Acının yıl dönümünde, o karlarla kaplı yolda kurtları gördü. Yaptığı ise gerçek bir mucizeydi…
Zeynep, beyaz Toyota RAV4ünün direksiyonunu daha sıkı kavradı; tipi, Ankara-İzmir otobanını bembeyaz bir kaosa dönüştürmüştü. Silecekler camda deli gibi çırpınıyor, her geçen saniye artan yaş karı temizlemeye çalışıyordu. 5 Şubattı. Tam üç yıl öncesine…
Zeynep bu zorlu yolculuğu her yıl tekrarlıyordu. İki saatlik yolu İzmirden çıkıp, Torbalı yakınlarında, eski eşi Muratın o uğursuz ağaca çaktığı küçük tahta haçın başına ayçiçekleri bırakmaya geliyordu. Her seferinde, rüzgarın gözlerini yaktığı o ovada yirmi dakika gözyaşı döküp, kendinden biraz daha fazla nefret ederek geri dönüyordu.
Bu yıl başka olacaktı.
Navigasyon, Bayındırdan sonra o meşhur viraja yaklaştığını gösterdiğinde Zeynepin elleri titredi. Hayatının değiştiği yer, tam 477. kilometreydi. Üç yıl önce, yolda görülmeyen buzlanma arabasını sürükleyip yaşlı bir kestane ağacına çarptırmıştı. Yedi yaşındaki oğlu Baran, o çarpmanın sonunda… Artık nefes almıyordu. Anne olarak koruyamadığı için yıllarca kendini affedemeyecekti.
Fakat bu yıl, o virajda başka bir anneyle karşılaşacak; bir başka aileyi de kaybetmenin eşiğindeyken bulacak ve hayatının en büyük kararını verecekti.
O kazada, Zeynepin kol ve yüzünde sadece birkaç çizik kalmıştı. Baran, Torbalı Devlet Hastanesinde, annesinin minik elini tutarken, üç saat sonra ruhunu teslim etmişti. Beni alın, zamanı geri alın, ne olur bunu yapmayın! diye yalvarmıştı Zeynep.
Üç yıl cehennemdi. Psikolog Nevin Hanımın sorularına cevap veremeden geçen seanslar… Senin suçun değil Zeynep, diye tekrar eden Murat, en sonunda bu yükü kaldıramayıp onu bırakıp gitmişti. Ama Zeynep kendini hiç affedememişti; o arabayı o kullanıyordu, buzlanmayı o görmemişti.
Kar daha da yoğunlaştı. Saat tam 16:14te, kazanın vaktinde, Zeynep arabasını yol kenarına çekti. Yolcu koltuğundan Baranın en sevdiği ayçiçeklerinden oluşan demeti aldı. Köydeki evlerinde Baran, ayçiçeklerini bahçeden koparır ve o dişsiz gülüşüyle ona hediye ederdi…
Demeti alıp kaza yerinde, ayakları altında çıtırdayan kara basa basa ilerledi. İşte o anda gördü: Ağacın tam karşısında, yolun hemen yanında, karların içinde bir hareket… Bir kurt.
Gümüş gri, devasa bir dişi… Yanında titreyen iki yavru… Dişi kurt, son nefesindeydi. Gözlerinin içine baktı Zeynep. Ne öfke, ne korku, ne de tehdit… Sadece teslimiyet vardı. Kurt anladı ki son anı, ama yavruların hâlâ kurtarılabileceği bir şansı var.
Büyük ayak izleri ormandan yola kadar geliyor ve orada kesiliyordu. Taze karlarla karışan kan izleri, yolun kenarındaki asfalta sürükleniyordu. Oracıkta, başka bir kurt muhtemelen baba kurt cansız yatıyordu. Dişi kurt, çiftini yoldan çekmişti. Şimdi kendi canıyla, yavrularını ısıtmaya çalışıyordu.
Bu, Zeynepin aynadaki yansımasıydı. Burada her şeyini kaybetmiş bir anne, başka bir annenin kaybına şahit oluyordu.
Zeynep dizleri üzerine karın üstüne çöktü, ayçiçekleri ellerinden kayıp düştü. Yavru kurtlar, sekiz haftalık bile olmayan, halsiz ve neredeyse donmak üzereydiler. Dişi kurt son bir güçle başını kaldırdı ve Zeynepin gözlerine baktı; Onları al, diye sessiz bir yalvarış vardı bakışında.
Hemen düşünmeye başladı. Arabaya dönüp orman görevlilerini ve veterineri arayabilirdi. Ama fırtına ve tipiyle, yardım gelene kadar yavrular kesinlikle ölecekti.
Gidip, hiç olmamış gibi yoluna da devam edebilirdi tıpkı yıllarca kendi acısından kaçmaya çalıştığı gibi. Benim sorunum değil, diyebilirdi.
Ama kar üstündeki izler başka bir hikâye anlatıyordu. Dişi kurt, son gücüyle yavrularını insanlara, yola yaklaştırmıştı. Birinin durup yardım etmesini, tıpkı yıllar önce Zeynepin Baranı için istediği gibi…
Artık düşünmeden hareket etti. Arabasının arka koltuğundan acil durum battaniyesini ve eski bir yünü aldı. Döndüğünde, dişi kurt bir şey yapmadı, sadece izledi. İlk yavruyu eline aldığında donmak üzereydi dişi kurt gözlerini kapadı. Evet, lütfen, onları kurtar, der gibiydi.
İki yavruyu battaniyeye sardı, arabasının arka koltuğundaki havalandırmanın önüne koydu. Sonra dişi kurdu almak istedi. Yarım saat uğraştı, kızgın soğukta kurtu santim santim çekerek arabaya ulaştırdı. O hayvana can gibi sarılırken Ne olur ölme, ne olur dayanın, diye hem kendine hem de yavrulara fısıldadı.
Ardından arabayı hızla sürdü; Torbalı yerine İzmire, bildiği günün her saati açık veteriner kliniğine.
Buzlanmada araba defalarca kaydı, Zeynep duvardan duvara savruldu ama direksiyona öyle bir tutundu ki, sanki kolları kopacaktı. O an Baranın hastane odasındaki son anı, susmuş monitörün sesi, beyninde çınladı.
O acı bir saat boyunca bir şeyler değişti. Eğer o kurtlar ölürse, Zeynepin içindeki bir parça da sonsuza kadar ölecekti.
Veteriner Dr. Levent Bey, klinikte kapanış hazırlığı yaparken, parkta acil fren sesini duydu. Karla kaplı jipten bir kadın fırladı:
Lütfen hemen yardım edin!
Arka kapıyı açınca, gözleri büyüdü. Dişi kurt ve iki yavru.
Hanımefendi, orman yetkililerine haber vermemiz gerekir… bunlar yabani hayvan
Tamam! dedi Zeynep, dişi kurdu beraber taşırlarken. Ama önce onları kurtarın!
Sonraki dört saat tam bir maratondu. Dişi kurdun vücut ısısı tehlikeli seviyede düşüktü, susuz ve açlıktan iskeleti çıkmıştı. Yavrular ise hipoglisemi ve donmaya çok yakındı. Biri pneumonia başlangıcı yaşıyordu.
Zeynep klinik odasında yere oturdu, gözlerini hayvanların göğüs kafesinden ayırmadı. Kurt bir ara titremeye başlayınca, doktora Bir şey yapın! diye yakardı.
Gece yarısı olduğunda, monitör sesi düzene girdi; sabaha karşı yavrular titremeyi kesti. Dişi kurt da gözlerini açtı, yavrularını gördü, tekrar uyudu ama bu kez koma değil, gerçek bir uykuydu.
Sabah rehabilitasyon merkezi ile görüşeceğim, dedi doktor. Onları merkez almak zorundayız. Yabani hayvanlar; şehirde kalamaz
Ben sadece yaşamalarını istedim, dedi Zeynep. Başka bir şey değil.
Neden bunu yaptınız? diye sordu doktor dikkatlice. Çoğu sürücü gazlar geçerdi.
Zeynep uzun süre sustu. Sonra, gözünü kurt ailesinden ayırmadan:
Üç yıl önce orada oğlumu kaybettim. O araba bendeydi.
Dr. Levent, elindeki plastik bardağıyla donup kaldı.
Onu kurtaramadım. Ama bunları, evet… bunları kurtarabildim.
Sabah rehabilitasyon merkezinin genç çalışanı Selda geldi; güçlü ve profesyonel bir tavırla:
Protokol net. Yabani hayvan merkezine gidecekler. Tabiatlarına uygun ortam, az insan teması…
Şimdi değil, dedi Zeynep hemen.
Nasıl?
Anne kurt zayıf, yavru hastalıklı. Bugün taşımak hayatlarına mal olabilir. Doktor da biliyor.
Dr. Levent başıyla onayladı: En az üç gün gözlem lazım, dedi.
Selda anladı: Üç gün. Sonra almamız gerek. Hanımefendi, yiyecek, isim koyma, kucaklama yok. Onların vahşiliğini korumak lazım.
Üç gün, dedi Zeynep boğazındaki düğümle.
Üç gün boyunca Zeynep değişti. İzmire dönmedi; kliniğe yakın bir otelde kaldı, neredeyse tüm gününü veterinerde geçirdi. Kendi acısını unutmaya ihtiyacı vardı. Veterinerlerde süt karışımı hazırlamayı, yavruları biberonla beslemeyi öğrendi. Yavrulara isim takmadı ama içinden koydu: Kara koyu renkli ve cesur olanına; Gölge zayıf, gri olanına. Anneye ise Hayal adını verdi.
İkinci gün Hayal ilk defa ayağa kalktı. Üçüncü gün çiğ et yemeğe başladı. Zeynep, Gölgeyi beslerken, onun sıcak ve güvenli yuvasında, tamamen ona güvenerek uyuduğunu görünce, oğlunu bebekken göğsünde uyuturkenki anı hatırladı. Aynı sıcaklık, aynı ağırlık, aynı güven.
Üç gün sonunda Selda geldi.
Vakit geldi Zeynep Hanım.
Zeynep hazırmış gibi davrandı, ama görevliler Hayal ve yavruları kafese almaya çalışınca, dişi kurt ilk kez karşı çıktı. Kafesin köşesine sıkıştı, yavrularıyla birlikte ağladı. Zeynep yaklaştı, Hayal burnunu telden uzattı; Zeynep parmaklarıyla hafifçe dokundu.
Korkma, fısıldadı. Onları büyüteceksin. Bir gün tekrar ormana döneceksiniz.
Selda zarar vermeden, Artık insanlardan uzak olmalılar. Bu onların iyiliği için, dedi. Zeynep gözyaşlarını gizledi.
Ardından İzmire döndü, eski apartman dairesine, hâlâ Baranın kokusunun sinmiş olduğu eve. Oğlu için kurduğu çocuk odası hâlâ ona dokunulmamış bir mezar gibiydi. Zeynep her şeyi, her eşyayı açık bir yara gibi saklıyordu.
Bir ay geçti. İlk defa, kurt ailesini de kaybetmiş gibi bir boşluk hissetti. Psikoloğu Çaresizlik değil, iyileşme çabası, dedi. O kurtları kurtarmak, içinizdeki yaşayan yanınızı da kurtarmaktı.
Beş hafta geçti. Zeynep mutfakta tek başına marketten salata yerken telefon çaldı: Seldadandı.
Merhaba Zeynep Hanım. Bir sorun var
Zeynepin eli buz kesti. Yavrular ölmedi değil mi? Hayala bir şey mi oldu?
Hayır, iyiler. Ama Hayal sosyalleşemiyor; diğer kurtları kabul etmiyor. Yavrularını koruyor, sürüye katılmıyor. Serbest bırakamayacağız. Onlar merkezi vahşi doğaya salmak mümkün olmayacak.
O zaman? diyebildi Zeynep titreyerek.
Ömür boyu barınak. Simsiyah bir demir kafes. Hiç özgür olamayacaklar… Ama bir ihtimal var, Selda tereddütle ekledi. Vahşileştirme programı başlatıyoruz. İnsan temasını en aza indirgeyen kuşak programı… Birine ihtiyaç var. Sizi istiyoruz.
Neden ben?
Çünkü Hayal size güveniyor. Yavrular sizinle iletişim kurabiliyor. Onlara ormanda hayatta kalmayı öğrenmeleri için köprü olabilirsiniz.
Yani, kurtlara annelik edeceğim? dedi Zeynep gülümseyerek ama sesindeki titrek kahkahayla.
Hayır. Onları doğaya bırakmayı, insanlardan kaçmayı ve avlanmayı öğretmeniz gerekecek.
Zeynep düşündü. Ne zaman yola çıkmam lazım? diye sordu.
Orman içindeki terk edilmiş bir orman bekçisi kulübesi… Selda doğada yaşam kurallarını öğretti:
Teması minimumda tutun, konuşma, dokunma yok. Siz sadece besin kaynağısınız. Yiyeceği uzağa bırakın. Avlanmayı teşvik edin.
İlk haftalar çok zordu. Zeynep sabahları dondurucu soğukta orman bekçileriyle bulup getirdikleri geyik etini, önce kapı önüne, sonra gün geçtikçe ormanın daha derinlerine sakladı. Hayal da yavaş yavaş arayarak bulmayı öğrendi.
Bahar başında, bir sabah, uzaktaki bir bayırdan izlediğinde, Hayal, Kara ve Gölgeye iz sürmeyi öğretiyordu. İçten bir gurur hissetti, kendi doğurmamıştı belki, ama onların öğrenmesini görmek yüreğine su serpmişti.
Bir akşam Hayal ve yavruları ilk kez bir tavşan avladı. Kaçan Kara beceriksizce çalıya tosladı, ama Gölge sabırlı davrandı ve ikinci atlayışta avı yakaladı. Hayal öyle bir uludu ki Zeynep gözyaşlarına boğuldu.
Yaz gelip geçti, sonbahar yaklaşırken kurt ailesi insan temasından tamamen uzaklaştı. Zeynepin bıraktığı yemek çoğu kez boşta kalıyor, yavrular kendi başlarına avlanıyordu. Zeynep de bunun bedelinin, onları sonsuza dek kaybetmek olduğunu gördü. Ama onlar hiçbir zaman onun olmamıştı; Zeynep, sadece bir köprüdür.
Ocak ayında Selda tekrar geldi, gözlem yaptı, Hazırlar, dedi. Onlar özgür olmalı.
Nerede bırakmak istersin? diye sordu Selda.
Zeynep hiç tereddüt etmedi.
Kazanın olduğu yerde.
5 Şubat. Dört yıl geçmişti Baranın ölümünün üzerinden; bir yıl kurtlarla tanışmasının üstünden…
Araba, Torbalı virajına vardığında bagajda üç taşıma kafesi vardı: Hayal, Kara, Gölge. Kestane ağacının dibine kadar onları taşıdı. Kafeslerin kapısını açtı, geri çekildi.
Hayal ilk çıkan oldu: havayı kokladı, etrafı süzdü, anladı ki burası, her şeyin başladığı nokta. Kara ve Gölge, artık yavru değil, genç birer kurt olarak yanında ona katıldı.
En son döndüler, Zeynepin gözlerine baktılar. O, onlara teşekkür etmek, onları sevdiğini söylemek, Siz de beni kurtardınız demek istedi. Ama biliyordu ki, onlar artık özgürdüler.
Hayal başını kaldırıp uludu. Kara ve Gölge de ona eşlik etti. O çığlık, Zeynepin içindeki acıyı delip, ormanın sessizliğine karıştı.
Üçü birden hızla ormana daldı, karların arasında gözden kayboldular; sanki hiç var olmamışlar gibi…
Zeynep biraz daha ağladı. Onun için dönen hayata, bir anlam bulmaya başladı. Ve ilk defa, arabasına dönerken o gün yalnızca acı hissetmedi. Kırılgan bir huzur peyda olmuştu.
İzmire dönmek için acele etmedi. İlk akaryakıt istasyonunda üç saat durdu. Hayatında ilk defa sessizliğin anlamını dinledi.
Eve döndüğünde, Baranın odasının kapısını açtı. İçi annelik özlemiyle yandı. Baranın minik yatağına oturdu. O gün, Seni hep seveceğim oğlum. Ama artık seninle birlikte ölmem mümkün değil. Yaşamalıyım, dedi.
Ertesi gün, işten bir hafta izin aldı; Hayvan Barınağına gitti. Kafeslerin arasında dolaştı ve kenarda bir yaşlı köpekle göz göze geldi. Yaşlı bir sokak labradoru, gri tüyleriyle başını kaldırdı.
Adı Barış, dedi gönüllü. Sahibi ölünce terk edilmiş. Yaşı elli geçti, alan olmaz.
Ben alırım, dedi Zeynep ve Barışı hayatına kattı.
Barış ona hayatı getirdi: Sabah kalkıp beslemek, parkta yürütmek, minik şeylerde şefkat bulmak. Her şey değişmeye başladı. Zeynep bir sabah koşmaya başladı; yeni bir döngü için nefes aldı. Tasarruflarıyla Ege Üniversitesinde yaban hayatı rehabilitasyonu kursuna başladı; Artık bu hayatı daha iyi anlamalıyım, dedi.
Çalışmak zordu. Biyoloji, davranış bilimi, veterinerlik… Ama Barışın sıcaklığı yanında, gece masada ders çalışırken, Zeynep, Hayalı o yılgınken çocukları için mücadele eden dişi kurdu hatırladı.
Haziranda Selda aradı:
Zeynep Hanım, kurtlardan haberimiz yok. Ormanın derinliğinde kayboldular. Ama ormanda iki genç erkek ve bir anne kurdun izini gördük; hepsi sağ, avlanıyor, kendi yollarını bulmuşlar.
Zeynep gözyaşları arasında Onlar yaşıyor… dedi. Selda ise, Bu başarı sizin, diye ekledi.
Sonbaharla birlikte, Zeynep kursu tamamladı, kurtarılan hayvanlar derneğinde gönüllü oldu. Yeni dostlar, yeni anlamlar buldu. Kasımda ilk defa bir arkadaşıyla kahve içmeye gitti. Baranın fotoğrafına bakıp, acıtmadan gülebildi.
Şubat yeniden geldi. Beş yıl geçmişti. Arabasında, üç figürlü yeni ahşap bir kurt biblosu, elinde taze ayçiçekleriyle yola çıktı. Ağacın altına bıraktı, Barana hayatını anlattı.
Dönmek üzereyken, yolun diğer tarafında üç gölge belirdi: Hayal, Kara, Gölge. Kilometrelerce uzaktan geldiler. Burada bir şey vardı; ortak yaşanmış bir kayıp, umut ve kurtuluşun kesişim noktasıydı bu.
Hayal bir adım atıp Zeynepe baktı. Zeynep kalın eldiveniyle el salladı, Teşekkür ederim, diye fısıldadı.
Kurtlar bir süre daha durup, ormanda gözden kayboldular.
Zeynep arabasına bindi ve ağladı; ama bu defa sevinçle karışık, umut dolu gözyaşlarıydı. Eve, Barışa, kendi içine, kendisine döndü.
Zeynep anladı ki, hayata devam etmek zayıflık değil. En büyük acının ardından nefes almaya çalışmak asla bir ihanet değil. Eski hayatının enkazı üstüne yeni bir hayat kurmak, unutmak değil, sahip çıkmak. Sevdiğin kişi çok önemliydi ve artık onun sevgisini, yeniden başlamak için bir temel yapabilirsin.
İlk defa, benliğinin derininde, bir gün yeniden sıradan bir insan olabileceğine inandı. O kazadan önceki Zeynep hiçbir zaman olamayacaktı tabii, ama şimdi kırık, yaralı ve hayatta yaşamayı öğrenebilirdi.
Zeynep, Hayalın özgürce Ege ormanlarında koştuğunu bilerek huzurluydu. Eğer Hayal başarabiliyorsa, ben de başarabilirim, dedi kendine.
Hayatta kalmak, yalnızca bir adım daha atmak, bir nefes daha almak demektir.
Bir fincan kahvesini bitirdi, arabasına atlayıp yeni hayatına doğru yola çıktı. Yaşıyordu. Deniyordu. Ve bugün için bu yeterliydi.




