Kendin Olma Özgürlüğü

Kendin Olma Özgürlüğü

Biliyor musun, bazen düşünüyorum da… O zaman cesaret edemeseydim ne olurdu acaba? diye mırıldandı Elif, sesini alçaltarak. Sanki kendi kendine konuşuyordu, bakışları elindeki fincana kenetlenmişti; sanki kahvenin koyu derinliğinde yanıtlar gizliydi.

Karşımda oturan karımın ruh halindeki değişimi hemen fark ettim. Bilgisayarın ekranından gözlerimi kaldırıp dizüstünün kapağını kapadım, Elife dikkatle baktım.

Ne hakkında düşünüyorsun? diye yumuşak bir tonla sordum, hafifçe ona doğru eğilerek.

Gözlerini kaldırıp bana bakınca, yüzünde küçük bir gülümseme belirdi; sanki konuyu değiştirdiği için özür diliyor gibiydi.

Şöyle düşün: Memleketimde kalıyorum, o küçük muhasebe ofisinde çalışmaya devam ediyorum diye başladım, hafızamda eski günler canlanıyordu. Annem ve babaannem her gün aynı şeyi söylüyor: Elifim, kendine dikkat et, yoksa evde kalacaksın. Ve hiçbir yere gitmiyorum. Seni tanımıyorum

Sesinde, hayatının bir dönemeçte bambaşka bir yöne sapmış olmasına hâlâ şaşırmış birinin hüznü ile hayreti iç içe geçti. Bir an sustu, o büyük kararı anımsıyor gibiydi.

Sessizce bilgisayarı kenara bırakıp sandalyemi biraz daha yaklaştırdım, Elifin elini avuçlarımın arasına aldım. Dokunuşumun ona güven ve huzur vermesini istedim.

İyi ki kalmamışsın, dedim hafifçe gülümseyerek. Çünkü sen harika birisin. Ben de sensiz bir hayat düşünemiyorum.

Elif gülümsedi ama gözlerinin derinlerinde eski bir kırgınlığın izleri vardı; yıllarca içinde sakladığı, ara sıra sessizce canını acıtan o his, tam anlamıyla kaybolmamıştı.

Küçükken Elif yanakları al al, tombul bir kız çocuğuydu. Onun dirseklerinde bile kollarını bükünce oluşan sevimli çukurlar vardı. Yemek yemeye bayılırdı: Sadece doymak için değil, her lokmanın tadını çıkarırdı. Özellikle babaannesinin vişneli poğaçaları favorisi idi; kabuğu çıtır, içi bol bol vişneli ve ağzını şeker gibi bırakırdı. Kahvaltıda koca bir tabak mücveri mideye indirdikten sonra, üzerine sıcak sütle bardak bardak içerdi ve yine isterdi.

Annesiyle babası bunu hoş karşılar, göz göze gelip gülümserlerdi.

Bırak çocuk keyfini çıkarsın, derlerdi usulca. Çocukluk bir daha gelmez; küçük zevkleri olmalı insanın.

Onlar, Elifin iştahında tehlikeli bir şey görmezdi. Onun sağlıklı ve mutlu olması yeterliydi.

Ama babaannesi, uzun boylu, incecik, bakışları delip geçen, saçı sıkı topuzlu bir kadındı ve her zaman söyleyecek bir şeyi bulunurdu. Pazarları ellerinde naftalin kokusuyla gelir, üstüne de koltuğunda bir hoşnutsuzluk tomarıyla salona giriverirdi. Önce Elife baştan aşağı bakar, biraz kilo aldı mı diye süzerdi.

Elifim, az ye az, derdi başını sallar, sanki herkesin göremediği büyük bir gerçeği yalnız o biliyor gibi davranırdı. Bak bana, böyle gidersen kapıdan geçemezsin ha! Seni kim ister sonra?

O zamanlar Elif için evlenmek neden önemliydi hiç anlamazdı. Onun dünyasında asıl heyecan oyunlardı: Arkadaşlarıyla saklambaç, misket, seksek; gizli diller icat etmek, uzak diyarları hayal ettikleri kitaplar; büyüyünce bir maceraya atılma, kimsenin ne giyeceğini ya da ne kadar yiyeceğini söylemediği bir hayat.

Ama babaannesinin sakin, duygusuz sesi zamanla Elifin zihnine saplandı. Önceleri omuz silkerdi O dedi de ne olacak, babaannem zaten hep söyler. Ama yıllar geçtikçe, o cümleler iç sesi olup çıktı: Her tatlı kaşığında, her doğum günü pastasında, sırf canı çektiği için aldığı sandviçte, cılız bir vicdan azabı peydahladı.

Zamanla, Elif başkalarının bakışlarını hissetmeye başladı. Diğer çocukların ona arada nasıl güldüklerini, okul bahçesinde koşunca fısıldaşmalarını fark etti. Yine de belli etmezdi, mutlu olmaya çalışırdı; ama içinde bir yer, kendiyle ilgili bir sıkıntı baş gösterdi. Mutlu çocukça heyecanı ve yemek zevki birden yanlış bir şeye dönüştü; utanç duyacağı, saklaması gereken bir şeye.

Okulla birlikte işler daha da zorlaştı. En başta aldırış etmemeye çalıştı; çocukların şakaları geçici diye kendini kandırdı. Ama alaylar arttı; ufak taşlar gibi üstüne üstüne biriktiler, sırtını yere yaklaştırdı.

Özellikle grup halinde dolaşan erkek çocuklar, ona şişko filan der, koridorda iterlerdi, teneffüste sandviç yerken onu izler, yüksek sesle yorum yaparlardı. Elif içeride küçülürdü; ama dışarıdan sakin gözükmeye çalışırdı onlara daha fazla koz vermek istemezdi.

Kızlar ise açıkça değil, daha gizli küçümserlerdi. Kendi aralarında fısıldaşır, Elif geçerken konuşmayı yarıda keser ya da kendi aralarında hafifçe gülerlerdi. Kıyafetleri, Gene o bol şeyleri giymiş gibi konuşulurdu. Dolaylı, üstü kapalı bu cümleler de kadar acıtırdı; sanki Sen farklısın, sende bir gariplik var onayıydı.

Elif yavaş yavaş alışkanlıklarını değiştirdi, başkalarının gözünde doğru olanı yapmaya başladı. Vücudunu örten, bol kazaklar ve uzun etekler giymeye başladı. Beden eğitimi soyunma odasında ilk önce üstünü değiştirirdi ki kimse vücudunu görmesin. Sonradan hastalığı bahane edip o dersleri atlamanın yollarını buldu: baş ağrısı, ense ağrısı, öğretmene sürekli yardım talebi

Öğle yemekleri sıkıntılı hale gelmişti. Önceden birkaç arkadaşla kantinde oturur, kahkahalarla planlar, filmler konuşurdu. Artık merdiven altındaki tenha bir köşe onun yeni yeme yeri oldu. Orada sandviçini, elmasını huzur içinde, kimselerin bakışından uzakta, içindeki kuşku ve tedirginlikle hızlıca yutardı.

Evde durum daha iyi değildi. Her konuda iyi yürekli olan annesi, bu mevzuya gelince farkında olmadan incitirdi. Masa başında, Elif salatayı kurcalarken hep aynı muhabbet başlardı:

Elifim, kendine biraz dikkat etsen Bak kapının önündeki Zeynepe, ne kadar zarif Sen de belki sabahları egzersiz yapsan? Ya da havuza başlasan?

Elif susardı, tabağındaki salataya bakardı. Oysa o denemişti: sabah altıda kalkıp dergi egzersizleri, metabolizmayı hızlandıran bitki çayları Hiçbir şey değişmemişti, kalan tek şey yetersizlik hissiydi. Annesinin her sözü bir hüküm gibi: Sen yeterince iyi değilsin.

Yirmi iki yaşına geldiğinde Elif içine kapanık, gözlerinde her daim güvensizliğin izi olan bir genç kadın olmuştu. Konuşunca göz göze gelmezdi, sesi kısık çıkardı; sanki duyulmak istemez gibi. Küçük bir firmanın muhasebecisiydi, o da yakın bir kasabada; akrabalardan uzak. İşi bir tanıdık vasıtasıyla bulmuştu; iş görüşmelerinde kendini ifade edemez, karşısındakilerin bakışlarından gerilirdi.

Hayatı hep aynı: sabah kalk, işe git, rakamlarla boğuş, eve dön, anneyle kısa telefon, ekrana bakıp uyu Oda, bilgisayar monitörü, sürekli sayı Zaman zaman sosyal medyadan arkadaşlarının fotoğraflarına bakar, Benimki ne zaman olacak? diye geçirirdi içinden. Sonra bu hayali hemen iterdi sanki hayattaki mutluluk ufuk çizgisinde, ama ona ulaşamayacak kadar uzak.

O gün, kafeye gitmesi tamamen tesadüftü. İş çıkışında kıyıdan köşeden bir yere uğramak niyeti yoktu; yorgundu, tüm vücudu uzun saatlerin ardından ağrıyordu, kafasında rakamlar dönüyordu. Fakat karnı acıkmıştı, kendisine izin verip yakındaki küçük bir kafeye girdi.

Cama yakın bir masa seçti, neredeyse otomatik bir refleksle salata dedi garsona; yılların alışkanlığı dikkat etmekten. Sipariş gelince telefonu aldı: biraz haber, biraz da arkadaşıyla yazışma Fakat içindeki o yorgun boşluk gitmiyordu.

O sırada yan masaya genç bir adam geçti, dizüstü bilgisayarıyla. En baştan dikkatimi çekmişti; yerleşirken biraz aceleci, biraz telaşlı, sonra montunu çıkarıp hemen telefana sarıldı, şakalaşıyordu. Siparişini verdi; diksiyonu açık netti ve konuşurken gülümseyen bir yüzü vardı. Kendini rahatça, bulunduğu yerde sıkılmadan hareket ettirebilen biriydi; Elif istemsiz ona bakakaldı. İnsan nasıl bu kadar rahat, huzurlu olabiliyor, düşünmekten korkmadan, olduğu gibi davranabiliyor?

Tam bu anda salata tabağında sos damlasını silmek isterken yanlışlıkla adamın fincanına dokundu. Kahve taştı, masaya yayıldı, bir kısmı bilgisayarına sıçradı. Elif öylece kaldı, içine korku oturdu.

Affedersiniz! Çok sakarim dedi telaşlı bir sesle ve titreyen elleriyle hemen peçete almaya çalıştı. Gerçekten istemeden oldu Hemen sileceğim

Adam bir an duraksadı, önce bilgisayara, sonra Elife bakıp ciddi bir kazayı büyütmeden gülümsedi. O samimi, sıcacık bakış bana da iyice geçti.

Sıkıntı yok, dedi içten. Sonuçta bu sadece bir cihaz. Siz iyi misiniz, yanmadınız değil mi, önemli olan o.

Sakinliği ve gülümsemesi Elifin omuzlarından yük aldı. Azarlanacağına, azar işiteceğine kesin emindi; ama kaba bir tavırla karşılaşmadı.

Gerçekten, kafanıza takmayın, diyerek, bilgisayarı kenara koydu. Sorun yok. İsterseniz yeni bir kahve ısmarlayayım; hem tanışmamıza sebep olur bu da.

Elif utangaç, hafifçe güldü.

Yok, estağfurullah Asıl ben özür dilerim. Bilgisayarı tamire götürmem gerekirse ben öderim

Olur mu öyle, bir şey olmadı, adam başını salladı. Ben zaten sakarım, klavyeye silikon kılıf takıyorum. En iyisi bunu bir tanışma bahanesi yapalım. Benim adım Emre bu arada.

İşte böyle tanışmış olduk. Emre yakında şehre yeni taşındığını, evden çalışan biri olduğunu, yeni mekânlar keşfetmeye, insanlarla tanışmaya çalıştığını anlattı. Açık sözlülüğü, sohbetindeki rahatlığı Elifin üzerindeki gerginliği yavaştan siledi. Uzun zamandır hiç kimseyle bu kadar rahatça konuşmamış, sohbet ederken espri yapmamıştı.

Siz ne iş yapıyorsunuz? diye sordu, kahvesinden bir yudum alırken.

Ben muhasebeciyim, dedi Elif; başını öne eğdi, karşısındakinin ilgisini hemen kaybedeceğini sandı. Monoton bir iş Rakamlarda kaybolmak

Emre hemen söze girdi, ciddiyetle:

Bence hiç de öyle değil! dedi. Muhasebe olmasa, dünya kaosa dönerdi. Paralar kimde, nerede, nasıl takipte ona kim bakacak? Çok önemli bir iş yapıyorsunuz.

Elif bakışını kaldırdı, şaşkındı. Daha önce kimse “işin önemli” dememişti ya geçiştirilirdi ya konu değiştirilirdi. Ama Emrenin ilgisi samimi ve sahiciydi.

Gerçekten mi böyle düşünüyorsunuz? diye fısıldadı Elif.

Elbette, diye gülümsedi Emre. Her meslek değerlidir. Siz de belli ki işinizde özverilisiniz. Bunu hissetmemek imkânsız.

Saatlerce oturduk, sohbet ettik; iş, kitap, çocukluk, seyahat Her şeyden… Saat ilerlemiş, kafedeki personel masaları toparlamaya başlamıştı, dışarıda gece iyice bastırdı. Çıkarlarken Emre, bir an duraksayıp telefonunu istedi. Elif rakamları heyecanla verdi. Emre Yarın arayacağım, dedi ve gerçekten aradı, parkta yürüyüşe davet etti.

Onunla her şey başkaydı; önceki günlerde karşılaştıklarından tamamen farklıydı. Kiloyla, dış görünüşle ilgili tek bir söz bile etmedi. Diyet önermez, bir kilo fazla verdin mi diye bakmaz, şunu yesen, bunu denesen demezdi. Yanında olmak; doğallık, içtenlikti.

Birlikte parkta dondurma yerken, o da çocuk gibi iştahla dondurmasını yiyor, Elifin esprilerine kahkaha atıyordu. Sahilde yürürken elini gayet doğal bir şekilde tuttu; ne zorlama, ne çekingenlik sadece sıcaklık ve içtenlik.

Çok canlısın, derdi bazen dikkatle gözlerine bakıp. Yanında insan kendini hafif hissediyor, sanki seninle çocukluğundan beri tanışıyormuşum gibi…

Elif uzun süre bu an en güzel rüya mı gerçek mi, anlayamadı. Kendi küçüklüğüne, yargılanmalarına, eski fazlalık utanmalarına döner, sonra Emrenin yanında bulurdu kendini. Emre öyle bakardı ki ona, Elif kendini birden dünyanın en özel kadını gibi hissederdi.

Altı ay sonra sade, dostlarla, aileyle küçük bir nikah kıydık; Elif beyaz, zarif bir elbise giydi, elinde yine en sevdiği beyaz zambaklar vardı. Gelin yürürken, ilk defa hayatında kendini “mutlu” hissetti.

Kısa süre sonra Emre başka bir şehirde daha iyi iş fırsatı buldu. Ben de ona dedim ki, Elif, değişiklik iyi gelir. Kimse seni geçmişinle, kilonla, çocukluğunla yargılamayacak. Yeni bir hayat, yeni bir başlangıç

Anne ve babasının tepkisi endişeyle karışıktı.

Yavrum, bir düşün; bizden de uzak olacaksın dedi annesi hüzünle masa örtüsünün kenarını düzeltirken. Tanıdık yok, arkadaş yok. Biz burada hep yanında olacağız, ne gerek var gitmeye?

Karşısında oturup elimde soğumuş çayı karıştırırken onun kaygısını anladım. Ama bu sefer Elifin içindeki kararlılık kırılmazdı.

Anne, denemek istiyorum, dedi ve sesinde sonsuz bir kararlılık vardı. Bu benim şansım. Bunu kendim için yapmak istiyorum.

O sırada babaannesi odadan bastonuna yaslanarak indikten sonra, ağır adımlarla sandalyeye oturdu, bakmadan başını salladı.

Dikkat et de, sonra pişman olma… dedi, soğuk bir tonla. Senin gibiler yüzlerini güldüremez pek. Hayat masal değil, yavrum.

O cümle, Elifin en eski yarasının tam üstüne dokundu. Eskisi gibi susmak ya da gözlerini kaçırmak yerine, bu defa dik durdu, derin bir nefes aldı ve babaannesinin gözlerine baktı.

Ne dediğimi biliyorum babaanne, dedi kararlıca; meydan okuma değil, gerçek bir özgüven vardı sesinde. Masal peşinde değilim. Sadece, kendi yolumda yaşamak istiyorum.

Babaannesi yanıt vermedi, başını salladı ve bastonuna dayanıp yavaşça çıktı.

Elif ve annesi baş başa kalınca annesi yüzünü avuçlayıp iç geçirdi.

Peki yavrum… Sen böyle diyorsan tutmam seni. Yeter ki ara sıra ara, olur mu? Ve bir şey olursa her zaman dönersin; kapımız hep açık…

Elif kalktı annesine sıkı sıkı sarıldı.

Söz Ama geri dönmek için değil, ileri gitmek için gidiyorum, dedi fısıltıyla.

Taşınmak Elif için kurtuluş oldu. Yepyeni şehirde, eski acılar yoktu. Kimse onları yıllarca ruhunu kemiren eksiklik duygusuyla tanımadı. Burada Elif, sadece Elifti; etiketsiz, geçmişsiz, beklentisiz.

Büyük bir şirkette iş bulmakta da zorlanmadı. Mülakatta tek tek mesleki yetkinliği soruldu; sonunda Biz sizi almak istiyoruz. İyi elemana ihtiyacımız var dediler. İlk kez işini, başka bir kritere değil, kendini gösterdiği için almıştı. Raporları övülüyor, fikrine değer veriliyor, müdürü sürekli Elif, siz işinizi tam olarak bilen bir profesyonelsiniz diyordu.

Yavaş yavaş yeni bir hayat kurdu. İş arkadaşlarıyla kaynaştı, arada yemeğe çıkıyor, hafta sonları ise eşiyle birlikte şehri gezip, parkları, minik pastaneleri, yeni lezzetleri keşfediyordu.

Bir gün yoga ilanı gördü bir panoda. Sırf meraktan denemeye gitti. İlk derste anladı ki, bu iş ona iyi geliyor; sadece kilo vermek ya da başkası öyle istiyor diye değil, bedenini güçlü, zihnini dingin hissetmek hoşuna gidiyordu. Düzenli gitmeye başladı. Kilosu yavaşça azaldı; bu, ne diyet işkencesiyle oldu ne kendinden tiksinerek Daha hafif yemek seçmek için çabalama gereği duymadı; canı gerçekten salata ya da bitki çayı çekiyordu. Artık bol kazağın ardına saklanmak da gereksizdi; istediğini, kendine yakışanı rahatça giyebiliyordu.

Sabahları uyanınca içi hafifti. Aynaya bakınca “o Elif”i değil, değerini bilen, iç sesinin ne istediğini işitebilen bir kadını görüyordu.

Bazen babaannesinin acı sözleri aklına gelse de eskisi gibi sızlatmıyordu. Artık ilerlediği yolu, kendi değerini biliyordu; kendi için yaşıyordu.

Bir sabah yatak odasında aynanın karşısında uzunca durdu. Her zamanki gibi saçını düzeltti, gömleğini giydi. Sonra birden, ilk defa aynada farklı bir kadın gördü: O eski korkularından sıyrılmış, özgüvenli, yüzünde huzurun parıltısı Hafifçe kendi kendine güldü. Bu defa, utangaç ya da telaşlı hiçbir şey yoktu; sadece gerçek mutluluk ve hafiflik. Kendiyle gurur duyuyordu.

Emre, diye seslendim ona. O ise koltuğun köşesine kıvrılmış kitap okuyordu.

Emre başını kaldırıp gözlüklerini düzeltti, dikkatini bana verdi.

Ne oldu Elifim?

Bugün tartıya çıktım, dedim gülümseyerek. Altı kilo vermişim

O kitabını yavaşça yana koydu, sakin adımlarla yanıma geldi ve sarıldı. O sıcak güvenli dokunuşuyla, Sen zaten hep güzeldin, dedi gözlerimin içine bakarak. Ama kendini iyi hissettiysen ben de mutluyum.

Ona sarıldım; derin bir nefes aldım ve içimde yıllardır aradığım huzur yayıldı.

O an anladım: İnsanlara söylediğimiz tek bir cümle, birini yıllarca saklanmaya, içine kapanmaya, kendini sevmemeye itebiliyor. Başka bir cümle, bir dokunuş ise kanatlandırıyor, cesaret veriyor, hayata tekrar umut bağlıyor.

Kimi sözler saklatır, kimi ise açar.

Emre’ye daha sıkı sarıldım, şükran içimi doldurdu: Onun için, yanımda olduğu için, asıl sesimi, içimdeki kendi isteğimi işittiğim o yeni hayat için ve bir insanın kendi olabilmesinin ne kadar büyük bir özgürlük olduğunu anladığım için.

***********************

Üç yıl geçti. Hayatımızda çok şey değişti, ama bir kafe vardı ki bizim için hep özeldi: O ilk karşılaşmanın, hayatımızın yönünün çizildiği kafe. O akşam yine o pencere kenarındaki masadaydık.

Elif bir fotoğraf albümünü ellerinde çeviriyordu; düğünümüzden sonraki günlerden beri biriktirdiğimiz fotoğrafları. Her yeni sayfada yüzünde sıcacık bir tebessüm beliriyordu. İşte düğünümüz Elif sade beyaz elbisesiyle, ben ciddi surat yapmaya çalışırken beraber gülüşüyoruz; işte birlikte gittiğimiz doğa gezileri, elimizde termoslarda çay, yanaklarımız soğuktan kıpkırmızı. Bir başka karede koltuğun yanında ben kitap okuyorum, Elif ise dizlerini karnına çekmiş not defterine bir şeyler karalıyor.

Hatırlıyor musun, nasıl başlamıştı her şey? diye bana baktı Elif, gözlerinde hem geçmişe bir özlem hem de derin teşekkür var.

Çay bardağına yaslanmışken albüme, sonra Elife baktım. Gülümsedim. Elini tuttum, avcumun içinde ısıttım.

Elbette hatırlıyorum, dedim; sakin ve emin. İyi ki o gün sana rastlamışım.

Elif parmaklarımı sıktı. O an, büyük cümlelere gerek yoktu; bakışı, temasımız, içimizdeki o sakin güven yeterdi.

Dışarda yağmur hızlandı, camlarda damlalar dans etti; ama kafenin içi sıcacık, huzur doluydu. Loş ışıklar masayı sarmıştı. Elif bana baktı, hayatında ilk kez şunu net hissettiğini gözlerinden okudum: Önemli olan, kendini sevmeyi öğreten, güzelliğini gören birini bulmak; olduğu haliyle kabullenen, değiştirmeye çalışmayan, küçük sevinçlerinle, kusurlarınla da yanında olan bir yol arkadaşı

Derin bir nefes aldık; içimizden eski kaygıları atmanın hafifliğini yaşadık.

Seni seviyorum, dedi Elif fısıltıyla; samimi, gerçek bir duyguyla.

Gülümsedim, elini öptüm.

Ben de seni, karşılık verdim. Daima.

İki cappuccino ve bir dilim çikolatalı pasta söyledik Elifin favorisidir. O şefkatli garson tatlıyı önümüze koyunca Elif bir kaşık alıp gözlerini kapattı; o pastanın tadı yıllar ötesini, kendi geçmişini ve bugününü birleştirdi. Ve o anda, her şeyin yerli yerinde olduğundan emin olarak huzuru hissetti.

O gün Elifin evi bir şehir, mahalle ya da apartmandan çok daha fazlasıydı. Artık kendi hayatının içindeydi; acısıyla tatlısıyla kabullenmiş, kimin ne dediğine değil kendi sesine güvenen bir kadın olmuştu.

Uzaktaki kasabada, belki babaannesi hâlâ komşusuna Şu Elif biraz daha dikkat etseydi diye söyleniyordu. Ama Elif için artık bunların hiç önemi yoktu. O sözler ne yargı, ne vicdan azabı, ne suçluluk hissettiriyordu.

Sonunda şunu öğrendim; insanın gerçek güzelliği, kendin olabilmekten geçiyor. Kendi yolunu bulmak, korkusuzca kendin olmak İşte insanı hakikaten tamamlayan da, huzurlu da yapan budur. Ve bunu yaşamanın huzuru, birinin elini tuttuğundaki sıcaklık gibi tarifsiz bir kıymete sahip.

Rate article
Lifequest
Kendin Olma Özgürlüğü