Bozulmuş Çocuklar
Onu sen şımarttın! Her istediğini yapıyorsun, sonra da başına çıkıyor! Melike, böyle olmaz! Oğlanı iyice mahvettin! Tıpkı zamanında annemin beni mahvettiği gibi! Kimseyi suçlayacak değilim, ben de iyi sayılmam! Siz, şımarık çocuklarsınız! Sakın bana “Ben artık büyüdüm” deme! Nasıl çocukken kafanı kullanamıyorsan, hâlâ aynı! Hiç doğru karar veremiyorsun! Hülya Hanım, sinirle buzdolabının kapağını kapattı, kızının ailesinin fotoğrafını tutan magnet yere düşünce irkildi.
Fotoğraf geçen yaz tatile gittiklerinde çekilmişti. Ne hikmetse bu kez onu davet etmemişlerdi. Senelerdir “çocuklarla” beraber tatile gider, torunları ile ilgilenir, hem dinlenir hem de “faydalı” insanlarla tanışırdı. Ama bu defa çağrılmamıştı.
Gidişini engelleyen sebepler Hülya Hanıma garip gelmişti.
Anneciğim, bu sene bizi biraz zorlayacak. Çocuklarla baş başa gitmemiz lazım. Sana ileride güzel bir tatil yeri ayarlarız, sen de gönlünce gidersin. Sen de bak, nereyi istersen seç. Olur mu?
Ama Melike! Çocuklar ne olacak? Kim ilgilenecek onlarla?
Anne, Doruk büyüdü artık. O da kime isterse göz kulak olur. Elif de benim yanımda olacak. Biz bu yıl o lüks oteli karşılayamayız. Başka şekilde idare edeceğiz. Elifin deniz görmesi lazım. Sen de biliyorsun, deniz havası aldı mı bir yıl hasta bile olmuyor. Oteller pahalı gelince… Hani “yazlıkçılık” derler ya, öyle yapacağız. Ev ya da apart tutup çocuklara kendimiz bakarız.
Tabi bana yer yok!
Hülya Hanım yeni duruma çok içerlemişti. Bir başına gideceği o uzak kaplıcalar… Tek eğlence “50 üstü dans gecesi!” Halkı da pek hoşlanmazdı oradan. Halbuki o yetişimiyle, bildiği yabancı dillerle, en iyi otellerde yabancılarla dostça sohbet edebilirdi. Ama bu sefer olmuyordu
Anneciğim, sen de biliyorsun, tatil sadece kalacak yer değil, uçak bileti, yemek, bir sürü masraf…
Tabii, ben de size yüküm, öyle mi?! iyice sinirlendi Hülya Hanım.
Aman Allahım anne! Kaç kere anlatmam lazım sana! Durumumuz ortada! Tüm aileyi götürecek bütçemiz yok, anla artık! Seni çok isterdim ama mümkün değil. Senin ev tadilatı, benim geçen yıl sağlık sorunlarım, Dorukun özel dersleri Hepsi başımıza yıkıldı. Şimdi çok darlandık. Benden ne istiyorsun yani? Gitmeyelim mi? Çocukları denize götürmeyeyim mi? Ben de çok yoruldum. Geçen sene her şey gözünün önündeydi!
Evet, gördüm! Baktım da çocuklarla ilgilendiğin yok! Her şeyi ben, bazen de Ayşe Hanım (kaynanan) üstleniyorum. Elifi kreşten almak, Doruku okuldan karşılamak, yemek hazırlamak, kurstan kursa yetiştirmek…
Anne, abartma! Doruk antrenmanına kendi gidiyor. Elifi sen dansa götürüyorsun, o da her gün değil. İstersek bundan da vazgeçerdik, kreşte sanat grubu var, ama illa da senin dediğin olsun diye tutturdun!
Şimdi suçlu ben mi oldum? Hülya Hanım’ın sesi iyice yükseldi, bir eliyle kalbini tuttu. Ne kadar nankörsünüz! Ben çabalıyorum, size yaranamıyorum!
Anne, ne olur bak… Melike başı döner gibi olup camda alnını dinlendirdi. Yaptığın her yardım için bin şükür, hepsi için çok minnettarım. Ama bana sürekli yüzüme vurmayın, olur mu?
Devamını dinlemedi Hülya Hanım. Alınganlığı üstündeydi, yeni mayo aldığı poşeti salonun ortasına bırakıp küstü.
Alınmakta üstüne yoktu. Kim neyi yanlış yaptı, bir kelimeyle belli edecek kadar ustaydı. Kavgaya karıştırmadan, kimseye açıkça kızmadan tepki verirdi. Telefonlara bakmaz, barışmak isteyenlere yanıt vermez, sonra kızı aradığında ağır bir “Of Melikeciğim, bu kalp niye bazen tık tık duruyor, sonra başlıyor gene, sence neyin habercisi?” diye sızlanırdı.
Ve Melike işini gücünü bırakır, annesinin Polonezköydeki yazlığına koşardı. Hülya Hanım küs olduğunda genellikle kafa dinlemeye oraya giderdi. Ancak Melike bu ziyaretlerden bitkin dönerdi, anahtarları fırlatır, üstünü bile değiştirmeden yatağa yığılır, sessiz sessiz ağlardı. Anlayamıyordu annesi neden hep böyle yapıyordu.
Doruk odaya girer, annesinin üstünü örter, omzuna dokunurdu:
Anne, boşver! Gitme artık. Büyükanne biraz kızar ama gelir yine.
Ah Doruk… Keşke senin kadar emin olsam…
Melike, ne dediğini iyi bilirdi. Çocukluğundan beri annesinin böyle olduğunu unutmazdı. İnce, kırılgan, diller bilen, kitaplardan başını kaldırmayan, müzikten anlayan, ama çok alıngan biri. Kendi kendini yer bitirir, Melike’yi bir Türkçe, bir Fransızca azarlar, küçük Meli için annesinin “Melikeciğim, git odana, davranışını düşün,” demesi en buruk cezaydı.
Bu “ciğim”li hitabı, Hülya Hanım mutluysa hiç duymazdı. Zaten keyfi de nadiren yerindeydi. Gözü hep eksikleri görürdü. Yaşamında tek önemli kelime vardı: yetersiz. Ve o yetersizlik sadece kendini değil, tüm çevresini kapsardı.
Melike, uzun zaman bu listede değildi. Akıllı, güzel; üç yaşında kitapta harf birleştiren, dört yaşında annesinin hediye ettiği piyanonun tuşlarına başını eğip Müziği duyuyorum! diyen bir çocuktu.
Hülya için gurur kaynağıydı. Ta ki altıncı sınıfa kadar. Melike, en iyi öğrenciydi; bir gün nedensizce dikte sınavından zayıf aldı. Hülya’nın tepkisi, kızı konuşturmadan kalp krizi geçirecek gibi olmasıydı.
Yavrum, çok üzdün beni! Böyle olmamalıydı! Odana git, düşün!
Melike suskunca gitti, anlatamadı. Onu arayıp bulan, banyoda gözyaşlarıyla eteğini yıkayan Melikeyi gören babaannesiydi.
Melike, kızım, ne oldu?
İlk defa ona anlattı: Ders sırasında karnı ağrımış, korkmuş. Hayatın belli dönemlerinde kız çocuğunun başına gelecek şeyleri annesi hiç anlatmamış, kimseye danışma fikri de yoktu. Hülya Hanım bu bilgileri gereksiz görmüş, Melike de kime ne soracağını bilememişti. Neredeyse hiç arkadaşı olmayan, olanı da “annesi uygun gördü” diye seçilmiş, kimsenin böylesi meseleleri paylaşmadığı bir çocuktu, çünkü… Terbiye…
Babaannesiyle uzun bir konuşmanın ardından Hülya yine tavrını değiştirmedi.
Melike! Böyle şeyleri annesiyle konuşur kız çocuğu!
Ama bilmiyordum ki…
Bundan sonra aklını kullan, bunun için kafan var!
Melike neden azarlandığını hiç anlayamadı.
O gün, annesinin kutsal bir figür olmadığını ilk kez hissetti. “Bir anne her zaman evladı için yaşar” düşüncesinin bazen gerçeği yansıtmadığını fark etti.
“Hayal kırıkları” ardı ardına geldi ve Hülya kızına karşı öfkesini gizlemez oldu. Sık sık başında saten eşarp bağlar, başım ağrıyor bahanesiyle lobuna tuttururdu. O anda Melike bilirdi, fırtına çıkacaktı.
Hülya Hanım hiç sesini yükseltmeden, sessiz ama dokunaklı azarlarıyla, açıkça anlatmadan Melikeye neyi yanlış yaptığını fark ettirirdi. Sebep ne olursa olsun, yanlış olan hep Melike’ydi.
Mesela Melike’nin doktor olmak istemesi. Hülya buna kesinlikle karşıydı.
Anlamıyorsun! Baban yıllarca cerrah olarak çalıştı, ailemiz hep ayrı kaldı. Kızım, bu iş sana uygun değil! Bu hevesi bırak!
Ama babaanne “insan kurtarmak çok güzel,” derdi. Babam da hep öyle istermiş zaten…
Onun dediği ayrı! Önemli olan sonuç! Ne oldu? Ben dul kaldım, sen babandan ayrı büyüdün. Baban bu işte yandı bitti. İleriye bak, Melikeciğim, herkese ve sana!
Bu tartışmalar Melike tıp fakültesini kazanana kadar sürdü. Sonrasında annesi neredeyse altı ay konuşmadı, sabah kahvaltısında sadece “evet” “hayır” dedi.
Son sınav ise Melike’nin evlilik seçimi oldu. Hülya damadı onaylamadı:
Yavrum, inanılmazsın! Hiç mi daha iyisini bulamadın? Maddi yönü bir kenara bırak; siz bambaşka insanlarsınız! Senin kocan Balzakı kim bilmez!
Cem harika birisi anne… Melike tartışmak istemedi.
Ve beni seviyor, en önemlisi!
Sevgiyle bu iş yürümez! Bunu anlarsın, ama geç olur!
Düğün günü Hülya Hanım gözyaşları içinde, herkesin önünde şöyle diyordu:
Tabii zor olacak. Gençler henüz acemi. Ama ben anneyim, hep yanlarında olacağım!
Şansına, Melike’nin düğününde Hülya tekrar evlendi. Cemin uzak akrabası emekli Albay Kenan Bey, kibarlığı ve Fransızcasıyla kadını büyülemişti.
Aman Allahım, o aksan nedir böyle?
Annem diplomat kızıydı, uzun yıllar Pariste yaşadı…
Harika!
Kenan Bey Fransız şairlerden şiir okur, kendine ait bakımlı bir yazlıkta Hülyaya yeni uğraşlar buldurmuştu. Kısa bir süreliğine kızı rahat bırakmıştı.
İkinci evliliğinde çok mutluydu Hülya Hanım. Eşi onu el üstünde tutmuş, kadın gençleşmişti. Torunları Doruk ve sonra Elif’e bayılmıştı.
Melikeciğim, ne güzel çocuklar bunlar! Doruk akıllı tam dedesine çekmiş! Elif ise mucize gibi!
Melike annesinin değişikliğine sevinmişti. Onun mutluluğu için dua ederdi.
Hülya Hanımın kestirdiği gibi olmadı; Melike ile Cemin evliliği gayet iyiydi. Cem kayınvalidesiyle çatışmadan aynı çizgide kalmayı öğrendi. Evi ipotekle almak da Cemin kararıydı.
Böyle daha iyi olacak. Burası sizin eviniz, bizim de kendimize ihtiyacımız var.
Melike hem çalışacak, hem çocuklara bakacak, zor. Sen tek başına bu yükü kaldıramazsın!
Firmam iyi gidiyor. Elimden geleni yaparım. Melike de işine dönmek istiyor. Ona engel olmam. Annem de yardımcı olur.
O çocukların bir tane mi babaannesi var Cem Bey? Hülya çenesi yukarıda, sitemle baktı. Ben de ilgilenirim!
Melike’nin hayali gerçek oldu, tekrar ameliyathanelere döndü. Çocuklar büyüdü, yeni eve taşındılar, her şey yoluna girmişti ki Kenan Bey hastalandı ve sonunda Hülya Hanım’ı gözyaşlarıyla baş başa bıraktı.
Ah Kenan, nasıl yaptın bunu bana! Hülya Hanım perişandı. İlk kez kadın olduğumu hissettim! Bunu da elimden aldınız!
Bu sefer kimi suçladığı asla bilinmez, ama bir daha toparlanamadı.
Şimdi iki demet karanfilli mezar ziyaretleri ve yaşayanlara karşı tahammülsüzlük dönemi başlamıştı.
Melike, annesinin yalnızlığını telafi etmeye çalıştı. Yaz, hafta sonu, bayram… Her yerde annesi peşindeydi.
Ne var bunda, doğal! Ben de ailedenim! diyordu Hülya arkadaşlarına.
Hülya, belki Melike ailesiyle baş başa kalmak istiyordur?
Saçma! Ben hiç çocuğu kontrol etmedim! diye kızardı savunmada. Yardım ediyorum işte, bensiz nasıl başa çıksın!
Sorunlar Doruk ergenliğine girince çıktı. Büyükanneye yaklaşımı eskisi gibi değildi. Seviyordu ama her işe karışması canını sıkıyordu.
Doruk! Yine mi yüksek sesle müzik açıyorsun? Buna müzik denirse tabii! Nasıl dinliyorsun sen bunu? Hülya kapıyı çalmadan girer, kaşlarını çatardı.
O eski eşarp yeniden ortaya çıkardı. Ama Doruk, Melike gibi etkilenmezdi. Sıkıntısını kendi halleder, annesine babasına şikâyet etmezdi.
Elif! Gel bakalım, şarkı söyleyip dans edelim!
“Mor ve Ötesi” dinleyip dans ettiklerinde Hülya Hanım dehşete kapılırdı.
Doruk! Sen neyse de, Elif! Bu kadarı fazla! Annenize anlatacağım!
Baba desene, anne ameliyatta telefonunu kapatıyor, biliyorsun!
Cem, kayınvalidesinin sitemine sakin yaklaşır, eve dönünce Dorukun şarkılarına eşlik ederdi.
Dorukun müzik yeteneği ortaya çıktı, Melike ona gitar alma kararı verdi.
Sakın ha Melike! Beni gözden çıkardınız demek…
Anne? Ne diyorsun?
Kaldıramam! Oğlanın çalışması lazım, biz neyle uğraşıyoruz!
Anne, Doruk harika öğrenci! Hem sen de müzik iyidir, diyordun, ne kötülük var?
Ben o anlamda dememiştim, sen gayet iyi biliyorsun!
Uzun tartışmalar sürdü. Cem, Melikenin yanındaydı. Hülya en son meşhur küslük yöntemine döndü. Telefonlara bakmadı, evinin anahtarlarını bahaneyle geri aldı.
Bu sefer Melikenin sabrı taştı.
Kahrolsun, yine görüşmek istemiyorsa, ısrar etmem! derken Melike, elinde oğlunun doğum gününde verdiği kupası kaydı, yere düşüp tuzla buz oldu.
O renkli parçalar, uzun savaşın son damlası oldu. Melike annesini elbette çok seviyordu ama artık bu sevgi, zarar vermemeliydi.
Doruk! sesini evin ikinci katından duydu. Oğlu koşarak indi.
Buradayım!
Gitarını seçtin mi?
Olur mu ki? gözlerinde bin bir umut.
Hem de nasıl! Hangisini istiyorsan seç!
Bas gitar! Anne, cidden mi?
Tabii! Doruk nasıl der? Tabii ki!
Büyükanne ne der?
Biz şımarık çocuklarız zaten der… Hiç düşünme! Hazırlan!
Nereye?
Mağazaya, gitar almaya elbette!
O zaman Elife söyleyeyim, o da gelsin seçmemde yardım etsin!
Oğlunun kardeşini de yol arkadaşı yapmasını kıskanamayacak kadar gurur duydu Melike.
Gitar alındı. Kısa sürede Dorukun odası stüdyoya döndü. Arkadaşları ekipmanlarla prova yapar, babaları Cem de kamera ayarlardı. Küçük Elifin abisine eşlik ettiği mini video internette rekor izlenme alınca, her şeyin doğru olduğu ortaya çıktı.
Melike sessizce sevindi, çocuklar çok iyi yerdeydi, oğlunun iç dünyası da rayına oturmuştu. Akşamları işten gelince çocukları sarılır, koşarcasına paylaşmak istedikleri planlarıyla işinin değerini anlardı.
Ama Hülya Hanım bekledi ve bekledi. Evi topladı, yemekler yaptı, kızı yine kapıda belki gelir diye umut etti.
Bir hafta geçti, bir ay geçti, Melike gelmedi.
Önce şaşırdı Hülya, sonra sinirlenip Bu sefer Melike özürle kurtulamaz, diye karar kıldı. Sonra düşünmeye başladı. İlk kez birisi ona rest çekmişti. Eskiden olsa, tartışmayı çıkartır, o kişiyi hayatından silerdi ama Melikeye böyle davranamazdı, çünkü gerçek anlamda seviyordu.
Aylar geçti, Hülya anladı; kimse gelmeyecek, özür de gelmeyecek.
Bu gerçeği kabullenmek zor oldu. Kendi kendine bu kadar cefa çektiren benliğe bir türlü inanamadı. Oysa hayatını Melike ve torunlara adamıştı. Şimdi böyle kötü mü olunurdu ona? Bir öfkenin aileyi koparacağını mı sanmıştı?
Sürekli evi dolaşıp huzur bulamayınca çareyi Polonezköydeki yazlıkta aradı. Fakat o eski rahatlık da yoktu. Evin içinde, bahçede gezinirken huzursuzluğu kendinden olduğunu anladı.
Yaz bitti, yağmurlu sonbahar başladı. Hülya Hanım artık bekleyecek bir şey kalmadığını idrak etti.
O gün; elinde en sevdiği çay bardağı, komşu bahçedeki renkli yağmurluklu çocukları seyrederken, Bekleyip bekleyip Melikeye son gidişim taze karanfiller olur, yazık, diye düşündü.
Bardağı tabağa koyup karar verdi. Arabasına bindi, sitenin yolunu tuttu.
Pazar günüydü, yollar boş, Melike ile Cemin evine kısa sürede vardı.
Sokağa girerken kalbinin gümbür gümbür attığını hissetti. Bu sefer barışmak için inisiyatif aldı. Kapıyı açarken nasıl konuşacağını kurmaya çalıştı.
Planlar boşa gitti. Dış kapı açıktı, yukarıdan davul ve gitar sesi yayılıyordu. Mutfağa giderken, Melike dans ederek tahta spatula sallıyor, büyük kızgın tavada yemeği karıştırıyor, yüksek sesle “Bir kukla ve büyücüsü” adlı bir şarkı söylüyordu.
Müthiş! Anne, seninle video çekelim mi? Elif masaya bardak dizerken alkışladı.
Melike, spatulayı bırakıp bardakları Elife uzattı.
Tut kızım! İki tanesini sen götür, diğerlerini ben. Hadi bakalım, çocuklar susamıştır.
Merdivene yönelen Melike, kapıda Hülya Hanımı görünce dondu.
Zaman sanki dalga geçip durdu; annesiyle kızı, ne söyleyeceklerini düşündüler bir an.
Elif de tutuldu, ama hemen annesi araya girdi:
Anne hoşgeldin! Şu eti ocağa göz kulak olur musun? Birazdan yemeğe oturacağız. Çocuklar provayı bitiriyor, herkes açtır. Aç mısın?
Hülya Hanım yavaşça başını sallayıp montunu çıkardı.
Evet!
Güzel! Melike göz kırptı, Elife döndü. Hadi Elif, bak gördün mü, büyükanneyi unuttun sandık!
Elif güldü, başını salladı:
Yok anne! Unutur muyum? Büyükanne, dansı bıraktım; müzik okuluna yazıldım. Şarkı söylemeyi öğreneceğim! Doruk abi de çok güzel dedi!
Hülya Hanım gözlerinden yaşların süzüleceğini fark etti, hemen Elifin elinden bardakları aldı:
Ver, ben götüreyim. Bakayım Dorukun gitarı nasıl, güzel mi?
Çok! Kırmızı! Ben de seçtim! Gel, ben göstereyim!
Elif merdivenlere koştu. Melike annesine başıyla işaret etti:
Haydi anne, niye duruyorsun? İlk adımı en zoru geçtin…
Ve Hülya Hanım da başını sallar, sonra Dorukun odasına çıkar. Doruk ciddiyetle gitarı gösterir, tıpkı annesi gibi.
Bir şeyler değişir.
Her şey değil, tabii ki. İnsan bir anda değişmez.
Tartışma, yanlış anlaşılma çok olur. Melike sık sık içlenir, annesinin ısrarlı fikirlerini dinler. Hülya Hanım, kızını nerede “kaybettiğini” düşünür.
Ama o evde artık herkes anlamıştır ki; duyulmak istiyorsan, önce başkalarını dinlemeyi öğren. O zaman her şey yoluna girer, yakınların yanında olur. Fazlasına ne gerek?




