Telefon öğle vakti tam on ikide çaldı, dayanılamayacak kadar yoğun bir bekleyişi böldü. Emine Hanım hızlıca ahizeyi kaldırdı, elleriyle masa örtüsündeki hayali kırışıklığı düzeltmeye çalışarak.
Burak? Oğlum?
Anne, merhaba. Doğum günün kutlu olsun, diye aradım.
Burakın sesi yorgundu, boğuk geliyordu; sanki çok uzaktan konuşuyordu.
Anne, lütfen darılma ama gelemeyeceğim… Hiç gelemeyeceğim bugün.
Emine Hanım sustu bir an. Bakışları sabah yarısında uğraştığı garnitürlü karidesli salataya takıldı.
Nasıl yani… Gelemiyor musun? Burak, yediğim yaş yetmiş! Kutlama…
Anlıyorum anneciğim. Ama burada arıza çıktı, projeyi tamamlamam lazım, işleri yetiştiremiyoruz biliyorsun. Ortaklar sürekli başımda.
Ama söz vermiştin…
Anne, bu iş, keyfi bir şey değil. Şimdi çıkıp gidemem, insanları yarı yolda bırakamam. Gerçekten de vakit bulamam.
Kısa bir sessizlik…
Haftaiçinde mutlaka uğrayacağım sana. Sadece ikimiz otururuz. Söz. Görüşürüz. Öpüyorum.
Kısa kesildi.
Emine Hanım yavaşça telefonu yerine koydu.
Yetmiş yaş.
Yanan projeler, kayıp sözler.
Akşamı adeta sis içinde geçti. Üst komşusu Şükran uğradı, pakette bitter çikolata getirdi. Oturup, birer kadeh konyak içtiler, havadan sudan konuştular. Emine Hanım gülümsemeye çalıştı, kafasıyla onayladı, dizilerden bahsetti, ama kutlama mutfağına ve iç dünyasına sığdı.
Gece olunca, eski basma sabahlığıyla uzanıp tableti eline aldı. Parmağıyla amaçsızca ekranda gezindi. Sosyal medyada neler oluyor, diye baktı.
Herkesin yazlığı, kedi yavrusu, yemek tarifi…
Birden karşısında parlayan bir fotoğraf: gelini Asyanın sayfası.
Yeni paylaşım, yirmi dakika önce atılmış.
Şık bir restoran, Mehtap Sofrası ya da öyle bir yer. Altın rengi işlemeli masa örtüleri, beyaz eldivenli garsonlar, canlı keman sesi, kristal kadehler.
Asya ve annesi, Seniha Hanım, inci kolyeleriyle, dev bir kırmızı gül buketiyle poz veriyorlar.
Ve Burak.
Oğlu. Üzerinde şık bir gömlek, kayınvalidesine sarılmış. Gülümsüyor.
Aynı Burak Acil iş var deyip gelemeyen.
Emine Hanım fotoğrafı büyüttü. Yüzlere netlik geldi, hepsi hararetle, neşeyle, mutlulukla bakıyorlardı.
Altında yazan: Canımız annemizin doğum gününü kutluyoruz! 65 oldu, haftasonuna kaydırdık ki herkes rahat rahat gelsin!
Rahat rahat.
Emine Hanım kayınvalidesinin doğum gününü net hatırlıyordu. Geçen hafta, salı günüydü.
Haftasonuna kaydırmışlar.
Kendi yetmiş yaş gününe denk getirmişlerdi.
Fotoğrafları ilerletti. Burak kadeh kaldırıyor, konuşma yapıyor. Herkes gülüşüyor, masada birbirinden ilginç mezeler, deniz ürünleri.
Oğlu gülümsüyor.
Mesele ne restorandı, ne de dev gül buketiydi.
Mesele… yalandı.
Soğukkanlı, rahat, sıradan bir yalan.
Emine Hanım tableti kapattı.
Kutlama için hazırlanan yiyeceklerin kokusu evde ağır bir gölge gibi duruyordu.
Yetmişinci yaşı, bir başkasının doğum gününe kolayca feda edilebilen uygunsuz bir tarihe dönüşmüştü.
Pazartesi sabahı, dolapta pahalı etten yapılmış kavurma ve itina ile hazırladığı karidesli salata artık bayatlamıştı.
Emine Hanım en büyük çöp torbasını çıkardı.
Yavaş yavaş, tabak tabak, yetmişinci yaş gününü çöpe döktü.
Yıllarca uğraşıp öğrendiği börekler, Burakın en sevdiği patlıcan sarmaları, ünlü milföylü pastası, hepsi çöpe…
Her atılan parça, göğsünün sol altında sızladı.
Bu, kırgınlık değildi. Bu, yok sayılmaktı.
Ona kibarca uğra, müsait olunca uğra dediler ve bitti.
Pazartesi çöplerini mutfağından dışarı çıkarıp yeni hayata yürüdü.
Bekleyiş başladı.
Çarşamba telefonu çaldı.
Anneciğim selam! Nasılsın? Kusura bakma, kafam çok karıştı.
Aynı yorgun, aceleci ses.
İyiyim Burak.
Sana bir şey aldım, uğrayacağım, on beş dakika kalacağım, Asya da gelir alır beni, tiyatro bileti aldık.
Tiyatro mu?
Evet, şu yeni açılan AKMde. Asya aldı biletleri. Biliyorsun…
Bir saat sonra Burak kapıdaydı.
Kucağında büyük, gösterişli bir kutu.
Al anne, doğum günün yeniden kutlu olsun.
Emine Hanım kutudaki fotoğrafa baktı. Havalı dijital bir hava temizleyici.
Teşekkür ederim, kutuyu koridora bıraktı.
Asya seçti, sağlık için çok iyiymiş.
Burak mutfağa geçti, musluktan su aldı.
Anne, yiyecek yok mu evde?
Hepsini attım pazartesi.
Burak kaşlarını çattı.
Bari söyleseydin, alırdım birkaç porsiyon…
Emine Hanım susarak oğlunun arkasından baktı.
O yine kendini kurtarmak için neden arıyordu.
Burak.
Ne oldu?
Fotoğrafları gördüm.
Burak, eli bardakta dondu. Yüzü bir an çırpındı, sonra sertleşti.
Hangi fotoğraf?
Restorandan. Cumartesi. Asyanın sosyal medya sayfasında.
Burak’ın ifadesi değişti, hafif bir öfke ile.
O mu? O konu mu dönecek şimdi?
Bana işin var deyip, yalan söyledin.
Burak bardağı masaya bıraktı, su döküldü.
Ben yalan değil, işi hallettim! Cuma gecesine kadar tüm evrakları ben tamamladım, sabaha kadar uyumadım!
Peki cumartesi?
Cumartesi Asya annesine kutlama yaptı, biliyorsun ki her şey mükemmel olsun ister. Ne yapabilirdim yani?
Sesi yükseldi.
Bölünmem mi lazımdı? Hiçbir yere gitmek istemedim, yorgundum!
Emine Hanım oğluna baktı. Koca adam olmuştu, ama annesinden yakalanınca bağırıyordu.
Gerçeği söyleyebilirdin Burak. Anne, gelmiyorum, Seniha Hanımın kutlaması var, diyebilirdin.
O zaman ne değişirdi?! Sonra bir hafta dert edecektin bana!
Mesele buydu: Bir hafta başımı ağrıtmaman için.
Anne, burası artık ailem. Orada olmam lazımdı. Sıkıntı çıkmasın istedim senin için. Anlıyor musun?
Onun da yaptığı, suçluluğunu savunmaktan başka bir şey değildi.
Kapı çaldı. İçeriye Asya geldi.
Anne, ben gidiyorum. Hava temizleme cihazının broşürüne bakarsın. Gerçekten çok faydalıymış.
Gitti. Emine Hanım masada oğlunun su lekesine baktı.
Düğüm boğazında bir kez daha sıkıştı.
Konuşmak istemişti, çözüm aramıştı; olmadı.
Oğlu, en kolay yolu seçmişti: yalan söylemek.
Kendi doğum günü ise, Başkalarının günlerinden daha az değerliydi.
Bir hafta öylece geçti. Emine Hanım hediyeyi açtı. Talimatları okudu, cihazı çalıştırdı.
Mavi bir ışık yandı, mekanik bir vızıltı odayı doldurdu.
Fakat, bu cihaz eski evin kokusunu aldı götürdü.
Kitapların, kekiklerin, kendi kolonyasının kokusu gitmişti.
Ev, hastane gibi kokuyordu.
Dayanamadı, pencere açtı ama o steril hava soğukla daha da kesif oldu.
Pazar temizlik yaparken vitrindekilere toz alıyordu, eline bir fotoğraf çerçevesi geçti.
Burakla çekilmiş bir fotoğraf. Oğlu öğrenci, yanına sarılmış, gülüyorlar.
Arkada, onun el yazısıyla Dünyanın en iyi annesine! Oğlundan.
Emine Hanım çerçeveye bakarken, temizleyici hala vızılıyordu.
O fotoğraftaki Burak başkaydı. Şimdi gelen ise bir eşyayı bahane edip gitmek isteyen bir yabancıydı.
Daha fazla kendini kandıramayacağını anladı.
Telefonu aldı.
Burak, gelebilir misin?
Anne ne oldu? sesi tedirgin.
Gel, Asyanın hediyesini getir de al.
Ne demek al?
Yani al Burak, istemiyorum onu.
Oğlu kırk dakika sonra geldi. Kızgın, telaşlı.
Ne oluyor burada? Hediye ne demek?
Emine Hanım odada dimdik durdu.
Gerek yok Burak. Götür onu.
Cihazı gösterdi.
Anne, dalga mı geçiyorsun? Bu pahalı bir şey! Senin sağlığın için!
Benim sağlığım, oğlumun bana kendi doğum günümde yalan söyledikten sonraki izahatı değil.
Burak bir an geri çekildi, sanki tokat yemiş gibi.
Bunu daha fazla uzatma anne! Zaten açıkladım!
Hayır, açıklamadın. Bağırdın ve çıktın.
Bir doğum günü için bu kadar abartılır mı? E, başkalarında biraz zaman geçirdik. Ne var bunda?
Asıl mesele, yalan söylemendir Burak.
Gerçeği söylesem daha mı iyi olacaktı?
Bu yalan senin kolayına geldi. Annen mi önemli, kayınvaliden mi? En azından açıklayabilirdin.
Bu söz tam isabetti.
Telefonu çaldı, Kedicik yazıyordu ekranda.
Burak bakarak, sinirli şekilde cevapladı.
Evet Asya.
Annemdeyim. Evet, yine bir kriz çıkardı.
Tamam, eve geliyorum.
Telefonu kapadı.
İlk kez gözlerinde mahcubiyetle bakıyordu annesine.
İki kadın arasında kalmıştı. Annesi ona doğruyu söylemişti, eşi ise kuşkusuz tiyatro hazırlığındaydı.
Anne, ben… duraksadı. Öyle değil aslında…
Git artık Burak, Asya bekliyor.
Emine Hanım pencereye geçti. Oğlu omzunu silkip, aceleyle çıktı.
Odaya sessizlik çöktü. Cihazın fişini çekti. Vızıltı durdu. Evi eski kokusu sarmaladı.
İki gün kutunun orada kalmasına izin verdi. Burak gelmedi, ne aradı ne sordu.
O da beklemekten vazgeçti. Kargoyu aradı, adresi verdi: Akasya Plaza, Burakın çalıştığı ofis.
Gönderi ücretini ödedi, iki görevli nişanlı kutuyu sessizce alıp götürdü.
Kapıyı kapattı.
Bir hareketle sınır çizmişti. Biri tarafından alaycı bir hediye değil, hayatının kontrolünü geri kazanmıştı.
Akşama telefon çaldı. Numara Asyaydı.
Emine Hanım? sesi öfke ile titriyordu.
Evet, Asya?
Hediyeyi iade etmişsiniz! Kurye ofise getirdi, herkes gördü!
Uymadı bana.
Uymadı mı? Yirmi bin lira verdik! O kadar özenle seçtik!
Hediye, insanı huzurlu hissettirmek içindir. Affettirmek için değil.
Telefon kısa bir sessizlikle kapandı.
Emine Hanım Asyanın Buraka neler söyleyeceğini tahmin etti ama ilk kez umurunda olmadı.
Gece geç vakit Burak geldi, yalnızdı. Kapıyı çaldı, sessiz, mahcup.
Mutfağa geçti, sandalyeye oturdu. Emine Hanım loş ışıkta, yanında oturdu.
Asya dedi ki, Şimdi gidersen geri gelme,
Başını önüne eğmişti.
Anne… Özür dilerim.
Yalan söyledin, Burak.
Asya dedi ki, nasıl olsa küseceksin, yalan söylesek daha kolay olur. Kolayımıza geldi.
Emine Hanım sustu.
Bir kenarda acı bir gerçek yatıyordu: Senin doğum günün çok önemli değil, demişlerdi, kayınvalidemin konukları, ağırlığı daha başka.
Sen de mi böyle hissettin? diye sordu Emine Hanım.
Uzun süre sustu Burak.
Çok yoruldum anne. Herkesin memnun olmasını istedim ama başaramadım.
Başını kollarının arasına gömdü.
Özür dilerim. O gece gelmem gerekirdi.
Emine Hanım oğlunun sırtına elini koydu. Hemen affetmedi, ama destek oldu.
Nasıl yaşamak istersen, sen karar ver.
Bundan sonra hep dürüst olacağım, anne.
Kafasını kaldırmadan kısık sesle yanıt verdi.
Biraz burada oturabilir miyim?
Otur tabi.
Rafından eski çaydanlığı ve en sevdiği fincanı çıkarıp iki kişilik çay demledi.
Aylar geçti.
Emine Hanımın evi, gereksiz steril kokudan arındı.
Yine eskisi gibi; kitap, biraz nane limon, biraz kurutulmuş kekik kokuyordu.
O günden sonra Burak değişti.
Kısa ziyaretler yerine gerçek ziyaretlere başladı.
Her cumartesi, öğle sonrası kapıdaydı. Pazardan peynir veya vişneli çörekle gelirdi.
Aynı eski günlerdeki gibi, mutfakta bir köşeye oturup sohbet ettiler.
Burak, işinden, arabasını değiştirme hayalinden, yeni arkadaşlarından bahsetti.
Bir daha asla Asyadan şikâyet etmedi. Bir daha asla yalan söylemedi.
Emine Hanımdaki değişiklik ise, artık oğlunun hatasız biri olduğuna inanmamaktı. Onun artık yalnızca oğlundan izin bekleyen bir anne olmadığını fark etti.
Burak, eski üniversiteli çocuk değil, hayatta denge bulmaya çalışan bir adamdı artık.
Bağı daha karmaşık ama daha gerçek olmuştu.
Evlat değil, kendi onurunu geri kazanmıştı.
Bir cumartesi yine beraber vişneli çörek yerken Burakın telefonu çaldı, ekranda Kedicik yazıyordu.
Emine Hanım bir an durdu ama sessizliğini bozmadı.
Burak derin bir iç çekip konuştu.
Evet Asya… Hayır, bugünkü cumartesi annemdeyim demiştim önceden… Akşam geleceğim, merak etme.
Konuşma bitince Burak telefonu ekranı aşağı bakacak şekilde masaya koydu.
Gerilimli bir sessizlik oldu.
Kusura bakma anne.
Boşver oğlum. Biraz daha çörek al kendine.
Burak, minnet dolu bakışlarla annesine güldü.
O günden sonra, oğlunu affetmeye çalışmadı; affetmek için bir neden bırakmadı çünkü Burak artık dürüsttü.
Emine Hanım o gece biliyordu ki, yaş günü yalnızlığının ardından gelen bu karşılaşma aslında bir bitiş değil, başlangıçtı.
Yetmiş yaş doğum günü, oğlunun gerçekten yetişkin olduğu gündü.
Hayatta, insanın en büyük hediyesi, sevdiklerine karşı dürüst olabilmesi ve hep aynı kalıptan çıkmış mutlulukların arkasına sığınmak yerine, yüzleşmeyi, gerçek bir iletişim kurmayı seçmesidir. Her yaşanmışlık, insanın kendisine ve başkasına verdiği değeri gösterir; gerçek bağlar yalnızca sevgiyle değil, doğrulukla da kurulur.




