Seninleyim

Ben Seninleyim

Barış, ne yapacağımı bilemiyorum! Hiç kimseyi dinlemiyor bu çocuk! Tutturmuş, çocuk doğuracakmış! Ne çocuğu Barış? Hangi çocuk? Daha on dokuz yaşında! Koca hayatı önünde! Üniversiteyi bırakacak şimdi, sonra? Gidecek temizlikçi mi olacak? Bu meseleyi bir şekilde çözmemiz lazım! Sen de bana yardım etmelisin!

Nasıl, anne?

Barışın sesi öyle soğuktu ki, Emine az kalsın telefonu elinden düşürüyordu. Oğlundan asla böyle bir ton duymamıştı! Her zaman iyi kalpli, sıcak, yardımsever bir çocuktu Şimdi ne oldu? Nerede yanlış yaptı? Suç tamamen onda değil ki, suç Elifte! Aşık olmuş güya! Saf kız işte! Keşke annesini dinleseydi! Ama artık artık isyan etmenin faydası yok. Kendi düşen ağlamaz Emine Hanım! Tüm bu terbiyelerinin meyvesi bu işte! Ama neden? Barış harika bir oğul. Akıllı, terbiyeli, saygılı! Her zaman destek olurdu. Boşu boşuna mı artık kendi evinde oturuyor. Tabii ki, artık yetişkin bir adam, bağımsız, daha evlenmedi ama ne yapsın Kaç kere dedim evlenmen lazım diye, o yine de Ama insan da torunlarına bakmak ister, bekle bekle nereye kadar? Küçükken Elifle de ilgilenmekten zaman kalmazdı; kurslar, yarışmalar, koşturmacaydı hep. Şimdi ise kız kendi başına, evi zor görüyoruz. Ya dersi, ya arkadaşları, ya gönüllü ekip çalışmaları, şimdi de çıkageldi bu çocuk. Allah affetsin, nereden bulduysa? Amip gibi, hiçbir tuhaflık yok. Daha ilk gördüğünde Emine anlamıştı, ama Elif aşık oldu! İnsanları tanımasını bir türlü öğrenemedi! Herkese iyi gözüyle bakar Emine ne söylese anlamazdı. Ve işte sonu! Ne olacaktı şimdi? Tatil yaklaşıyor, başım ağrıyor sürekli. Üstüne bir de Barışın bu tavrı! Bu ne biçim konuşma böyle?

Barış, bana nasıl böyle konuşabiliyorsun oğlum?

Nerede, anne? Barış direksiyonu çevirdi, bir araya sığındı, park etti. Sakinliği, “çocuk” kelimesinde bitti. Ellerinin titremesini durduramadı, gözleri karardı; bağırmak, haykırmak istedi. Ama, önceden hiçbir işe yaramadıysa, şimdi de yaramayacak. Sakinleşmeli, bir şeyler yapmalı, en azından kendi oğlu ya da kızı olmasa da, şimdi Elifin bebeği yaşasın diye uğraşmalı. Ah anne! Hep Elife daha çok sevgi verdin, ben ise hep ikinci plandaydım. Nereden sevilmez, insan sarı saçlı, mavi gözlü, pamuk gibi bir kızı? Elif gerçekten güzeldi. Barışın ailesi çok kalabalık, teyzeler, kuzenler Sürekli yeni bebekler doğar, Çolpan soyundan herkes birbirine benzer: gri-mavi gözlü, omuzlu, iri tok çocuklar… Kalın kollar, bacaklar, hep gurur gösterisi olurdu ailede. Ama Elif bambaşkaydı. Hayran bakışlar hep onun üzerinde olurdu. Uzun ince boynu, narin elleri, zarifliğiyle heykel gibi. Annesi başlarda çekinir, sonra gururla izlerdi kızını. Aile toplantılarında kelebek gibi uçuşurdu.

Ya bir insan böyle güzel doğar mı! derdi teyzeler, oğullarının yakasına fiyonk düzeltirken.

Elif ilk kez mindere çıktığında, şık mayosu ve uzattığı zarif ayak parmaklarıyla belli oldu ki, bu çocuk sıradan biri olmayacak.

Annesi onun cimnastik kariyerine yöneldi, Barış ise özgürlüğünün tadını çıkardı. Anne elbette onu da severdi, ama asıl gururu Elifti. Herkese belli ederdi bunu.

Barış fen olimpiyatını kazandı. Hem de en büyüğünü! Endişeleneceğimiz bir şey kalmadı. Zekası tartışılmaz! Sonuçlar matematikten de gelecek, orada da birincilik bekliyoruz! Evet, teşekkürler! Terbiye, aile eğitimi, çok da zor değil Sadece çocuklarla ilgilenmek gerek.

Emine, sohbet ettiği kadınların dudak bükmelerini fark etmezdi. Dünyası hep güzel, çocukları başarılı, eşi iyi Kendi sevdiğiyle uğraşır, bazen öğretmenlik yapar, İngilizceyi çocuklara kısa sürede üniversiteye hazırlayacak kadar iyi öğretir, bunun karşılığını da alırdı; fiyatı şehrin diğer öğretmenlerinin iki katı olmasına rağmen, hep birileri tanıdık vasıtasıyla öğrenci bulurdu.

Kime ne önemlisi? Para mı, sonuç mu? Çocuğuna yatırım yapanın beklentisi boşa çıkmaz!

Barış annesinin tüm bu işleri nasıl bir arada yaptığına şaşardı. Organizatörlüğü ona da geçmişti; zamanı etkin kullanmakta şimdi çok başarılıydı.

Bugün de tüm programı doluydu, ama annesinden aldığı haberle hepsi alt üst oldu.

Svetlanadan Hamileyim. Doğurmayacağım. Daha çok gencim, bu sorumluluğu alamam. Senin yüzünden, sen çöz bu işi. Kliniği buldum, gerisi sende, mesajı geldiğinde, Barış hayatında ilk defa bağırmıştı. Üç yıllık ilişkilerinde camları titreten bir kavga Defalarca evlenme teklif etmiş, düzgün bir hayat kurmak istemişti. Küçük olmasa da yeterli bir dairesi, arabası, iyi giden bir işi vardı. Ne eksik? Ama Svetlana, köyden İstanbula okumaya gelmiş sıradan bir kızdı, Barış onun isminde bile gülerdi. Tanışmaları da bir tuhaftı: üniversite koridorunda telaşla koşan Svetlana, Barışın duvara dayalı hesap çözdüğü sırada ona çarpıp:

Burada ne duruyorsun? Geçilmiyor! Kağıt kıtlığı mı var? Duvarı niye karalıyorsun? Sen evde de böyle misin?

Bağırıp dalga geçtikten sonra, aceleyle topuklu ayakkabısının kırık tekiyle koşup gitti, Barışın aklı ise onda kaldı.

Sınavdan sonra, çaktırmadan Barışa yanaşıp koluna giriverdi:

Beş! Bunu kutlamalıyız! Önerin var mı?

Bir yıl sonra taşındılar birlikte. O sırada Barış dedesiyle yaşıyordu, annesi şehir dışında, babası ise işte kayıptı. Dedesi vefat ettikten sonra aile, küçük daireyi elden çıkarıp büyüğüne taşındılar. Barış orada kalmak istemedi. Dedeyi özleye özleye yaşamak zordu.

Dedeyle geçen günleri, sabahki mırıldanmalarını hep özlüyordu.

Hadi uyan öğrenci! Kahvaltını hazırladım.

Dede, tam bir Karadenizli gibi sağlamdı, ama eşi ölünce çöktü. Yaşayacak bir şeyim yok, dediğinde Barış ağlamıştı. “Sizin için biraz daha kalayım ama sonra sevdiğimin yanına gideceğim,” derdi. “Gerçek aşk budur” diye anladı Barış; şartlar değişse de geçmeyen, daimî sevgi Bunu Svetlanada bulacağını sanıyordu, ama o Barıştan, klinik parasını alıp çekip gitti, büyük parayı da kartından çekti. Annesi panikle, babası ise ona, Bir şeye ihtiyacın olursa biz buradayız, dedi.

Annesine olayların detayını asla anlatmadı. Annesi belki de Svetlanaya hayatı boyunca kızar, belki de hikaye böyle daha kolay kapanır, diye düşündü. O gece eski odasında sabaha kadar karanlıkta oturdu. Her şey bitmişti sanki.

Sabaha karşı Elif geldi. Sessizce odaya süzüldü, ellerini şaşırtıcı bir açıyla kıvırıp onun yanına yere oturdu, Barışın gözyaşını sildi. Sonra,

Çok kötüsün Barış, ne yapayım? Yardım etmek istiyorum

Sadece yanında otur Bir yanlışlık yapmayayım.

Oturdular, sabahı buldular. Anne anlamadı, yarışma stresinden erken kalktı sandı. Hiç konuşmadan saatler geçti, sonra ne olduysa birden sohbete başladılar. Elif bir anda olgun, sanki dünyayı kırk yıl yaşamış gibi konuşuyordu. Kardeşine içinde birikmiş her şeyi anlattı, Elif de sade, doğru cümlelerle yol gösterdi. Hayat bitmemişti, daha çok şey vardı.

Elif, psikolog olmalısın!

Elifin yanakları al aldı, hayali buydu. Ama annesi onu ünlü sporcu yapmak istedi hep. Kızının başarılı olmasını en başa koydu hep. O gün de yarışmayı kazandı Elif. Müzik ritmine bürünüp, tüm gece Barıştan duyduğu acıyı, umudu mindere yansıtarak uçtu. Herkes hayran kaldı.

Spor kariyerini ilerletmek için İstanbula transfer konuşmaları başladı. Ama akşam antrenmandan dönerken arkasından gelen iki adamı fark etmedi Elif. O gün yürüyerek dönüyordu. Babası işten çıkamamış, abisini aramadı. Çocuk değil ya, gidecek elbet! Kısa bir mesafe, yirmi dakika.

Genç kız, dur! Nereye böyle? Bak, köpeğimiz var! Ne tatlı değil mi?

Birden boğuk bir köpek sesi; Elif adımlarını hızlandırdı.

Bize selam vermeyecek misin? Gururlusun, demek. Hadi Rıfkı, tut şunu!

Küçüklüğünden beri köpeklerden korkan Elif, dönüp bakmadı bile. Anladı: koşarsa köpek saldırır. Bina girişi yakındı, içeride insanlar vardı. Hızlı adımlarla buz tutmuş merdivenden yukarı çıkmaya çalışırken kayıp düştü, hastaneye gözünü açtı.

Annesi başucunda bembeyaz, donuk bir şekilde oturuyordu. Ayakları, başı ağrıyordu. Elif, “Anne,” dedi güçlükle. Emine ağlamaktan gözleri şişmişti, hiçbir şey demeden bakıyordu ona.

O gün annesinin daha çok neye üzüldüğünü anlayamadı Elif: zorlu ameliyatlar ve hayat boyu sürecek sıkıntılar mı, yoksa spor kariyerinin bittiğine mi? Elif anneden sevgi, kucaklamak, “Küçüğüm, geçecek, dayanalım,” duymak istemişti ama hiç gelmedi. Barış ise hemen yanına koştu:

Küçük, dayan! Biliyorum, çok canın yanıyor. Sana kocaman bir pasta getireyim mi? Ya da, ister misin seni kucağımda gezdireyim, kartopu oynayalım? Hiç üzülme! Bak sana pembe-değnekli baston bile alırım, psikolog da olacaksın değil mi?

Barışın kollarında biraz hafifledi acısı.

Uzun bir iyileşme dönemi oldu, ama birinci sınıfın sonunda Elif artık bastonsuz yürüyebiliyordu. Eski gibi hafif adımlarla değil belki, ama önemli olan geçmişte kalmasıydı artık acının. O pembe bastonlarını Elif, tanıştığı arama kurtarma ekibindeki kız arkadaşı Zehra’ya hediye etti. Zehra, hayatı boyunca tekerlekli sandalye ile yaşasa da, gönüllü ekip lideri oldu; aramalarda koordinasyonu sağlıyor, kendi evinde merkez kurmuştu.

Zehra, hiç dinlenmek yok galiba, Elif çay demleyip sandviç hazırlıyor, gece araziye çıkan ekibe yiyecek gönderiyordu, Bütün gün koştur koştur!

Sence yalnız yaşamak daha mı iyi, Elif? Burada lazım oluyorum, yaşıyorum Asıl önemli olan bu!

O ekipte tanıştı Elif, Mahirle.

Eminenin endişeleri biraz haklıydı. Mahir’e ilk bakışta kimse bir etkileyici yön bulamaz. Sade, silik biri gibiydi ama bir kişiye yetecek enerjiyi beş kişilik harcardı. Hikayesini Elif biliyordu, annesine anlatmıyordu, çünkü hoş görmezdi. Ona göre, Mahir Elife layık değildi.

Mahir, üvey babası kaybolunca ekibe başvurmuştu. Polise başvurdu, ama klasik “daha vakit var bekleyin” cevabı aldı. Mahir, annesinin üçüncü eşi Ali beyle çok iyi bir ilişki kurmuştu. Öz annesi Zeynep ilk evliliğinden oğlunu tek başına büyütmeye çalıştı; ilk eşi daha doğmadan terk etti, Mahiri büyüten dedesi ve babaannesi oldu. Annesi dönüşte yeni eşiyle birlikte aile olmak istedi, ama Mahir bir türlü alışamadı. Baba, otoriter ve huysuzdu. Evde kavga, kaçış, dedenin sahip çıkışıyla huzur buldu.

Bir süre sonra Ali beyin varlığı Mahir için gerçek bir babaya dönüştü. Öz babası gibi. Balık avına gittiklerinde aralarında bağ kuruldu. Sonra birlikte yaşama ve Mahirin mahkum olduğu içe kapanıklıktan kurtuluşu başladı. Babaannesi ve dedesi peş peşe ölünce annesinin yanına taşındı. Annesinin ölümünden kısa süre sonra ise Ali bey Mahir’i evlatlık edindi.

Bir gün iş dönüşü kayboldu Ali bey. Mahir, ekibin afişini görüp onlara ulaşınca gönüllü arama kurtarma görevlileri seferber oldu. Ama Ali bey donarak öldü, parka varamadan. O gün Mahir hemen tekrar ekibe katıldı:

Ne yapabilirim? Yardım etmek istiyorum.

Elif, Mahirle Barışı hemen tanıştırdı.

Ondan hoşlanıyorum, Barış. Belki de aşktan öte

Bu iyi bir şey.

Ne tür bir insan?

Bana iyi biri gibi geliyor

Barış, Mahiri tanıdıkça fikrini değiştirdi. Elifin yanında bambaşka görünürdü. Mahir sıradan biri; ama karakteri iyiydi. Barış, “Kişilik önemli, başka ne gerektirir ki?” deyince Emine içinden içerlemiş, babası ise gözlüklerinin üzerinden bakıp onaylamıştı.

“Bak şimdi ne hale geldik.”

Barış arabasını çalıştırdı, Elifi bulmalıydı. Anneden duyduklarından sonra Elifin kötü bir şey yapmasından korkuyordu. Çünkü annesi onu dinlememişti; Mahirin öldüğünden habersizdi. Oysa Elifin çocuğu vardı şimdi.

Bir anlık dikkatsizlik Mahirin hayatını aldı. Bir akşam, Elifle telefonda konuşurken karşıdan karşıya geçti ve üzerindeki koyu mont yüzünden, zayıf ışıkta görünmeyip araba çarptı. Şoförü suçlamak anlamsızdı, Barış da yolun ne kadar kötü aydınlatıldığını biliyordu.

Her şey iki gün önce oldu. Yarın cenaze. Elif olaydan sonra donakaldı. Ne konuşmak istiyor, ne de ağlayabiliyor.

Gözyaşı yok, Barış Sadece sessizce yastığa sızlanıyorum

Anneye söyledin mi?

Anlatamam. Başlayacak yine Kaldıramam şu an

Elifin hamileliğini Barış da bilmiyordu. Belki Elif de yeni öğrenmişti, belki de arayacak gücü yoktu.

Sorular çok, cevap hiç yoktu.

Zehra’nın evinin kapısı her zamanki gibi açıktı. Barış usulca kapıya tıklayıp:

Elif nerede, Zehracım?

Odada. Bekliyordu seni.

Oda karanlıktı, Barış ışığı açmadı. Elif ağladıysa, gözleri ışığa hassastı.

Barış

Buradayım.

Bir iç çekiş O kadar kırık bir nefes ki, Barış yataktaki kardeşini sımsıkı sarıp gevşemeden çekti yanına.

Korkma küçük, yanındayım! Atlatacağız! Şimdi her şey bitmiş gibi geliyor ama öyle değil! Bir bebek geliyor, yeni bir hayat! Harika olacak; çünkü annen ve baban muhteşem insanlar, bulamazsın böylesini!

Elif titreyerek ağladı, başını abisinin omzuna gömdü.

Sen de psikolog olmalıydın, Barış Bunu en iyi sen başarırsın O kadar kötüyüm ki şu an! Bilseydin, ne kadar kötüyüm

O gece Barış, Elifi yanına aldı. Aileye, kız kardeşinin artık onun yanında yaşayacağını, istemezlerse iki çocuklarını da kaybedeceklerini söyledi. Artık, Elif kendi kararını verecek bir yetişkindi.

Sonrası kolay olmadı. Elifin sabaha kadar süren mide bulantıları, aileyle gözyaşlı pazarlıklar Yine de babaları, annelerinden gizli geliyor, Elifin yanında oluyor, iyi bir doktor buldu. Yeni nesil doktorun sayesinde Elifin hamileliği kolay atlatıldı.

Minik Derya, sabaha karşı, annesini yorgunluktan bitap düşürüp, güçlü sesiyle doğumhaneyi inletti:

Vay ne bağırgan! Anne zarif, kızı pespaye! Kimden aldı acaba?

Babasından Elif, yeni doğan, kırmızı yüzlü kızını izliyordu. Yeni bir hayat Ve Mahir, onunla yaşıyor sanki Çünkü bu kızda hiç Çolpan gözü yok. Bu soy artık Barışla devam eder, Derya ise Mahirin hayatı olur.

Üç yıl sonra.

Deriiii! Gel bakayım! Sana hediye aldım!

Barış! Yine mi hediye? Elif mutfaktan, unlu elleriyle seslendi. Yılbaşı, doğum günü değil ki! Kızımı çok şımartıyorsun!

Haklıyım! Dayı ve vaftiz babası olmanın hakkı bu! Önce akrabanın hediyesi, bu vaftiz babadan!

Derya, yerde yatan tembel tekir kediyi bırakıp, heyecanla Barışa koştu. Barış, eski dairesini satıp, iki tane yeni apartman dairesi aldı, biri kendi, biri Elif ve Deryaya komşu. Maksat, hep yakın olmak.

Derya, tıpkı Mahir gibi bakan gözlerle kutuya daldı, camdan süsleri incelerken gözleri ışıl ışıldı.

Sevdin mi?

Derya cam süsleri okşadı.

Takabilir miyim?

Tabii! Hadi ağaca as bakalım!

Elif, ellerini kurulayarak odaya geldi. Barış, Deryayı kaldırmış, Fındıkkıranı dala asmasına yardım ediyordu.

Vay vay, masal gibi! Ama cam bunlar, dikkatli olun kırılır!

Kırılırsa önemli değil! Yenisini bulurum. Hem bak, Derya bayıldı bundan!

Küçük kız, sıcak kediyi bırakıp yılbaşı ağacına sarılmış, kediye baştan sona masal anlatıyordu. Dün tiyatroya gitmişlerdi, Barış bilet alıp hep birlikte bale göstermişti. Bugün sabahtan beri Derya balerin gibi dönüp durmuştu.

Sanırım artık bize gerek yok burada! Görüyor musun, “sevmez” dedin ama!

Ben yanlış hesapladım. Yaşına göre fazla uslu çıktı.

Barış, Elife şüpheyle baktı, gülümsedi.

Gece vakti yatırırken bu lafını hatırlatırsın bana! O zaman göreceğiz uysal mı, normal çocuk mu! Kızartma var mı, acelem var iş var akşama?

Kalsan ya! Anne-baba birazdan gelirler!

Kalsınlar, torunlarını özlemişlerdir. Ben akşama gelirim. Ama bu kediye de yazık olacak, Derya onu perişan edecek birazdan!

Biliyor musun, annem Derya için bale kursu bulmuş!

Vay!

Aynen öyle Ne yapacağız?

Bir yolunu buluruz! Anne sevgisini doğru yere yöneltmek gerek.

Ya olmazsa?

O zaman kardeşim olduğunu hatırlarsın, ben de seni savunurum. İkimiz bir arada olursak kimse baş edemez.

Sahi mi?

Kesin! Ee, yemek yok mu bu evde?

Var tabii! Hay Allah, ne zaman sana düzgün bir gelin bulacağım? Sana eş, bize yenge!

Elif gülerek odadan kaçtı.

İkiniz de aynısınız, annemle anlaşmış gibisiniz! Kısmet yok mu bana? Hiç torun sahibi olamayacak mısınız?

Ooo kadınlar topluluğu!

Ağaçta Marika döndü, Derya şarkı mırıldanıp dans etmeye başladı; kedi kenara çekildi, kim bilir, belki geleceğin yeni balerinini sahneden izliyorduO sırada Derya ağır ağır ağacın yanından geçip Barışın kucağına tırmandı. Küçük elleriyle Barışın yüzünü iki yandan yakaladı.

Dayıcım, ben büyüdüğümde seninle baleye gider miyim?

Barış gülümsedi, gözleri hafifçe doldu.

Gidersin tabii, küçük fırtınam. Hem de en güzel bale ayakkabılarıyla!

Derya kafasını usulca Barışın omzuna koydu. Bir anlık sessizlik oldu; sanki geçmişin bütün fırtınaları, kayıpları, ağrıları durmuş, yerini huzura bırakmıştı. Elif mutfakta gülüyordu, kedinin mırlamaları salona yayılıyordu, dışarıda yılbaşı ışıkları yanıp sönüyordu.

Barış, bir süre sonra Deryaya fısıldadı:

Biliyor musun, bazen en büyük hediyeler kutularda olmaz. Sevdiğin biri yanında olduğunda, dünyanın bütün acıları küçücük kalır… Sen de bunu hiç unutma.

Derya gözlerini Barışınkine dikti, ciddiyetle başını salladı.

Elif kapı aralığından baktı, bir kez daha annesinin neyi göremediğini, hayatın ne kadar kırılgan ve aynı zamanda mucize dolu olduğunu düşündü. Kendi kendine içinden Ben seninleyim dediBarışa, Deryaya, Mahirin o derin bakışına, geçmişe, şimdiye Sonra yüksek sesle ekledi, Dayı, yemeğe yardım etmek ister misin?

Barış bir an sustu, Deryayı kollarından havaya kaldırıp güldü.

Yardım mı? En iyi yaptığım şey!

Derya ciddiyetle kollarını açtı.

Ben de yardım edeceğim!

O gün mutfakta hamurişiyle, kahkahayla, hikâyeyle geçti zaman. Dışarıda kar ağır ağır yağarken, içeride yeni bir aile kucaklaşıyordu. Kırık, eksik, ama birbirine göz kırpan, kalpten bağlı bir aile. Bazen hayat, bir arada kalabilmekten ibaretti; herkesin geçmişinin hesabı kapandı, yeni öyküler için yer açıldı.

Ve mutfaktan çocuk gülüşleriyle yükselen bir şarkı duyuldu:

Ben seninleyim, sen benimle, hep bir aradayız

Rate article
Lifequest
Seninleyim