Geç Gelen İsyan

Geç Kırılma

Ne yaptığının farkında mısın? Elifin sesi sakindi, neredeyse duygusuzdu, ki bu sessizlik her zamanki azarlamasından daha ürkütücüydü. Bunun hepimiz için ne anlama geldiğinin bilincinde misin?

Nazan pencerenin yanında duruyordu, sokağı izliyordu. Dışarıda ince bir sonbahar yağmuru vardı, insanlar şemsiye altında aceleyle yürüyordu, birbirlerine bakmadan.

En azından benim için ne ifade ettiğini biliyorum, dedi sonunda sessizce.

Senin için. Elif bu kelimeyi elinde tartar gibi tekrarladı. Hep böylesin: Senin için. Peki ya biz?

Siz yetişkin insanlarsınız.

Anne, altmış bir yaşındasın.

Kaç yaşında olduğumu biliyorum.

Elif eski, hâlâ önceki evlerinden kalma kanepenin kenarına oturdu. Nazan kanepede kaç kez gözden çıkardığını, ama her defasında neden vazgeçtiğini düşündü. Alışkanlıktan. Yazık geldiğinden. Sanki kanepeyi atmak, canlı bir şeyi atmaktan farksızmış gibi.

Hiç düşündün mü, insanlar ne der? diye sordu kızı.

Hayır, dedi Nazan. Hiç düşünmedim.

Bu doğruydu.

***

Her şey mart ayında başlamıştı. Nazan Hanım, eski Türkçe öğretmeni, şimdi emekli ve mahallenin kütüphanesinde çocuklarla drama atölyesi yapan biri, Eskişehirdeki arkadaşı Deryaya hafta sonu gitti.

Derya Hanım, sekiz yıldır Eskişehirdeydi. Kocası vefat ettikten sonra taşınmış, şehrin kenarında müstakil küçücük bir eve yerleşmiş, bahçe kurmuş ve nihayet nefes aldığını söylemişti. Nazan genellikle yazları yılda bir kere uğrardı yanına. Ama bu sefer içeride bir ses Şimdi git demişti ona. Yazı beklemeden, hemen.

Mart Eskişehirde soğuk ve sakindi. Çukurlarda hâlâ kar varken yüksek yerlerde toprak kendini göstermeye başlamıştı. Camiler, gri gökyüzünü yansıtıyordu. Nazan, dar bir mahalle yolunda yürürken uzun zamandır böyle bir sessizlik hissetmemiş olduğunu düşündü. Boşluk değil, sade sessizlik. İkisi arasındaki farkı burada iyice kavradı.

Derya onu kapıda lastik çizmeleriyle karşıladı.

Nihayet geldin! dedi. Börekleri ısıttım bile.

Mutfakta çay içip sohbet ederken Derya komşularından, bahçesinden, bir keçi almayı düşündüğünden bahsetti.

Keçi mi? Nazanın kaşları kalktı.

Evet, kendi sütüm olur, peynir de yapılır. Okudum, öyle çok zor değilmiş.

Derya, sen hayatında hiç keçiye yakın durmadın ki.

O yüzden tanışacağım zaten, diye güldü Derya ve çayı tazeledi. Sen nasılsın? Çok sönük olmuşsun, kusura bakma ama böyle.

Nazan ellerine baktı. Elleri sıradandı, artık genç değildi, damarları belirgindi.

Fena değilim.

Fena değil cevap değil. Bir şey mi oldu?

Hayır, her şey aynı.

İşte tam olarak bu kötü, dedi Derya. Her şey aynıysa, işte sorun budur.

Nazan susmaya devam etti. Dışarıda erken karanlık başlamıştı, mahallede ilk sokak lambası yanıyordu.

Ertesi gün Derya, onu pazara götürdü. Bildiğin süpermarket değil, yaşlı kadınların lahana turşusu, el örmesi patik sattığı gerçek köy pazarı. Orada, kuru mantar tezgahında, Nazan onu gördü: Orhanı.

Önce tanıyamamıştı. Otuz beş yıl geçmişti üzerinden. Ama ellerini ceplerine sokuşu, boynunu yapış şekli eskisi gibiydi. Dondu kaldı.

O da kalakaldı.

Nazan? dedi temkinli.

Orhan.

İlk dakika boyunca tek söyledikleri buydu. Sonra Derya ince bir biçimde yan taraftaki patiklere kaydı ve onlar pazarda kaldılar; çevreyi mantar ve çürük toprak kokusu sarmıştı.

Burada mı yaşıyorsun? diye sordu Nazan.

İki yıldır. Sen?

Misafirlikteyim. Arkadaşa geldim.

Anladım.

Tekrar bir sessizlik. Bu sefer gergin değil, sanki ikisi de aceleye gerek olmadığını biliyor gibiydi.

Hiç değişmemişsin, dedi adam.

Doğru değil.

Birazcık. Sadece azıcık.

Nazan gülümsedi. Beklemediği bir hafiflikti bu.

***

Orhan Bey, Nazanın üniversiteden sınıf arkadaşıydı. Dost ya da sevgili değil, sadece beş yıl aynı bölümde okudukları biri. Herkes gibi yolları ayrılmış, o başka bir kente gitmiş, Nazan ise kendi şehrinde kalıp evlenmiş, çocuk doğurmuştu. Ortak arkadaşlardan, Orhanın da evlendiğini, bir kızı olduğunu duymuştu bir zaman. Başka bir şey yoktu hakkında.

Ve şimdi mantar tezgahının önünde karşısında duruyordu.

Akşam buluşmak için merkezdeki küçük çay ocağında sözleştiler. Derya hiçbir şey olmamış gibi davrandı.

Git tabii ki, dedi. Zaten ben dizi izleyeceğim. Bana bakma öyle, hiçbir beklentim yok.

Beklenti mi kuruyorsun ki?

Kuruyorsun, deyip güldü Derya. Hadi git işte.

Çay ocağı neredeyse boştu. Ahşap masalar, sarı lambalar, duvarda eski Eskişehir fotoğrafları. Çay, elmalı tart istediler ve konuştular. Uzun uzadıya, ortak tanıdıklardan, üniversite günlerinden, o zamanki küçük meselelerden güle oynaya.

O sırada Orhan dedi ki:

Eşim üç yıl önce öldü.

Başınız sağ olsun, dedi Nazan.

Sağ olun. Artık alışıyorsun mu desem, bilmiyorum. Sadece, bir şekilde hayatın ritmi değişiyor.

Anlıyorum.

Ya sen?

Nazan ne diyeceğini düşündü. Kocası Mustafa Bey, dokuz yıl önce başka bir kadına gitmişti. Büyük bir açıklama olmadan. Bir sabah Şartlar böyle deyip çıkıp gitmişti. O zamanlar kendini sorgulamış, neleri yanlış yaptığını, hatasını yıllar boyunca didik didik etmişti. Sonra yorulup yaşamaya başlamıştı. Çocuklar, torunlar, kütüphane atölyesi, yılda bir Deryayı görmeye gitmek.

Farklı şeyler oluyor, dedi.

O da fazla kurcalamadı. Bu da güzel bir şeydi.

***

Eve, İzmite döndüğünde bu buluşmanın sadece rastlantı olduğunu düşündü. Eski sınıf arkadaşlarının sohbeti, devamı gelmez.

Ama bir hafta sonra Orhan ona mesaj attı. Numara Deryadan bulmuş. Merhaba, iyi döndün mü? yazmıştı.

Cevap verdi. Derken konuşmalar sıklaştı. Nazan pek yazışmayı seven biri değildi. Kızı Elif, onun telefon mesajlarına geç dönmesine kızar, tek satırı saatlerce beklediğine laf dokundururdu. Şimdi ise, Nazan kendini onun cevabını beklerken buluyordu.

Orhan hep sade yazıyordu, süssüz. Eskişehirdeki hayatını, restoratörlük yaptığını, eski cami resimleriyle ilgilendiğini anlatıyordu. Nazanın çocuklarla atölyesini sorar, arada fotoğraflar atardı: karda bir cami, pencere önünde bir kedi, ahşap masada bir çay bardağı.

Elif bir ay sonra fark etti:

Anne, sürekli telefondasın.

Okuyorum.

Hep derdin ki, fazla bakınca gözün bozulur.

Demek ki yanılmışım.

Elif ona garip baktı ama sormadı.

Nisanda Orhan İzmite gelmeyi önerdi.

Bir tamir işi için gelmem lazım, hem de senin şehrinde. Uygunsa görüşebiliriz, yazdı.

Uygunsa. Nazan bu sözcüğe gülümsedi. Ciddi, temkinli adam.

Gel, diye yazdı.

İzmitte saat kulesinin önünde buluştular. Soğuk bir nisan rüzgarı vardı ama hava bahar gibi parlaktı. Nazan iki yıl önce aldığı gri paltoyu giydi, neredeyse hiç giymediği.

Orhan elleri ceplerinde, nehre bakıyordu. Yanına yaklaştı, adam döndü. Yüzü hafifçe esmerleşmiş, yine eller cepten dışarı çıkmıyordu.

Merhaba, dedi adam.

Merhaba.

Beraber sahil boyunca yürüdüler, yeni tanışır gibi ama çabasız. Eski hayatından, atölyeden bahsetti, Nazan sekiz yaşındaki bir öğrencisinin, kitaplardaki hikayeleri pencere değil ayna olarak tarif edişini anlattı. Orhan durdu.

Müthiş tarif, dedi adam. Kaç yaşında bu çocuk?

Sekiz. Yetenekli.

Çocuklarla iyi çalışıyorsun. Belli oluyor.

Nereden biliyorsun? Görmedin ki.

Çünkü bahsederken önemli bir şeyden söz eder gibi bahsediyorsun.

Nazan ona baktı. O ise nehre bakıyordu.

Sonra bir kafede kahve içtiler. Nazan uzun zamandır biriyle böyle zaman geçirmediğini, gereksiz telaşsız bir sohbetin aslında ne kadar ihtiyaç duyduğu bir şey olduğunu hissetti.

Giderken adam dedi ki:

Yine gelmek isterim. Uygunsa tabii.

Tabii ki, dedi Nazan.

***

Elif, mayısta öğrendi. Nazan anlatmadığı halde. Bir gün vakitsiz aramıştı, annesi evde değildi, uzun süre de dönmedi. Arayınca Nazan dalgındı, Elif bir şeyler hissetti.

Neredeydin?

Dolaşıyordum.

Yalnız mı?

Kısa bir duraklama. Elif duraksamalardan anlar.

Hayır.

Ve konu açıldı. Önce temkinlice, sonra daha hararetli.

Kim bu? dedi Elif.

Sınıf arkadaşım. Eskişehirde karşılaştık.

Sadece bir tanıdık olduğunu söylemiştin.

Evet, aynen.

Anne, sen…

Kaç yaşında olduğumu biliyorum Elif.

Sessizlik.

Bu ne demek oluyor? Sadece mı görüşüyorsunuz?

Şimdilik evet. Yürüyoruz, konuşuyoruz.

Şimdilik…

Nazan açıklamadı. Bazı şeyler anlatılamaz; anlatınca ya aşırı önemli ya da gereksiz hafif olur.

Oğlu Keremın tepkisi başka oldu. İstanbulda eşi ve iki çocuğuyla yaşayan, iki haftada bir arayan oğluna Biriyle tanıştım deyince, sadece Normal biri mi? dedi.

Normal.

Hadi bakalım, dedi Kerem.

Hepsi buydu. Nazan sonra düşündü, hangisi daha iyi tepki, karar veremedi.

***

Yaz garip bir ritim getirdi. Orhan İzmite geldi, Nazan Eskişehire gitti. Beraber pazarları, müzeleri, kafeleri gezdiler. Bir gün Orhan kendi çalıştığı atölyeyi gösterdi; yüksek tavanlı, yağlıboya ve eski tahtanın kokusuyla dolu küçük bir yerdi. Duvar kenarlarında kimi kararmış, kimi tamir edilmiş ikonalar, tablolar diziliydi.

Böyle eski eserleri eline almaktan korkmaz mısın? diye sordu Nazan.

Korkmam, aksine hoşuma gidiyor. Benden önce vardı, benden sonra da olacak, bilmiyorum başka nasıl anlatılır…

İnanıyor musun?

Adam düşündü.

Nasıl tarif edilir bilmiyorum. Ama önemli olduğunu hissediyorum. Başkası söyledi diye değil.

Nazan onun restore ettiği ikona baktı. Yüzü neredeyse parıl parıl olmuştu, huzurlu görünüyordu.

Kocam eskiden hep boşuna uğraşıyorsun, üç beş kuruşa değer mi derdi, dedi Nazan, düşünmeden.

Sen?

İlk başta haklı sanıyordum. Alıştım, neredeyse emekli olana kadar.

Orhan bir şey demedi. Sadece baktı. Bu yeterliydi.

O akşam onun evinde, mutfakta çay içerken, Nazan uzun zamandır olmadığı kadar huzurlu hissediyordu. Sorunlar yok muydu? Vardı. Elif Nazan şehir dışındayken aramıyor, o ise böyle sessizliğin bir tür protesto olduğunu biliyordu. Torunu Zeyno telefonda bir gün Babaannem, ne zaman eve geleceksin? demişti, Nazanın içini tanıdık bir vicdan azabı bıçak gibi sızlatmıştı. Ama şu an, bu mutfakta, o acı geriye çekilmişti. Kaybolmamıştı, ama küçük kalmıştı.

Hiç taşınmayı düşündün mü? dedi ansızın Orhan.

Nazan başını kaldırdı.

Nereye?

Buraya. Eskişehire. Ya da başka bir yere fark etmez. Sadece gitmeyi.

Sakince konuşuyordu, bardağına bakıyordu.

Bunu teklif mi ediyorsun?

Hayır, teklif değil. Sadece merak ediyorum, hiç aklından geçti mi?

Nazan sustu.

Hayır, dedi. Yıllar önce düşünmüştüm. Ama sonra… imkansız gelmişti.

Neden imkansız?

Çocuklar. Torunlar. Ev. Az da olsa işim. Hepsi orada.

Çocuklar artık yetişkin.

Bu hiçbir şeyi değiştirmiyor.

Orhan başını salladı.

Haklısın. Sadece sordum.

Nazan çayını içerken biliyordu: Bu soru artık onun içinden çıkmayacak. İçine yerleşti bir kere. Böyle sorular gitmez.

***

Ağustos ayında Elif geldi. Ne doğum günü, ne özel bir sebepten, hafta sonu treniyle, bir el çantası ve sıkılmış dudaklarla.

Çay içerlerken Elif camdan baktı. Sonra sordu:

Ciddi misin?

Ne konuda?

Onunla ilgili. Her şeyle ilgili.

Emin değilim, dedi Nazan dürüstçe.

Anne, bizim yaşımızda sana garip gelmiyor mu bu?

Senin yaşın mı, benim yaşım mı?

Bizim ailemizin yaşı. Babam hâlâ hayatta.

Baban dokuz yıldır başka kadınla yaşıyor Elif.

Evliliğiniz otuz yıl sürdü.

Bu çok şeyi değiştiriyor, dedi Nazan. Tam da buydu zaten.

Elif fincanı kaldırıp kenara koydu.

Zeyno ne düşünecek? O daha çocuk, anlamaz mı sanıyorsun?

Sekiz yaşında.

Tam da bu yüzden her şeyi anlıyor.

Zeynoya ne anlatırsak onu anlar.

Peki ona ne anlatacağız?

Nazan kızına baktı. Elif babasına çok benziyordu; ağız şekli, koyu kaşlar. Çocukken bu benzerlik hoşuna giderdi. Şimdi farklı bir şey vardı bu benzerlikte, ama ne, bilmiyordu.

Babaannen iyi bir insanla tanıştı deriz. Bu yeter.

Sonrası?

Bakacağız.

Bakacağız. Elif pencereye yöneldi. Konuşmak istemeyince hep böyle dersin.

Hayır, dedi Nazan. Bilmediğimi, gerçekten bilmediğimi anlatmak için bakacağız diyorum. İçten söylüyorum.

Elif uzun süre sustu. Sonunda kısık, sitemkâr olmayan bir sesle:

Korkuyorum pişman olasın diye.

Yapmadığım bir şey için de pişman olabilirim.

Kızı döndü.

Felsefi konuşuyorsun. Ama bana hiç iyi gelmiyor.

Bana da iyi gelmiyor bazen, dedi Nazan. Ama bununla yaşamayı öğrendim.

Elif akşam treniyle geri döndü. Sarıldılar, her zamanki gibi, ama bu sarılmada sıcak bir gerginlik vardı, sanki ikisi de sımsıkı tutunmuş, bir şeyin kırılmasından korkuyordu.

***

Eylül sert ve soğuk başladı. Nazan altı yıl önce emekli oldu ama kütüphanedeki drama atölyesi ona bir düzen sağlıyordu. Çocuklar salı ve cuma günleri gelir, birlikte okur, kitaplara resim yapar, oyun oynarlardı. Küçük bir odaydı, alçak raflar, yere serili minderler…

Kütüphane sorumlusu, altmış beş yaşındaki Selman Bey, Orhanı biliyordu. Nazanın anlatmasından değil, ama değişimini gözlemişti: Nazan daha fazla kendisine dönmüştü kötü anlamda değil, kendi hayatını daha fazla düşünür olmuştu.

Bir şeyler oluyor sende, dedi Selman Bey bir gün, yargısız biçimde.

Oluyor, diye onayladı Nazan.

Güzel bir şey mi?

Henüz bilmiyorum.

Sorun değil, dedi Selman Bey. Hiçbir şey olmasa daha kötüydü. Sen de, ben de yolunu bulamayan nehirler gibiyiz, en azından bir şeyler oluyor.

Nazan güldü.

O sonbahar Orhan, birlikte birkaç günlüğüne Bursaya gitmeyi önerdi. Orada eski el yazmaları sergisi vardı. Nazan kabul etti. Küçük bir otelde ayrı odalar tuttular, müzeleri gezdiler. Bir akşam restoranın penceresinde Nilüferi izlerken Orhan ansızın dedi:

Bilmeni istiyorum, dedi.

Neyi?

Ben acele etmiyorum. Yoksa üzerinde baskı hissediyorsan, benden değildir.

Nazan ona baktı.

Biliyorum.

Lütfen bunu kibarlık gibi değil, gerçek olarak gör. Altmış üç yaşındayım, hayallere yaslanan bir genç değilim. Sadece… burada olmana sevinç duyuyorum.

Uzun süre cevap vermedi. Dışarıda karanlık nehir ve uzak lambalar vardı.

Bunu kabul etmek zor, dedi sonunda.

Neden?

Çünkü kelimelerin arkasında beklenti olmasına alışığım. Hep bir şart vardır gibi hissediyorum.

Burada şart yok.

Anlıyorum. Sadece… ben başka türlü alışmışım.

Adam başını salladı. Şarabı bitirdiler, sahil boyunca yürüdüler. Nazan paltosunun yakasını kaldırdı. O ise koluna girmedi, sadece yanında yürüdü; bu doğru geldi.

***

Ekimde Nazanın tedirgin beklediği konuşma gerçekleşti.

Bu defa kendi aradı. Elif cevap vermeden araya girip dedi ki:

Sana bir şey açıklamam lazım. Orhan bana Eskişehire taşınmamı teklif etti. Birlikte yaşamamızı. Bunu düşünüyorum.

Sessizlik uzun sürdü.

Ciddi misin?

Evet.

Yedi aydır tanıyorsun.

Sekiz.

Anne! Sekiz ay! Bunun farkında mısın?

Evet. Sekiz ay.

Bu hiçbir şey! Onu tanımıyorsun ki!

Yeterince tanıyorum.

Neyini tanıyorsun? Hoşlandığını mı? Keyifli olduğunu mu? İnsanlar değişir anne! Her şey değişir!

Elif.

Ne?

Baban da değişti. Otuz yıl birlikteydik.

Sessizlik.

Bu adil değil, dedi Elif sonunda, yavaşça.

Adil olmaya çalışmıyorum, sadece dürüst olmaya. Sana ve kendime.

Sonra Kerem aradı, belli ki Elif konuşmuştu.

Gerçekten taşınmak istiyor musun?

Düşünüyorum.

Orası iyi mi? Adam nasıl biri?

Gayet düzgün. Evi küçük ama sağlam, bakımlı.

Evi satacak mısın?

Hayır. Kiraya vereceğim.

Sonra geri dönmek istersen?

Kerem.

Eee?

Olmazsa dönerim. Ama sürekli ya olmazsa demek istemiyorum. Bir kere denememe izin ver.

Durdu.

Tamam, dedi Kerem. Ama bolca ara.

Söz.

Nazan bu konuşmadan sonra uzun süre pencere kenarında oturdu. Dışarıda usul usul bir sonbahar yağmuru vardı, sokak lambası huzmeler saçıyordu. Altmış bir yaşında, ilk defa hayatına dair tamamen kendi kararıyla bir şey yaptığını fark etti. Ne biri zorladığı, ne şartlar gerektirdiği için. Sadece istediği için.

Garip bir duyguydu. Yabancı, ama iyi.

Telefonunu açtı, Orhana yazdı: Düşünüyorum. Bana biraz daha zaman ver.

Adam birkaç dakika sonra cevapladı: Ne kadar istersen.

***

Derya haftada bir arıyor, taraf tutmuyordu. Taşın da demiyordu, Acele etme de. Sadece Ne var ne yok? diye soruyor, keçisini anlatıyordu.

Adı ne oldu? dedi Nazan.

Pakize.

Gerçekten mi?

Evet. İsim lazım sonuçta. O kadar havalı ki…

Sen tam deli kadının tekisin.

İyi mi kötü mü?

İyi, dedi Nazan. Hem de çok iyi.

Peki, dedi Derya, hafif sustuktan sonra. Kırk yaşında olsan, bu kadar düşünür müydün?

Yaşla ilgisi yok.

Vardır bence. Yaşlandıkça daha çok tartıyoruz, daha çok korkuyoruz. Bazen gerçekten bilgeliktir, bazense sadece korkudur, bilgelik maskesinin altında gizli.

Söyleyişin, Selman Beyden farklı değil.

Övgü olarak mı?

Gerçek.

Nazan telefonu kapadı. Derya galiba haklıydı: Bilgelik maskesi ardına gizlenmiş korku. Eskiden karar vermekten korkardı, hata yaparım diye. Sonra karar vermemeye başladı, ama o da karardı.

Ama şimdi korkusu başka. Orhanla ilgili değil, kendisiyle ilgili.

Çünkü ömrü boyunca birinin eşi, annesi, öğretmeni olmuş; onlar ikinci plana çekilince kendisinin kim olduğunu şaşırmıştı.

Kütüphanedeki atölye… yıllar sonra kendi için yaptığı ilk şeydi.

Şimdi, sıra bu karardaydı.

***

Ekim sonunda hiç beklemediği biri aradı: Eski kayınvalidesi, Mustafanın annesi, Gülsüm Hanım. Seksen iki yaşında, hala tek başına İzmitte yaşayan biri. Nazan onu alışkanlıkla, insanlık gereği ara sıra ziyaret ederdi.

Elif aradı, dedi Gülsüm Hanım, lafı dolandırmadan.

Ne dedi?

Seninle, o adamla taşınmayı düşündüğünü anlattı.

Nazan sustu.

Ne düşünüyorsunuz?

Bence hakkındır, dedi yaşlı kadın. Oğlum seni hiç kıymetini bilmedi. O zaman da gördüm ama söylemedim. Şimdi diyorum.

Gülsüm Hanım…

Lafımı kesme. Ben yaşlıyım, artık rahat konuşurum. Gitmek istiyorsan git. Torunlar iyi, anne babalarına emanet. Elif sinirli çünkü kaybedecek diye korkuyor. Ama senin işin orada hep bulunmak değil.

Görüyorlar beni.

Anne, babaanne, hep orada olan biri olarak. Ama insan olarak?

Nazan cevap vermedi.

İşte! dedi Gülsüm Hanım. Git, ara beni. Sevinirim.

O konuşmadan sonra Nazan mutfak penceresinde, çıplak ağaç dallarına bakarak uzun süre kaldı. Tüm yapraklar dökülmüştü. Kış neredeyse gelmişti.

Birinin seni nasıl gördüğünü herkes farklı anlar. Elif annesini, yanında bulunmak zorunda olan biri olarak görüyordu. Kerem ise kendi başına kalamayan kişi. Selman Bey onu iş bilir arkadaş olarak görüyordu. Gülsüm Hanım ise insanoğlu olarak.

Peki ya Orhan? O ne görüyor?

Nazan kesin emin değildi. Ama adamın onu bir rol, statü olarak değil, gerçekten onu gördüğünü düşünüyordu. Belki geçmişe dair bir beklentisi olmadığındandı. Bir pazar yerinde, bağlamsızca, hiç geçmişsiz, sadece Nazanı görmüştü.

***

Kasımda ilk kar yağdı ve beklenmedik şekilde Zeyno aradı.

Torunu ilk defa kendi başına arıyordu. Genelde Elif verdikten sonra bir iki laf ediyor, sonra bırakıyordu ama o sabah birden aradı.

Babaanne, ben Zeyno.

Zeyno? Nereden arıyorsun?

Annemin tabletiyle. Taşınacak mısın?

Nazan oturdu.

Büyüklerin konuşmasını mı duydun?

Biraz. Annem dayımla konuşurken. Gidiyor musun?

Daha karar vermedim canım.

Gidersen ziyaretine geleceksin değil mi?

Elbette geleceğim.

Söz veriyor musun?

Söz veriyorum.

Durdu. Zeyno sordu:

Orası güzel mi?

Neresi?

Gidersen, yaşayacağın yer.

Çok güzel. Beyaz camiler, kışın kar, bir de nehir.

Bizimki gibi mi?

Az daha küçük bir nehir.

Hıh. Durdu. Babaanne…

Efendim.

Annem diyor ki, hastalanırsın, yetişemeyiz, üzülürüz diye korkuyor.

Nazanın içi burkuldu, umduğundan fazla.

Annen merak etmesin, ben sağlıklıyım ve öyle kalmaya niyetliyim.

Annem biliyor da, sadece çekiniyor.

Biliyorum, kızım. Ben de korkuyorum.

Neyden?

Nazan düşündü.

Bir sürü şeyden. Korkmak normal. Herkes korkar.

Ama sen hep dersin: Cesurlar da korkar, sadece yine de yaparlar.

Evet, dedim. Hatırladın mı?

Hep hatırlarım, dedi Zeyno hafif gururla. Kapıyorum, annem anlayacak yoksa.

Zeyno.

Efendim?

Seni seviyorum.

Ben de seni. Hoşça kal, babaanne.

***

Kasım ortasında Nazan Eskişehire gitti. Haftasonuna değil, bir hafta boyunca. Eşyalarını topladı, Selman Beye haber verdi, posta kutusuna bakacak komşuya rica etti.

Orhan onu otogarda karşıladı. Yolda bir caminin minaresini restore etmesi gerekiyormuş, onları anlatırken, mart başında bu şehre gelişini, yol boyunca gördüğü karla kaplı tarlaları hatırladı. Sanki yıl başından beri bir halka tamamlanmış gibiydi.

Bir hafta boyunca beraber yaşadılar; Orhanın küçük, ahşap zeminli, eski pencereleri rüzgarda titreyen evinde. Nazan bazen yemek yaptı, Orhan topladı; sabahları pencere kenarında küçük mutfakta kahve içtiler. Kar, bazen yatay yağıyordu, hafif rüzgarda olduğu zaman.

Bir akşam dedi ki:

Sıkılmıyor musun beraber yaşayınca?

Ne?

Yani alışkanlık değişti ya, tek başına sekiz yıl, sonra şimdi beraber…

Adam düşündü.

Kendi istediğim gibi yaşamadığımda daraldım. Şimdi farklı.

Nasıl yaşadın, istemediğin şekilde?

Yıllarca inşaatta çalıştım. Para, aile, ihtiyaç… Sonra bir gün dedim, yeter. Restorasyon öğrenmeye başladım. Geç yaşta. Beni gören, deli misin dedi.

Sen ne dedin?

Okula başladım. Güldü. Eşim destek oluyordu. O her zaman destek veren insandı.

Bana ondan bahset, dedi Nazan.

Adam sustu.

Ayşe, dedi sonunda. Sessiz, telaşsız, huzur veren bir insandı. Odaya girince ortam yeni baştan nefes alırdı.

Özlüyor musun?

Evet. Doğrudan söyledi. Ama ileriye yürüyememek anlamına gelmiyor.

Anlıyorum.

Sende de öyle mi?

Nazan Mustafayı düşündü. Aralarındaki huzurun çoğu zaman gerilimli olduğunu, aslında daima bir olması gerekenin hayalini özlediğini.

Farklı ama, anlıyorum, dedi.

Sessizliği güzeldi bu akşamın.

***

Beşinci gün Elif aradı.

Nazan kapının önüne çıktı. Kar durmuştu, hava açıktı, ilk yıldızlar görünüyordu.

Orada mısın? dedi Elif.

Buradayım.

Ne kadar kalacaksın?

Pazara kadar.

Sessizlik.

Anne, dürüst soracağım… Bunu neden yapıyorsun? Kendine mi, bize mi ispat için?

Yıldızlara bakarak dedi ki Nazan:

Hayır, ispat için değil.

O zaman neden?

Sadece… başka türlü yaşamak istiyorum.

Şimdiye kadar mutlu değildin mi?

Mutsuz değildim. Ama tam olmak istediğim şekilde de değildim.

Neyin eksik kalmıştı?

Nazan uzun düşündü. Çünkü her şeyi vardı. Evi, işi, sevdiği insanlar… Eksik olan şöyle tarif edilebilir: Sanki hayata biraz uzaktan bakar gibi, planı uygulayan ama kendisi tam o yaşamın içinde değildi.

Kendim eksiktim, dedi sonunda.

Kendin? O ne demek?

Demek ki, budur.

Elif uzun süre sustu.

Mutlu olacak mısın? Bir ironi yoktu bu sefer, sadece merak.

Bilmem, dedi Nazan. Ama denemek istiyorum.

Peki, dedi Elif. Tamam.

Onay değildi bu. Ama bir savaş da değildi.

***

Pazar günü, gidişe hazırlanırken Orhan sordu:

Karar verdin mi?

Neredeyse.

Neredeyse iyi mi kötü mü?

Sadece biraz zamana ihtiyacım var, az.

Başını salladı adam.

Korkuyorsun, yanlış yapmaktan.

Evet.

Sana bir şey söyleyebilir miyim?

Söyle.

Hataların iki türü vardır: Birini yaparsın, yanlış olduğunu anlarsın. Bu, tatsız olur ama ders olur. Diğerini yapmazsın, onu hiç öğrenemezsin. Ben ikinciyi daha kötü buluyorum.

Nazan ona baktı.

Bunu bilerek mi söylüyorsun?

Neyi bilerek?

Benim içimden geçenleri tam olarak öyle söylemeyi…

Güldü adam. Güldüğünde yüzü gerçekten güzeldi.

Hayır, denk geliyor işte.

Nazan akşam İzmite döndü. Ev onu alışıldığı sessizlik, ev kokusu ve karşı pencere ışığıyla karşıladı. Eşyaları kaldırdı, çay koydu, masaya oturdu.

Masada kitabı kalmıştı, ayracı ortalarında duruyordu. O ayracın arasındaki satırı yeniden okudu: İnsan yalnızlığını sırtında taşır, ama bu bir mahkumiyet değil, onunla baş etmek mümkündür.

Kitabı kapattı.

Sonra telefondan Orhana yazdı: Ocakta geliyorum. Uzun süreli. Bakalım.

Kısa cevap geldi: Bekliyorum.

***

Aralık başka bir hissiyatla geçti. Nazan yine kütüphaneye, drama atölyesine, Gülsüm Hanıma uğruyordu. Hayat aynıydı, ama içeride başka bir şey değişmişti. Bir kısmı netleşmişti, bir kısmı ise hâlâ düşüncedeydi. Ne kaygı, ne tam huzur; arada bir şey.

Ay başında Elif aradı.

Hâlâ vazgeçmedin mi?

Hayır.

Evi kiraya mı vereceksin?

Evet. Bir emlakçı bakıyor.

Tamam. Peki, anne, bir şey soracağım…

Sor tabii.

Tamam da, ya bu yeni bir hayat diye yanıldığını sanıyorsan? Bazen yeni sanılan her şey iyi gelmez ki.

Elif.

Söyle anne?

Altmış bir yaşındayım. On sekizli, heyecanla koşan bir genç değilim. Çok şey gördüm, karşılaştıracak bir sürü şeyim var.

Bu, hata yapmaktan kurtarmaz.

Kurtarmaz; ama sayısını azaltır.

Ya düşündüğün gibi değilse adam?

Olabilir. Her zaman olabilir. Hayat ya olursalarla dolu. Sen evlenirken de kesin değildin.

Yirmi yediydim ama.

Ne farkı var?

Sessizlik.

Tamam anne, dedi sonunda. Tamam.

Taşınırken bana eşya toplamaya yardım edecek misin?

Uzun duraklama.

Yardım ederim, anne. Tabii ki ederim.

***

Yılbaşını Eliflerde, Zeyno ve damadı Kadirle birlikte kutladı Nazan. Kerem de, eşi ve çocuklarıyla İstanbuldan geldi. Masa kalabalık, sesliydi; çocuklar koşuşuyor, büyükler sohbet ediyordu.

Zeyno Nazanın yanında, fısıltıyla yemekleri anlatıyordu.

Bunu annem yaptı, bunu annem marketten aldı ama ben yaptım diyor.

Bunları bana anlatmak zorunda değilsin.

Zorunda değilim, sadece söylüyorum, dedi Zeyno.

Gece sonuna doğru, çocuklar uyuklarken, büyüklerse çay içiyorken Elif dedi ki:

Annem Ocakta Eskişehire taşınacak.

Odasız, sadece bilgi tonuyla söylemişti.

Kadir başıyla onayladı. Kerem Nazana döndü.

Uzun süreli mi? dedi Kerem.

Bakacağız, dedi Nazan.

Kerem hafif gülümsedi.

Zeyno gözlerini açtı:

Babaannem, gidiyor musun? uykulu sordu.

Gidiyorum, Zeyno.

Ziyarete geleceğine söz verdin.

Söz verdim.

İyi o zaman, dedi Zeyno ve gözlerini kapattı.

Nazan ona bakarken düşündü: İşte hayat bu. Uykulu bir çocuk, büyük çocuklar ellerinde çay, yıldan yıla taşınamayan eski koltuk… Ve başka şehirde bekliyorum diyen bir adam.

***

On beş Ocak günü Nazan Selman Beyi aradı.

Selman Bey, atölyeden ayrılıyorum.

Sessizlik.

Ne zaman?

Şubatta. Yerime birini bulmanız için vakit var.

Taşınıyor musun?

Evet.

Neresi, merak etmezsem?

Eskişehir.

Haa… Ona mı?

Ona ve biraz da kendime.

İyi tarif, dedi Selman Bey. Değişiriz ama bir şekilde devam ederiz. Zor olacak, iyi çalıştın. Ama buluruz birini.

Çok teşekkür ederim.

Gerçek hayatında başarılar dilerim, Nazan.

Son ders günü çocuklar ona dev bir kartpostal yaptılar. Herkes kendinden bir resim ekledi. O kitap pencere değil, ayna diyen oğlan, perdeyle kaplı bir pencere çizip altına yazmıştı: İçeri bakmak için.

Nazan katladı, çantasına koydu.

***

Yirmi üç Ocakta Eskişehire gitti Nazan. Orhan yardımıyla küçük valizini eve çıkardı, adam özel olarak temizlemişti. Pencere önüne bir saksıda sardunya koymuş.

Nereden aldın? dedi Nazan.

Pazardan. Çiçek lazım dedim, iyi geldi.

Çok doğru bir karar vermişsin.

Pencereye yaklaştı. Bahçe karla kaplıydı, sakin, beyaz. Çit, öteki bahçe, birkaç çatı…

Ne diyorsun? dedi adam.

Şimdilik bilmiyorum. Bir ay sonra sor.

Soracağım.

Arkasına döndü Nazan.

Orhan…

Evet?

Teşekkür ederim, acele ettirmediğin için.

Az sustu adam.

Ben de geldiğin için teşekkür ederim.

***

Üç ay geçti. Nazan yavaş alıştı. Eskişehir küçük şehir; bu bir yandan iyi, bir yandan zor. İyi, çünkü sessiz; zor, çünkü herkes herkesi biliyor; yeni geleni dikkatle izliyorlar.

Derya onu mahalleden kadınlarla tanıştırdı. Onlardan biri, Nermin Hanım, kültür merkezindeki edebiyat kulübüne yardım önerdi. On kişilik, kitap okur, tartışırlardı.

Yapabilir miyim bilmiyorum, dedi Nazan.

Ne var ki, gel bak. Sevmezsen bırak.

Katıldı. Sevdi.

Elifle haftada bir konuşuyordu. İlk başlarda sadece iyisin mi, sonra Orhan nasıl, kulüp nasıl, ne okuyorsun demeye başladı. Yavaş yavaş, mesafe değişti. Doğrudan olmadı ama alışıldı. Yeni ışığa göz uyum sağlıyor gibi.

Zeyno mektup gönderdi. Gerçek, zarflı, pullu bir mektup. İçinde iki cami, bir nehir çizilmişti; notun sonunda: Babaannem, yakında ziyaretine geleceğim. Annem ilkbahar tatilinde dedi. Ve bir ek: Pakize keçi miymiş? Derya Teyze anlattı.

Nazan da cevap verdi.

***

Bir nisan akşamı Elif geldi sonunda. Yalnızdı, Zeyno yoktu. Bir günlüğüne.

Eve girdi, etrafa bakındı. Nazan onun ahşap döşemelere, pencere önündeki sardunyaya, mutfak masasına nasıl bakış attığını izledi.

Orhan, çay önerdi ve atölyesine çekildi.

İkisi yalnız kaldı.

Burası güzel, dedi Elif. Şaşkın gibi.

Evet.

Küçük tabii.

Sessiz olması yetiyor.

İzmiti özlüyor musun?

Özlüyorum. Sizi, Selman Beyi, sahili…

Yine de burada mı olmak istiyorsun?

Evet.

Elif fincanı çevirdi.

İyi biri mi? dedi; bu defa ilk sorularındaki gibi imalı değil, yalın.

Evet.

Mutlu musun?

Nazan düşündü.

Mutluluk zor kelime, emin olamam. Ama rahatım. Gerçekten iyi hissediyorum.

Elif başını salladı.

Peki.

Peki ne demek?

Gerçekten peki. Göz göze geldi. Hâlâ korkuyorum anne. Belki hep korkacağım.

Farkındayım.

Ama… anlamaya çalışıyorum.

Bu yeter bana.

Beraber çay içtiler. Elif Zeynodan, işinden, Kadirin araba almak istediğinden bahsetti. Sıradan bir sohbete döndü.

Sonra kalkmaya hazırlandı. Nazan beraber kapıya çıktı.

Hava nisan sıcağına dönüyordu, toprak kokusu vardı. Ağaçlar yeni yeşermişti, dalındaki yeşillik belli belirsizdi.

Anne, dedi Elif, kapıda.

Evet?

Hâlâ tam kavrayamıyorum bunu. Belki hiç anlamam.

Biliyorum.

Ama şunu bil istiyorum.

Nedir?

Elif sustu. Sonra o baba gözleriyle bakıp dedi:

Hayatım boyunca hep yanımda oldun. Hep. Varlığına alışmışım. Arayınca her zaman cevap verilirdi.

Hâlâ açarım. Hep açarım.

Biliyorum. Sadece… bu mesafeye alışmam gerekecek.

Alışırsın.

Gerçekten mi?

Nazan kızına baktı. İlk doğumdan beri bildiği o yüz; yeni doğan korkusu, umut dolu ilk bakış…

Gerçekten, dedi. Sen hep alışırsın. Güçlüsün.

Senin kadar değilim.

Aynısın.

Elif hafifçe gülümsedi. Sımsıkı sarıldılar, her zamanki gibi. Bir süre öyle kaldılar.

Sonra Elif çantasını alıp çıktı.

Vardığımda arayacağım.

Bekliyorum.

Sokakta yürüdü. Nazan arkasından baktı. Omuzları dik, yürüyüşü hızlıydı; bu da babasına benzeyen bir tarafıydı.

Elif arkadan döndü.

Anne!

Evet?

Senin sardunyan açmış, gördüm.

Açtı.

İyi işte, dedi Elif.

Ve gitti.

***

Nazan eve döndü. Orhan mutfakta, çorbayı ısıtıyordu. Nazan pencereye geçip sokağa baktı. Elif köşeyi dönüşte kaybolmuştu. Yolda yaşlı bir kadın ağır ağır yürüyordu.

Sardunya pembe açmıştı.

Normal mi? dedi Orhan, arkasını dönmeden.

Normal, dedi Nazan. Sonra sustu.

Elif iyi kızdır, sadece korkuyor.

Ben de onun gibi düşünüyordum.

Doğrudur. Onun için de kolay değil.

Evet.

Pencereden uzaklaştı, tabakları koydu. Üç ayda evi sahiplenecek kadar alışmıştı.

Orhan?

Efendim?

Sence doğru mu yaptım?

Döndü, yüzüne baktı.

Sen ne düşünüyorsun?

Nazan bir süre sessiz kaldı.

İlk defa tamamen bana ait bir hayatım olduğunu düşünüyorum.

İşte, dedi adam. Cevabını kendin verdin.

Birlikte yemek yediler. Dışarıda Eskişehirin nisan akşamı, baharda ilk karın son kalıntılarıyla sükunet içinde uzanıyordu.

Nazan baktı ve şunu hissetti: Sözde bir mutluluk, kazanılmış bir zafer olmayabilir bu. Sadece akşam yemeği. Sadece bir pencere. Sadece karşısındaki insan.

Yeter mi? Bilmiyordu.

Ama çorba sıcaktı. Sardunya açmıştı. Ve çantasında, sekiz yaşındaki öğrencisinin içeri bakmak için pencere diye çizdiği kartı duruyordu.

***

Akşam Zeyno aradı.

Babaanne, annem geldi size.

Geldi.

Nasıl geçti?

Güzel konuştuk.

Ağladı mı?

Hayır niye sordun?

Bazen, duymayayım diye ağlıyor. Senin için.

Nazan derin nefes aldı.

Zeyno…

Efendim?

Annenize söyle, ben yakında ziyaretinize geleceğim. Çok yakında.

Tamam. Babaanne, orada bahar var mı?

Neredeyse. Biraz kar kaldı.

Bizde hava çok ısındı. Aynı ülkedeyiz, hava başka. Garip değil mi?

Garip değil. Olur öyle.

Babaanne, bizi özlüyor musun?

Nazan cama baktı. Hava kararıyordu, ilk yıldızlar.

Çok, dedi. Hep.

Tamam, dedi Zeyno rahatlamış gibi. Yani özlersen, seversin, öyle dedin sen.

Nazan cevap bulamadı.

Hoşça kal, babaanne.

Hoşça kal, Zeyno.

Telefonu kapadı. Orhan bulaşık yıkıyordu, hafiften şarkı söylüyordu. Sardunya perdede yarı karanlıkta dalga dalga. İleride, diğer bahçede bir köpek havlıyordu, artık o da tanıdık olmuştu.

Nazan düşündü, Zeyno haklıydı: Özlemek, sevmek demek. Ve belki tersi de doğru. Sevmek, özlemek gerek. Varsa biri, hayat budur.

Beklentisiz, mükemmel olmayan, akıllı kitaplarda olanlardan değil. Hayat; mesafesiyle, yakınlığıyla, doğru-yanlış kararlarıyla kendi öykünü yazmaktır.

Ayağa kalktı. Bulaşık yıkamaya yardım etmeye gitti.

Rate article
Lifequest
Geç Gelen İsyan