Kayınvalidem üç günlüğüne ortadan kayboldu. Geri döndüğünde ailemizi altüst eden belgelerle geldi.

Kayınvalidem üç gün boyunca kayboldu. Geri döndüğünde ise ailemizi tamamen sarsan belgelerle geldi.

Yedi yıl boyunca bu kadını tam olarak anlayamadım. Üç gün boyunca hiçbir uyarı, arama olmaksızın yalnızca beş kelimelik bir not bırakarak ortadan kaybolduğunda ise, onu aslında hiç tanımamış gibi hissettim.

Notu, çarşamba sabahı mutfakta buldum. Tuzlukla masaya sabitlenmiş, kareli küçük bir defter sayfasıydı. Nezahat Hanımın yazısı nasılsa aynen öyle net ve süssüzdü. Beş kelime: Gidiyorum, merak etmeyin, döneceğim. Tarih yok, nereye gittiği yok, neden gittiği yok, başka da bir şey yok.

Mert çoktan işe gitmişti. Ben sabahlığımla mutfağın ortasında durup o kağıda bakarken, aklımda tek bir soru dönüyordu: Bunun ardında ne var?

Yedi yıl aynı evde yaşadım bu kadınla. Beraber kahvaltı yaptık, buzdolabını ve banyoyu paylaştık tam yedi yıl. Buna rağmen her seferinde belki biraz daha anladığımı düşündüğümde, o yine öyle bir şey yapıyordu ki kendimi bu eve yabancı hissetmeye başlıyordum.

Nezahat Hanımla birkaç ay süren bir nişanlılık döneminin ardından tanıştık. Mert beni yemeğe getirmişti; sadece bir yemek dedi, annesi tanışmak istemiş. Hazırlık yaptım; işim, ailem, planlarım hakkında soruları olacak diye düşündüğüm için. Kapıyı açıp başıyla selamladı, bir asansörde tanıdığına başını sallayan insan gibi, ne bir tebessüm ne de fazladan bir kelime. Tek bir defa soru sordu: Yemeğin üzerine bir daha ister misin? Sonra da eve geç kalmadın mı? Bitti.

İzliyordur, dedim o zaman. Zamanla değişir diye düşündüm.

Değişmedi.

Evlendikten sonra onun yanına taşındık. Mert önerdi; ev büyük, annem yalnız, kiraya gerek yok. Ben de Merti çok sevdiğim için, Alışırız birbirimize dedim. Sonuçta farklı insanlar, alışkanlıklar farklı olur. Altı ay, bir yıl derken yakınlaşırız sandım.

Yedi yıl geçti.

Gündelik düzende alışmıştık. Soğandan hoşlanmadığını, haberler dışında televizyon izlemediğini, pazar sabahları herkesten önce uyanıp kahvesini mutfakta sessizce içtiğini ve o saatte kimseyi istemediğini biliyordum. Buzdolabında sadece onun olan bir raf var, sol tarafta ben fark etmeden onun bir şeyi dokunduğumda yerini hemen değiştirirdi. Banyoda havluyu sadece orta askıya asardı.

Başka bir insanla yıllarca yaşayınca bazı şeyleri öğreniyorsunuz. Ama daha ilerisi hep duvardı; çatlak vermez, kibar, soğuk.

Dört yıl önce kocasının, Hüseyin Beyin ani kalp krizinden ölmesiyle onu bir defa ağlarken görmüştüm duvarda arkasını insanlara dönüp sessizce, sadece bir dakika kadar. Sonra döndü, yüzü yine bembeyazdı. Sonrası hep sessizlik.

Mert de uzun süre içine kapanmıştı o zaman. Ama bazen Babamı özlüyorum, derdi yatağa girerken ya da elimi sessizce tutardı. Nezahat Hanım ise hiç konuşmadı. Salonun köşesinden eşinin koltuğunu kaldırıp yerine kitaplık koydu. Hepsi bu kadardı.

Ellerinde de yaşıtları gibi bir naiflik yoktu. Geniş, büyük parmaklı, ince uzun, boyuna göre orantısız. Bir şey yaparken; ütü, belge düzeltmek, sofrayı hazırlamak gibi, hareketler net, gereksiz hiçbir şey yoktu. Bazen izlerken düşünürdüm; gençliğinde acaba ne yaptı? Mert Hep muhasebeciydi, demişti. Belki bu yüzden bu kadar titiz ve düzenli.

Ama hiç sormadım. Biz böyle konuşmazdık zaten.

Odasında, koridorun sonunda kilitli çekmeceli bir masa vardı. O çekmeceyi bilirdim. Bir gün ikinci yılımızda aniden odasına girince, sandığım gibi evde yok değildi, masada oturuyordu ve elinde bazı kağıtlar vardı. Ben içeri girince hızlıca evrakları geri koyup çekmeceyi kilitledi. Sakin sakin baktı, bir şey demedi. Ben özür dileyip çıktım.

Çok düşündüm o sahneden sonra. Kişisel evrak, ilaç, eski mektup, insan türlü şey saklar dedim. Ama o çekmeceyi kapatması beni rahatsız etmişti.

Bir de, önemli bir detay daha: Kimle konuşursa konuşsun, telefonla hep odasında, kapıyı aralı bırakıp konuşurdu. Asla kelime seçmez, sesi duyulmazdı. Sadece boğuk bir ses, bazen uzun durak, sonra tekrar ses. Hiçbir zaman tek bir kelimesini bile net duymadım.

Mert, Annem hep böyledir, aldırma, derdi.

Aldırıyordum.

Bir de odasındaki raf. Bir keresinde perde takmasına yardım ederken görmüştüm. Dört katlı tuğla bir apartmanın eski soluk bir fotoğrafı. Balkonların demir parmaklıkları, önünde ağaçlar. İstanbul değil, belli. Tanımadığım bir şehir, tanımadığım bir apartman. Ağacın gövdesi ince, henüz büyümemiş. Kimin evi bilmiyorum, sormadım, sadece perdeyi tamamlayıp çıktım.

Şimdi mutfakta o notu tutarken, nedense yine fotoğrafı düşündüm.

***

Çarşamba, notu tekrar okuyunca hemen aradım Nezahat Hanımı. Telefonu hiç açmadı. Bir daha denedim, yine açmadı. Sonra mesaj attım: Nezahat Hanım, iyi misiniz? Beklemekten başka çare yoktu.

Cevap gelmedi.

Merti aradım. İkinci çalmada açtı.

Not bırakıp gitmiş, dedim, Nereye belli değil, açmıyor.

Belki şarjı bitmiştir, dedi Mert.

Mert, sadece beş kelime bıraktı hiç izah yok.

Meral, o yetişkin bir kadın. Gitmek istemiş, gitmiş. Döner, anlatır.

Sustuk biraz. Sonra sordum:

Sen hiç endişelenmiyor musun?

Annem gereksiz hiçbir şey yapmaz. Kesin bir sebebi var. Sen de biliyorsun onu.

Cevap veremedim, çünkü sorun buradaydı zaten. Onu gerçekten bilmiyordum.

O gün kafam dağınık geçti. Ofisteyken dosyaların başında oturuyor, hastaları arayıp evrakları hazırlıyor, sürekli bir yandan o notu düşünüyordum. Bu endişemden utandım da. Koca kadın, altmış ikisini geçmiş, kendi hayatı var. Mert gayet rahat görünüyordu.

Öğle arasında yine aradım.

Yine tık yok.

Mesai arkadaşı Sema, kahve doldururken halimi fark etti. Bir şeyin mi var? dedi. Yok, bir problem yok, kayınvalidem bir yerlere gitti, dedim. Sema başını salladı: Kayınvalide kolay değil. Açıklamak istemedim asıl derdimin başka olduğuna.

Akşam Mert saat yedi buçukta geldi. Sofraya oturdu, her zamanki gibi masanın başındaki boş sandalyeye baktı. Nezahat Hanım oraya babasından sonra hep otururdu. Dalgın bir şekilde:

Acaba nereye gitti? dedi.

Ben de merak ediyorum, dedim.

Dönünce anlatır.

Sakin yemek yiyordu. Ben ona bakarken, sanırım annesiyle büyümüş olmanın kazandırdığı o serinkanlılık bu, diye düşündüm. Yabancılığa alışmıştı, annesi ne olursa olsun döner ve anlatır diye biliyordu. Elini masada ileri geri sürterdi düşünürken, şimdi de öyle yaptı.

Daha önce hiç böyle ansızın gider miydi? dedim.

Bir defa Bursaya gitmişti. Sanırım sekiz yıl önce. Bir arkadaşına. Ben daha evli değildim.

Tek başına mı?

Evet. Üç gün kalacağım dedi, dört günde döndü. Bana kestane şekeri getirmişti.

Gülümsedi o an hafifçe.

Hiç, başka bir şey olabilir mi diye düşündün mü? Sağlık, başka önemli bir mesele?

Annem hastalığı saklayacak biri değil. Ciddi bir şey olsa, açıkça söyler. O çok net biridir, dedi.

Sustum. Benim gözümde ‘net’ ve ‘kapalı’ ayrı şeylerdi. Tartışmadım.

O gece gözümü tavandan alamadım. Nerede bu kadın? Tekrarlayıp durdu: Nereye gitti bir kadın, Şubat ayında, kimseye haber vermeden, telefonu açmadan? Cevabım yoktu, içim rahatlamadı.

Belki hastalandı, bizi sıkıntıya sokmak istemiyor. Kendi başına hastaneye gitti, kendi çözmek istiyor. Belki eski bir dostu aradı, acil bir durum. Ya da istemesem de, başına bir şey geldi… Hayır, yapmazdı. Başına ne gelirse gelsin, bize haber verirdi. Kontrolü kaybetmezdi.

Gözlerimi kapadım. Karşı duvardaki odası boş. Masasının kilitli çekmecesi. Oda rafındaki eski fotoğraf.

Yine onu düşündüm.

Onca yıl aynı çatı altında yaşadığım insanı aslında ne kadar az tanıdığıma hayıflandım. Neden gitti, çekmecedeki dosya ne, bu fotoğrafın yeri neydi? Belki ben hiç sormaya cesaret edemedim, saygı duyuyorum deyip kendi korkumu gizledim. Bir şey sorarsam bana yine hiçbir şey söylemeden bakmasından çekindim. Ne cevapsız bakış, ne de sorulmayan sorular…

Ama şimdi gitti ve ben hâlâ bilmiyorum. İçimi gerçekten ciddiye alarak ilk kez endişeleniyorum.

Sağa döndüm. Mert mışıl mışıl uyuyordu. Bir anda ona içerledim, çünkü alışkındı, çünkü ona gerek yoktu açıklama. Ben ise hâlâ bu ailenin nasıl işlediğini çözememiştim. Hâlâ bilmiyorum.

Perşembe işten arayıp nöbeti devralmamı istediler, erkenden çıktım. Nezahat Hanımın telefonu hâlâ sessiz. Her şey iyi mi? yazdım, yine tek gri tik kaldı.

Gün boyu iş&güç yaparken, aklımda tek bir şey: Bizim evde hep bir kapalılık vardı. Girilmeyen bir alan. Saygı gösterdim. Ama üç gün sessizlik başkaydı.

İlk kışımızı düşündüm; bir akşam işten eve döndüm, mutfakta masada dalgın oturuyordu, önünde bir kâğıt. Kapıdan girdiğimi duymadı. Sonra o kâğıdı ceketinin içine koyup, Yemek hazır, dedi. Başka bir şey yok. Ne olduğunu sormadım.

O zaman kendi kendime Düşünceliydi, belki faturaları hesapladı, belki bir mektup geldi dedim. Sormadım.

Şimdi ise yine aynı şeyi merak ediyorum; ya bir dava kağıdıydı, ya belge, ya karar Onca akşam, benzer kaç an daha oldu yedi yıl boyunca?

Akşam, Mert kendi mesaj attı annesine. Ne yazdığını göstermedi. Yanıt gelmedi.

Cuma sabahı sonunda Mert dayanamayıp kahvaltıda konuştu.

Cevap vermemesi garip, dedi kahvesini içerken. Sesi hafif tedirginleşmişti.

Sana birinci günden söyledim, dedim.

Gidip karakola haber mi verelim şimdi? dedi alayla.

Neden olmasın?

Beni süzdü:

Saçma olur. Koca kadın, not bırakmış sonuçta.

Gidiyorum, merak etmeyin bunu mu kast ediyor? dedim.

Meral

Söyle Meral, söyle… Üç gün telefon sessiz, aramalar okunmamış. Sen alıştın, evet. Onun davranışı böyle olabilir, ama bu artık öyle sıradan değil. Bu başka bir şey.

Sustu. Masanın kenarıyla oynadı.

Akşama kadar bekleyelim. O saate kadar haber yoksa başlarız aramaya.

Başımı salladım. Ama içim durmadı.

Koridora çıktım. Odasının kapısında bir süre durdum. Kapıyı ittim.

Odası düzenli. Yatak yapılmış. Masada sadece kalem kutusu, ince bir gazete destesi ve ışık. Çekmece kilitli.

Rafa yaklaştım. Fotoğraf yerindeydi. Kirli tuğladan eski bir apartman, demir balkonlar. Arkasında yazı yok. Kenarında incecik bir ağaç. Bilmediğim bir yer. O hiç görmediğim evi neden orada onca yıl sakladı?

Çerçeveyi yerine koyup çıktım.

***

Cuma akşamı döndü.

Mutfakta, elimde çay bardağıyla oturuyordum. Mert odadaydı. Ansızın anahtar sesi, kapı açıldı.

Ben geldim.

O kadar ani doğruldum ki, sandalyeye çarpıp mutfağa koştum.

Nezahat Hanım kapının önünde duruyordu; üzerinde paltosu, omzunda küçük bir seyahat çantası. Elinde ise koyu mavi, yanlardan bağcıklı bir evrak dosyası. Büyük elleri dosyayı sıkıca tuttu. Yorgun ama sakin yüzüyle karşımda.

Geldim, dedi.

Evet, döndünüz, dedim gereksizce.

Mert odadan çıkıp kapıda durdu. Sadece baktı.

Hoş geldin oğlum, dedi.

Mama dedi Mert. O kadar.

Üçümüz mutfağa geçtik. Paltoyu askıya asıp baş köşeye oturdu. Dosya yanında. Ben çay doldurdum, iki eliyle tuttu.

Birkaç saniye sessizlik. Sonra ben dayanamayıp:

Aradık sizi, dedim.

Biliyorum dedi.

Telefon açmadınız.

Açmadım.

Neden?

Susup içinden bir şeyler topladı, başlamadan önce.

Telefonda anlatmak istemedim. Yüz yüze anlatacağım. Böyle.

Dosyaya bakıp, tekrar bize döndü.

Ben Adanaya gittim.

Mert kaşını çattı hafifçe. Bekledim.

Orada, annemin üzerine bir ev vardı. 98’de vefat etti annem. Ev bana geçecekti. Ama geçmedi.

Odayı hafif bekar bir sessizlik kapladı. Dışarıda Şubat’ın akşamı, seyrek lambalar.

Bir adam, belediyede çalışan, annemin imzasını taklit ederek evi kendi üstüne geçirdi. Daha ben işlemleri başlatamadan olmuştu. Sonradan öğrenip uğraştım ama belgeler normal görünüyordu. O zamanki avukat da bir şey olmaz dedi.

Bu dolandırıcılık, dedi Mert yavaşça.

Evet ama 98de kanıtlamak çok zordu.

Bir yudum çay aldı.

Sekiz yıl önce başka bir avukatla tanıştım. Yaşlı bir beydir. Dedi ki: Adli belge incelemesiyle imza sahteciliği ortaya çıkar. Eski imzanın davası farklı da olsa, devam edilebilir. Şans var.

Sen dava mı açtın? dedi Mert.

Açtım.

8 yıl önce?

Evet.

Mert annesine baktı. Ben Merte, sonra yine ona.

Neden hiç söylemediniz? dedim.

Nezahat Hanım gözlerini bana kaldırdı.

Korktum, dedi sakince. Belki olmaz, belki işler uzar, belki olmaz diye. Yıllarca uğraşıp umut vermek istemedim. Kaybederim üzülürsünüz, kazanırsam öğrenirsiniz. Bu kadar.

Maddi manevi yardım ederdim, dedi Mert.

Avukatım vardı, kendim hallettim.

Mama

Oğlum, dedi gözlerinin içiyle, ben işleri hep baştan sona böyle yaparım. Başka türlü yapamam.

Aralarında, söze gerek olmayan eski bir kadim bağ geçti. Mert hafifçe başını salladı, gözünü indirdi.

O an anladım; telefondaki kapalı konuşmalar avukatlaydı. Yıllarca süren mahkeme, bilirkişi, duruşmalar, hepsini kendi başına yaşamış biz duymayalım diye. Masadaki çekmede ise, o evrakları saklıyordu.

Bunları yıllarca tek başına taşımıştı.

Şimdi ne oldu? dedi Mert.

Nezahat Hanım dosyanın üzerine elini koydu.

İki hafta önce karar çıktı. Son karar, bizim lehimize. Belgeleri almak için de oradaydım. Ev şimdi sizin. Hem senin hem Meralin adına kayıtlı. İki odalı, dördüncü katta, iyi durumda. Kontrol ettim.

Bizim mi? dedim şaşkınlıkla.

Sizin, dedi sadece. Annenizin annesinin evi.

Mert sustu, ben sustum.

Neden? dedim. Aslında sizin hakkınız bu.

İşte tam bu yüzden, dedi Nezahat Hanım. Başka bir şey demedi.

Kalkıp pencereye yürüdüm, biraz zamanı ihtiyacım vardı. Dışarıda akşam, sarı lambalar, ender arabalar. Ben hiç gitmedim Adanaya. Oradaki o tuğla apartman rafındaki fotoğraf da o evdi. Muhtemelen 98de ilk mahcubiyetle çekilmişti.

Dönüp baktım.

Odada bir fotoğraf var, tuğlalı ev, dedim.

Başını salladı.

Aynı ev mi?

Aynı, dedi. Annemin evi. O zaman çekmiştim, gidip geri döndüğümde.

Bunu yirmi sekiz yıl sakladı. Her gün ya da bazen bakıp, uğruna mücadele edip, sonunda bize verdi.

Ne diyeceğimi bilemedim.

Sağ ol anne, dedi Mert usulca.

Nezahat Hanım başını eğdi, çayından bir yudum daha aldı. Hepsi buydu.

***

Uzun süre sustuk. Sonra sohbet rahatladı; hangi mahalle, nasıl gidilir, bakımlı mı, kaç metre… Nezahat Hanım yine sayılarla, net şekilde cevapladı. İki oda, kırk iki metre, küçük mutfak, camlar bahçeye bakıyor. Biz, Mertle iyice dinliyorduk, eskisi gibi değil, onu başka bir tonda dinliyorduk artık. Değişen aslında bendim.

Sonra dosyayı açtı, belgeleri tek tek çok düzenli şekilde ayırdı. Mahkeme kararı, tapu işlemleri, noter belgesi Yardım ederken, en altta bir zarf gördüm.

Bembeyaz, yapıştırılmış, üstünde sadece Meral ve Merte yazıyor. Kalemi tanıdım, çünkü holdeki doğum günü tebrikleri de onun yazısıyla. Ama zarftaki yazı bambaşka bir eldeymiş gibi; içli, hafif titrek.

Kıpırdamadım. Sadece baktım.

Mert, bu ne? dedim.

Mert de gördü.

Nezahat Hanım bir süre belge toplamayı bıraktı. Zarfı eline aldı, birkaç saniye öylece durdu.

Babanız yazdı, dedi. Vefatından üç ay önce. Evi de kazanırsam, birlikte vereceksin, dedi.

Mutfakta gerçek bir sessizlik oldu.

Babam biliyor muydu? dedi Mert.

Biliyordu. Sadece o biliyordu.

Düşündüm; Hüseyin Bey ile üç yıl yaşadık yan yana. Kadın kadar ciddi değildi ama onda da aynı içe dönüklük vardı. Demek ailede böyleydi.

Mert zarfa uzandı.

Açalım mı?

Başını salladı Nezahat Hanım.

Dikkatlice açtı. Birkaç kağıt çıktı, hafif sararmış.

Yüksek sesle okuyayım mı?

Oku, dedi Nezahat Hanım.

Mert okumaya başladı. Sesi pürüzsüz ama kağıdı tutan parmağı bembeyazdı.

Nezahat ve Mert; Bu satırları okuyorsanız, bilirim ki Nezahat mücadeleyi bırakmamıştır. Başından beri ona güvendim, az söyler, ama dediğini yapar. Muhtemelen siz şimdi sekiz yıllık yasal mücadeleyi öğrenmişsinizdir. Nezahat böyledir. Kızmayın ona. O öyle bir insan.

Bir sayfa çevirdi. Sesi değişmedi, ama durasa anlarım.

Ev konusunda son zamanlarda çok düşündüm. Nezahatin annesini çok tanımadım, sadece hikâyelerinden. Haksızlık insana ağır gelir, düzeltmek doğru olandır. Sevindim çözüldüğüne.

Mert, sen iyi bir adam oldun. Yaşarken az söyledim, belki hata. Biz duygularımızı konuşmayı bilmeyiz. Ama hep düşündüm.

Meral.

Sen eve geldiğinde, anladım ki sen buraya dayanırsın. Sebep yok, hissettim. Yedi yıl geçti, hiç pişman etmedin bizi. Duyguları söylemek bizim için zordur. Ama bil, anneni koru.

Baban.

Mert kağıdı masaya bıraktı.

Kimse konuşmuyor.

Kağıda, hayatımdan çıkmış bir adamın bana adımı hitap ettiği satırlara bakıyorum. Üç yıl boyunca belki bir defa bile böyle bir cümle duymadım; önceden yazmış, eşine bırakmış, evi alıp verirken oku diye.

Ne hissettiğimi bilmiyorum. O Bizi hiç yanıltmadın, dediği yerde gözlerim doldu. Demek yıllarca bir beklenti varmış. Beni izleyip not etmişler; sadece bana söylememişler.

Bense, hiç benimsenmedim sandım. Hep misafir gibi hissettim. Çok şey bilmiyor, tanımıyor sandım.

Zarf; dört yıldır kilitli bir çekmecede, tam bu gün için saklanmış.

O sırada, usulca bir ses duydum. Başımı kaldırdım.

Nezahat Hanım ağlıyordu. Sessiz, hıçkırık yok, sadece gözünden yaşlar süzülüyor. Ellerini masaya koymuş, siliyor da değil. Ağlıyordu; kocasının bıraktığı mektup elinde, yıllarca susup beklemiş. Beklemiş.

Nasıl kalktım, ne zaman yanına yaklaştım hatırlamıyorum. Ama yanına vardım, bana baktı.

Elimi tuttu, büyük ve sıcak avucuyla. Bir kere, sıkıca, sonra bıraktı.

Yedi yılda ilk defa.

O geceden sonra defalarca düşündüm; yanındaki insanı ne kadar tanıyabiliyoruz? Bazen anlamak için kelimeye değil, yaptığı küçük işaretlere, yıllar boyu sessizce sürdürdüğü çabalarına bakmak yeter. Kilitli çekmece, kapalı kapının ardında yapılan telefonlar, yirmi sekiz yıl boyunca bakılıp gösterilmeyen eski bir fotoğraf…

Belki bana Seni seviyorum asla demeyecek. Ama artık biliyorum, sevgisi tam olarak böyleymiş.

Rate article
Lifequest
Kayınvalidem üç günlüğüne ortadan kayboldu. Geri döndüğünde ailemizi altüst eden belgelerle geldi.