Her zaman yanında olacağım
– Lütfen, yine başlama! Bu konuyu milyon kere konuştuk zaten! Neden tekrar tekrar aynı şeye dönüyoruz? – dedi Cansu, bezgin bir şekilde elini sallayarak ve tekrar ocağa yönelerek.
Bugün tam anlamıyla kasvetli bir gündü. Sabah saat beşte başladı; oğlu Can odasına gelip omzuna dokundu:
– Anne! Boğazım acıyor!
Cansu daha doğru dürüst uyanmamışken oğlunun alnını dudaklarıyla yokladı ve o an bütün uykusu dağıldı.
– Evet, ateşin var oğlum. Hadi gel bakalım! Cansu Canı kucağına aldı ve odadan, kapıyı arkasından sessizce kapatarak çıktı. Hiç de Efenin sonra uykusuzluktan yakındığını duymak istemiyordu.
Oğlunun ateşini ölçtü ve hemen ateş düşürücü verdi. Canı yatağa yatırdı. Saate bakınca, kendisinin tekrar uyumasının bir anlamı olmadığını düşündü. En iyisi sabah polikliniğin açılmasını bekleyip doktora haber vermekti. Canın uyuduğundan emin olunca, mutfağa geçti; kendine bir kahve yaptı, pencereye yöneldi.
Bu yıl kış, İstanbula oldukça fazla kar getirmişti. Şimdiki gibi, apartmanın önü de bembeyaz, tertemiz karla kaplıydı. Sadece arada aceleyle işe gidenlerin ayak izleri gözüküyordu. Bir hareketlenme görünce başını çevirdi ve istemsizce gülümsedi. Karşı komşusu, Ayşe Teyzenin kedisi Pamuk, sokakta zıplayarak neredeyse başını kara gömercesine oynuyordu. Böyle bir havada dışarı çıkmak da iş! Ama Pamuk, karı umursamadan özgürce takılıyordu. Evde tuvaletini yapmayı reddeden kediyi Ayşe Teyze her istediğinde dışarı bırakmak zorundaydı. Eğer geç kalırsa Pamukun bağırışları tüm apartmana yayılırdı, fakat ne olursa olsun evin içine hiç pislemezdi. Daha dün, Cansu Canı anaokulundan almaya inerken Pamukun çıkışa komutlar savurarak ilerlediğini görmüştü.
– Yürü yürü, bak yine bana azar yapıyor! Merhaba Cansucum, şuna bak! Sanki o benim sahibim, ben onun değil. Tam bir komutan bu! Dün işten geç geldim, şimdi de azarını yiyorum.
– Merhaba Ayşe Teyze! Cidden çok ciddi biri Pamuk!
– Tabii tabii, başka yerde bulamazsın. Demek ki kaderimde ciddi erkekler yetiştirmek var
Cansu tebessüm etti, başını salladı ve yoluna devam etti. Daha fazlasını demeye gerek yoktu. Ayşe Teyzenin oğlu Mert de gerçekten ciddi bir çocuktu. Bir de zeki ve espriliydi ama bunu herkes göremiyordu. Çevresindekiler için o, gözlüklü, zayıf, kısa boylu ve kızların pek dikkat etmediği biriydi. Cansu ise çocukluğundan beri Mertle arkadaştı. Nereye gitse, ne yaşasa, hep yanında Mert vardı. Özellikle annesini kaybettiğinde, ona en çok destek olan yine Mert olmuştu.
Cansunun annesi, Şule Hanım, yaya geçidinden geçerken arabayla çarpılmıştı. Kurallara uygun geçiyordu ama bu onu kurtarmaya yetmemişti. O an, Cansuya, her zaman “Kurallara uyarsan hiçbir şey olmaz,” diye öğretildiğinden, dünyanın en korkunç şeyi gibi gelmişti.
O zaman ikisi de on yaşındaydı. Hayatında ilk defa birini bu kadar kaybetmenin ne demek olduğunu öğrenen Cansu adeta içine kapanmıştı. Kimseyle konuşmak istemiyor, sadece ağlıyordu. Teselli etmek isteyenlere başını sallayıp başka odaya geçiyordu. Yalnız kaldığında ise bir köşeye kıvrılıp hemen uyuyordu. Babasının götürdüğü psikolog tehlike çanlarını çalmış ve “Bir an önce bir şey yapın, yoksa bu stres sağlığında ciddi sorunlara neden olacak,” demişti.
O zaman Mert yardımına koşmuştu. O da babasını iki yıl önce kaybetmişti, bu yüzden Cansunun içindeki acıyı büyüklerden daha iyi anlıyordu. Mert her gün Cansunun yanında olur, derslerinde ona yardım eder, kitap okur, elinden tutup dansa ve jimnastiğe götürürdü; annesi de Cansunun hareketli, sağlıklı ve mutlu bir çocuk olması için onu bu kurslara yazdırmıştı. O küçük ama olgun arkadaşının sevgisiyle yavaş yavaş kendine gelmişti. Sonra bir gün, ikisi sokakta henüz gözünü yeni açmış bir kedi yavrusu bulup Ayşe Teyzeye taşıdıklarında, Cansu ilk kez o trajediden sonra konuşmuş ve “Ayşe Teyze, süt verir misin, kedicik yemek istiyor,” demişti. Ayşe Teyze kızın eline biberon ve süt verirken gözlerinden sessizce yaş süzülüyordu:
– Allahım sana şükür geri geldi!
Kedi yavrusu Mertin evinde kaldı, çünkü Cansunun babası Halil Beyin alerjisi olduğu anlaşılmıştı.
Mert her zaman arkadaşının yanında olmaya devam etti. Cansu, onu her gün yanında görünce kendi yansıması gibi görmeye başlamıştı. İkisi de tek çocuklardı ve aralarında kardeşten öte bir bağ oluşmuştu.
Birbirlerinin gözlerinden ne düşündüklerini hemen anlardı çocuklar. Cansu bir cümleye başlar, Mert tamamlardı. Yetişkinler bu ilişkilerine şaşırır ama karışmaz, içten içe de bu yakınlıktan memnundu. Çünkü iki çocuk acılarıyla böyle baş edebiliyordu.
Lise sonuna kadar sorun olmadı. Ama Cansu güzelleşip akıllı, cazibeli bir genç kıza dönüşünce etrafında talipler çoğaldı. Mert buna sessizce bakakaldı. Ama Cansu başka kimseye yüz vermiyordu, ta ki Efe ortaya çıkana kadar. Efe’yle spor kompleksinin merdivenlerinde düşüp tanışmıştı.
– Bir şeyiniz yok ya? Yardım edeyim! dedi uzun boylu, yakışıklı bir genç. Bu ne biçim merdiven, buz gibi! İyisiniz, değil mi?
Cansu gözlerini kaldırınca bir an duraksadı. Hep, “İlk görüşte aşka inanmam, bunlar roman gibi şeyler” derdi, ama şimdi inandığını fark etti.
– Mahvoldum Mert, resmen mahvoldum! Çok başka biri o
– Nasıl yani? Mertin yüzü gerilmişti, ama Cansu kendi heyecanına dalmıştı.
– Nasıl anlatsam Sanki en iyisi! dedi ve heyecanla dans etmeye başladı. Biraz sevinsen ya benim için!
– Sevindim elbette, tabii. dedi Mert, sahte bir gülümsemeyle, bahane bulup uzaklaştı.
Cansu bunu önemsemedi bile; hep Efeyi düşünüyordu. Efeyle üç yıl çıktılar ve artık evlenmeye karar verdiler. Ailelerine haber verip nikah başvurusu yaptılar.
– Neden illa nedime olmalı? Bana göre en yakın arkadaşım yanımda olsa olmaz mı? Cansu, gelinliğini denerken söyleniyordu.
Mert de yanında oturup Cansuyu izliyordu. Gelinlik provasındaki terzi az kalsın Merti kovacaktı:
– Olmaz, damat gelinliği göremez!
– O damat değil, arkadaşım! gülerek açıkladı Cansu.
– İlginçmiş
– Ne var ki bunda ki? İnsanlar arkadaş olamaz mı? Hadi ama Cansu, pasta işini de halletmeliyiz.
– Tamam, hemen hazırlanırım!
Yıllar sonra o hızlıca yapılan evliliği, ilk yıllarını düşünürken, Nasıl hemen fark etmemişim Efe’nin o yönlerini? diye düşünüyordu Cansu. Hep yanımda biri var, bana bakar, korur diye hayal etmişti. Ama öyle olmuyordu işte. Prensler farklı çıkabiliyormuş.
İlk alarm, evlendikten altı ay sonra hasta olup da, Efenin özel sağlık harcamalarına tepki göstermesiyle çalmıştı:
– Ne gerek var! Tatile para biriktirdik. Sen gençsin, iyisin. Ne doktoru, hepsinin derdi para koparmak!
Cansu gözlerine inanamadı.
– Gerçekten mi?
– Tabii ki!
– Efe Benim sağlığım tatile göre ikinci planda mı?
– Sağlığında bir sorun yok! Panik yapma. Bir tatile gidelim iyileşirsin. Hem yorgunsun!
Muayene ve tedavi ücretini babası Halil Bey karşıladı, içinden hiçbir şey demeden.
Cansu bir yılını toparlanmaya harcadı. Kalbinde kalan sorunlar geçti sayılmazdı. Hamile kalınca hemen riskli grup olarak takibe alındı.
– Lütfen yanlış anlamayın ama bence düşünmelisiniz, – dedi kadın doğum uzmanı. Çok zorlu bir süreç olacak. Bedeniniz iyi idare ediyor gibi, ama ilerde ne olur bilinmez.
– Tartışmaya gerek yok, ben doğuracağım!
– O zaman biz elimizden geleni yapalım.
Öyle de oldu. Son üç ay hastanede yattı. Can, sağlıklı doğdu; ama neler çektiğini bir tek Halil Bey ve Mert biliyordu. O sırada Efe tamamen kendi dünyasında yaşıyordu. Cansunun doğum yaptığı haberi geldiğinde sevinçten üç gün kayboldu, telefonu kapattı, ortadan yok oldu. Cansu önce deliye döndü, babasına sordu. Babası Kızım, her şey yolunda, üzülme, diyerek teskin etti.
O an Cansu anladı ki, bu hikayede prenses olamayacaktı. Tabii hemen boşanacak hali yoktu; çünkü Efenin Cana karşı tavrı bambaşkaydı.
Oğluna gözleriyle bakıyor, geceleri kalkıp ilgileniyor, parka götürüyor, elinden geldiğince onunla vakit geçiriyordu. Yalnız arada bir Can ağlayınca sabrı tükenir, Cansudan oğlunu almasını ister; ama kısa süre sonra yine dünya tatlısı baba olurdu. Cansu bu dalgalanmalardan yorulmuştu, yardım istemeyi mümkün olduğunca azaltmıştı. Babası ehliyet almasına yardım etmiş, Cansu derse giderken de Cana bakmıştı. Halil Bey sonra ucuz ama bakımlı bir araba aldı ki, Cansu Efenin keyfine bağlı olmasın.
Efenin kim olduğunu Halil Bey anlamıştı, ama hiç karışmamış; sadece kızı ne zaman konuşmak isterse yanında olacağını söylemişti. Bir defasında, Can ateş içinde günlerce hasta olup, ilaçlar fayda etmeyince, babaannesine bırakıp yere çökmüş, dayanamayıp hemen oracıkta sızıp kalmıştı. Halil Bey Kızım, ne tavsiye ederim ne sorarım, sadece şunu bil; yalnız değilsin, demişti.
– Biliyorum baba, elbette. Ama henüz kararımı vermedim. O hala kocam.
Baba susarak kızını kucakladı.
Cansunun bu mücadelelerinde her daim Mert bir şekilde bir yerlerden çıkıyordu. İlaca koşar, arabası bozulunca tamirhaneye götürür, hastaneye Canı taşır; her zaman yardıma koşardı. Cansu, bazen Mertin sevgisini sömürdüğünden endişelense de, ona sonsuz güveni vardı.
Şimdi, beyaz karla örtülü sokağa bakarken Mertin yurtdışı toplantısından döneceğini ve isterse doktora gitmek için yardımcı olacağını biliyordu, çünkü arabası yine bozulmuştu ve tamir parası pek yoktu. Efe işlerinin hepsini yeni açtığı işyerine yatırdığını söylüyor, Cansunun kazancı ise ancak zar zor geçinmelerine yetiyordu. Şükür ki babasının evinde oturuyorlardı, Halil Bey ise yazlığa taşınmış, şehirden uzak, huzurlu bir hayat seçmişti.
Cansu saate baktı, poliklinik santralini çevirdi. Şansı yaver gitti, doktoru izinden dönmüştü, eve geleceklerdi.
Telefonu kenara bırakıp kahvaltıyı hazırlamaya başladı. Uykulu Efe mutfağa girdi.
– Yine ne oldu? Bütün gece niye dolandınız?
– Can hasta, – Cansu kısa kesti.
– Hastaysa bütün gece niye koşturuyorsun? Neyse, zaten dinlenemedim. Ben duşa giriyorum, çabuk kahvaltı hazırla, işim başımdan aşkın.
Cansu sessizce ocağa döndü. O daha çok Can için hazırlık yapıyordu, çünkü oğlu hastayken “iyileştirici yemekler” isterdi. Bugün de krep yapıyordu; Efe de severdi, itiraz etmezdi.
– Babanla konuştun mu?
– Hayır!
– Ne bekliyorsun?
– Bu konuyu onunla konuşmak istemiyorum ve evin bize tapulanmasını istemiyorum!
– Seninki de inat! Hem ödüyorum bu eve, ama bir türlü sahip değilim. Hep senden, Candan bir şeyler lazım. Gece gündüz çalışıyorum, yine yaranamıyorum!
Efe bir süre daha söylenmeye devam etti, ama Cansunun kulağına artık hiçbir şey gelmiyordu. O an, içinde bir şeyin koptuğunu hissetti; sanki Efe ile arasındaki o ince bağdan geriye hiçbir şey kalmamıştı. Tanıştıkları an, ilk öpücükleri, düğünleri, Canın doğumu, hepsi birden film şeridi gibi geçti.
O an, tavadan krepleri almak için kullandığı spatulayı usulca bıraktı ve kocasına döndü:
– Bir kere söylüyorum, lütfen dinle: Bugün eşyalarını toplayıp evden ayrılacaksın. Boşanıyoruz Efe. Son üç yıldır sürdürdüğümüz bu hayat ne bana, ne sana yakışıyor. Kim neye para verdi, konuşmayalım bile. Asıl konuşmamız gereken bizim bir çocuğumuz var ve onun için elimizden geleni yapmalıyız. Her ne kadar artık birlikte olmasak da.
Efe şaşkınlıkla dinledi, itiraz edecek gibi oldu ama sustu. Sonra çatalla oynarken İyi, düşün bakalım ne dediğini, akşam gelince tekrar konuşuruz, dedi.
– Yanlış anladın. Düşünülecek bir şey yok, kararımı verdim!
– Aklını mı kaçırdın? Çocuğun var, kim ister seni şimdi? Neyse, aklın başına gelirse konuşuruz. Ben ailemin yanına geçiyorum.
Cansu arkasını dönüp ağlamamak için zor tuttu kendini.
Efe sessizce çıkıp gitti, ardından da apartman kapısı çarpıldı. Cansu bir sandalyeye oturup sessiz çığlıklarla doya doya ağladı. Canın ayak sesleri yaklaşınca hemen gözyaşlarını silip, oğluna bir tabak krep koydu.
– Bak bakalım, en iyileşen genç adam kimmiş? Kahvaltı ister misin?
– Çok aç değilim, başım da ağrıyor.
– Krepler belki iyi gelir başına?
– Evet! Özellikle reçelle!
– Tabii ki!
Doktor gelip tedaviyi yazıp gittikten sonra Cansu eczaneye gitmek üzere hazırlanırken kapı tıklatıldı. Mertti tabii; o hiç zile basmaz, bu da onların gizli şifresi gibi olmuştu.
– Merhaba!
– Selam! Nasılsınız bakalım? Mert elinde oyuncak kutusuyla geldi. Cansu düşünmeden, Efenin Cana en son ne zaman bir oyuncak aldıysa hatırlayamadığını fark etti. Doğum gününde, yılbaşında hep kendi alıyordu, Mert ise her gelişinde eli dolu gelirdi.
– Can yine hasta. Biraz yanında kalır mısın? Ben eczaneye gideyim.
– Tabii, hatta ben gideyim, liste var mı?
Cansu listesiyle cüzdanını uzattı ona.
Mert çıkar çıkmaz telefonu çaldı.
– Cansu Hanım?
– Evet?
– Ben Marmara Üniversitesi Hastanesinden arıyorum, babanız bize getirildi.
– Neyim var? Cansu, telefonu öyle sıktı ki rengi çıktı.
– Kalp krizi. Durumu kritik.
– Hemen geliyorum!
Evde panikle dolanırken Cansu bir anda en değerli şeyini bir anda kaybedebileceğini anladı. Otomatik olarak Efeyi aradı.
– Efe
– Ne oldu? Vaz mıgeçtin? Şimdi de ben sana ne yapayım diye düşüneyim mi?
– Efe, babam hastanede. Kalp krizi.
– Ee? Ne yapmamı istiyorsun şimdi? Zaten boşanıyorsun benden, doğru mu duydum?
Cansu telefonu kapattı, şaşkınlık ve kırgınlık içindeydi.
Mert eczaneden dönünce Cansunun ayakkabısını giyip çıktı halde olduğunu gördü.
– Hayırdır?
– Babam hastanede Kalp krizi.
Daha fazla söze gerek kalmamıştı. Mert hızlıca annesini çağırdı, Ayşe Teyze Cana baktı. İkisi birlikte hastaneye koştular.
Akşama kadar haber beklediler. Saatlerce bekleme salonunda kelimesiz oturdular. Sonunda Cansu sessizliği bozdu:
– Sağ ol İyi ki varsın Mert.
– Her zaman yanında olacağım
– Biliyorum Mert. Artık gerçekten biliyorum
Bir saat sonra doktor çıktığında Cansu, başını Mertin omzuna yaslamış uyuyordu. Mert onu sessizce uyandırdı.
– Babanızı odaya aldık, zor bir süreç var önünüzde ama en kritik dönemi atlattı. Sabah ziyaret saatlerinde görebilirsiniz
Cansu, Merte sarıldı ve ağlamaya başladı. İçindeki bütün acı, gözyaşlarıyla akıp gidiyorduMert sarıldı Cansu’ya; bu sefer usulca değil, sımsıkı. Cansu’nun içindeki tüm korkular eridi, yerini tarifsiz bir huzur aldı. Gözyaşları dinince, derin bir nefes çekti; ilk defa yüklerinden arınmışçasına hafif hissetti. O an, Mertin sesini duyar gibi oldu, adım adım yanında yürüyen çocukluk arkadaşının değil, yıllardır sessizce sevgisini saklamış adamın; sabırlı, anlayışlı ve güvenilir Mertin.
Sabah hastane koridorlarında yürürlerken, Cansu başını çevirdi. Mert ona gülümsüyordu; öyle tanıdık, öyle umut dolu bir gülümseme Cansu, her zorluğun sonunda hayatta yine güvenebilecek bir omuz bulduğunu, ne olursa olsun yalnız kalmayacağını ilk defa içten içe kavradı. Hayat belki masal gibi değildi, ama gerçek bir dostlukla, aşkı ve umutları içine saklayan bağlarla daha güçlüydü. Cansu gözlerini kapadı, içinden geçti:
“Her şey yeniden başlıyor”
Ve o gün, kar üstünde ilk kez güneş açtı.



