden, Aylinle Oğuz nikâh dairesine başvurdu, şahitleri sadece İpekti.
Şimdi biz aile miyiz? dedi İpek, gözlerini kocaman açarak.
Evet, canım.
Ben de mi?
Sen de ailemizin bir parçasısın.
İpekin o incecik, ciddi cevabı, Aylinin kalbini yumuşattı. Bu ufacık kız, annesinin ne kadar değerli olduğunu anlamıştı.
Oğuzun annesi çok geçmeden vefat etti. Aylin, evi toparladı, İpeki teselli etti.
Anne artık acı çekmiyor mu? İpek sarıldı Ayline.
Hayır canım, bak acı kalmadı artık
İğne de yok mu ona?
Hayır, gerek yok
Aylin de gözyaşlarını zor tuttu, çünkü kaynanası kısa sürede hayatında onun annesi kadar önemli olmuştu.
Kendi annesine haber verdiğinde olay tabii büyüdü:
Düğün yok, annesini çağırmadan nikah yaptın! Onca yıl niye büyütüp okuttum ben seni? Bir düğünü de hak ettik!
Anne, biliyorsun, çok zamansızdı
Hiçbir şeyi dinleyeceğim yok! Benim kızım evlenir de bana söylemez! Yazıklar olsun!
Aylin gönlünü almaya, izah etmeye çalıştı ama nafile. Araları kısa sürede buz kesti. Yine de Aylin annesini yalnız bırakmayıp hastalıkta, evde yardım etti. Ancak ortam sanki birbirine selam veren yabancılar gibiydi.
Bir gün Aylin patladı:
Anne, başka çocuğun var mı?
Yok tabii, deli misin?
O zaman niye beni de kaybetmek istiyorsun? Sana ne yaptım, beni niye sevmiyorsun? Hep kötü mü oldum?
Birden annesi o bilindik sertlikten çıktı, sessizce ağladı.
Çok seviyorum kızım! Ama annem bana göstermedi; Çocuk sevilirse şımarır, aşırı sevgi kötüdür, güzellik önemli! bunlar kulaktan kulağa geçti, ben de farkında olmadan uzakta kaldım Şimdi biraz uzaklaştın, ben de yetişemedim. Korkuyorum, çağırıp sesimi duyuramayacağım senin hayatında diye
Aylin annesine sarılıp sakinleştirdi, ama o da annesinin geçmişine dair, kendisinin çocuklarına nasıl davranması gerektiğiyle ilgili daha da endişelendi. Çocukları annesine kolaylıkla sarılıyor, sırlarını ona anlatıyorlardı ama Aylin hâlâ yeterince iyi anne olup olmadığından şüpheliydi.
Oğuz, eşinin yüreğinin gam yükünü hissedip yardımcı olmaya çalıştı, ama Aylin bunun kendi işi olduğuna inandı.
Böyle böyle, sık sık geceleri mutfakta, buzdolabı karşısında saatlerce oturdu. Yanında yoldaşı kedi ve buzdolabı; içinde ise, ilk defa rahatça yiyebildiği atıştırmalıklar.
Tüm bu gecelerde geçmişini, annesini ve anneannesini düşünüp şu sonuca vardı: Keşke zamanında dosdoğru konuşsaydım Sahi, biraz daha ‘sorunlu’ olsam iyi olurdu belki; en azından özgüvenim olurdu Bir yandan seviniyor bir yandan “Bunca yıl niye anlamadım ki?” diye içi acıyordu.
Kapı açıldı, Oğuz geldi, hiç bakmadan buzdolabını açtı; biraz tulum peyniri, domates, maydanoz aldı. Yanına çöktü, bir tost yaptı, Aylinin eline tutuşturdu:
Isır, hadii!
Aşk olsun Oğuz, gecenin bu saati göbeğim patlayacak!
Isır, fena mı! Oğuz kediye göz kırptı Kedi, sen de ister misin?
Tabii kedi atladı, peynirden kaptı; Aylinin kucağına kıvrılıp gaflet uykusuna daldı.
Ben seni yine de seviyorum, dedi Oğuz, Aylinin yediğini izlerken gülümsedi. Tonlarca olsan umrumda değil! Biliyorsun dimi? Peki, söyle bana, neyin var böyle?
Aylin tostunu bitirdi, başını Oğuzun boynuna yasladı, kedinin sırtını okşadı.
Hiç, hepsi bu Bir tek, kiloma fazla takılmam yeter bana.
Sen dünyanın en güzel kadınısın! Bunu her gün duymak ister misin?
Hem de nasıl!
Ama bir şartla, artık geceleri buzdolabı kaçamaklarını azaltıyorsun!
Oğuz!
Ne dedim ki? Hadi uykuya gidelim artık, hanım!
Aylin kalkarken elini ona uzatır; Oğuz sıkı sıkı tutup sarılır, kelimeye gerek kalmadan anladığını belli eder. Aylin de bir gün bu duygularını Oğuza da anlatmaya karar verir.
Aylin?
Ne var?
Yoksa, yeni bir minik geliyor mu?
Nasıl anladın? Aylin şaşırmış bakar.
Yılların tecrübesi! Ve şu gece mutfağında sabahlamalar filan Kaç haftalık?
Üç.
Yaşasın! Oğuz koca bir kahkaha atar, Aylin Huşş! diye parmağını dudaklarına koyar.
Sessiz ol, çocukları uyandıracaksın!
Kedi, ikiliyi yatak odasına kadar uğurlar, sonra yine döner cam kenarına; kıvrılır, gecenin sessizliğini dinler.
Çok geçmeden, mutfağın gece sessizliği de son bulacak. Aylinin yeni mesaileri başlayacak, kedi de peşine takılıp mutfağı sadece mama için ziyaret edecek. Belki eski gecelerini arayacak ama, mis gibi süt ve bebek kokulu yeni bir yatağın yanında uyumak, cam kenarında yatmaktan her zaman daha huzurlu olacakSabah olduğunda, evin içinde hafif telaş ve kahvaltı kokusu yayıldı. Çocuklar uykulu gözlerle mutfağa süzüldü; tabaklar arasına gizlice bırakılmış minik notları buldular: Bugün hayal kurmak serbest! yazıyordu. Oğuz gülümseyerek çay doldururken, Aylin kendisine şaşkınlıkla bakıyordu bu masanın etrafında, bir zamanlar anneannesinin Ekmek kırığınla oyna! diyeceğine korktuğu gibi korkmuyordu artık.
Kedisi pencere kenarında sırtını esnetti; dışarıda yeni bir gün başlıyor, Aylinin aklında ise annesinin sesi yankılanıyordu: Kızım, geçer Şimdi biliyordu; evet, geçmişti. Hem de her şey, olması gerektiği gibi, onca eksikle, onca fazlalıkla, bir bütün olarak. Hayat, gece mutfaklarında, peynir kırıntılarında ve uykudan önce okunan masallardaydı.
Aylin, kendine sessizce ‘Bu defa eksik değilim,’ dedi. Yalnızca mutlu bir kadın, bir anne, bir dost ve kendi hikâyesinin kahramanıydı. İçinde ne varsa, olduğu kadarıyla güzeldi.
Kedi, pencerenin önünde ona bakıp göz kırptı. Aylin hafifçe gülümsedi. Bir başka gece, bir başka buzdolabı, bir sonraki cesaret kırıntısı Ama artık biliyordu; bundan sonra hayat, kendisiyle barışmakta saklıydı.
Ve dışarıdan sabah güneşi içeri süzülürken, Aylin, kahkahalar arasında, minik ve mutlu kalabalığına, Bugün peynirli tosttan kim alır? diye seslendi.
Hayat devam etti; hem de en güzel haliyle.



