Ben oğlumun çocuğunun doğumuna yetişmek için on iki saat boyunca otobüsle yol geldim. Hastanede, oğlum başını eğip Anne, dedi, Eylül sadece kendi ailesinin yanında olmasını istiyor.
Derler ki, dünyanın en yüksek sesi ne patlama ne de çığlıktır. Kulağınıza karanlıkta, yanlış tarafta duran bir kapının kapanma sesidir.
Benim önümde kapanan kapı, İstanbul Kadıköydeki Şefkat Hastanesinin dördüncü katındaki o klasik çatlak krem rengi kapıydı. Koridorlar dezenfektan ve cilalı mozaik kokuyorduki bu koku genelde temizlik demektir ama o akşam sadece kapıların bana kapalı olduğunu anlatıyordu.
On iki saat boyunca Eskişehirden otobüsle seyahat ettim. Ayak bileklerim balon gibi şişmiş, üzerimde ilk defa torunum için aldığım mavi elbisem Yol boyunca, camdan dışarı bakıp o minik bebeği kucağıma alacağım anı zihnimde bin kere canlandırdım. Ama hastanenin titrek floresan ışıklarında şunu anladım: Beni gölgede bırakmaya gelmişim.
Oğlum Denizdizlerindeki yaraları sargıladığım, üniversite ücretini gece temizlik işlerinde çalışarak ödediğim çocukhemen yanı başımdaydı ama gözünü kaçırıyordu.
Anne Lütfen büyütme. Eylül sadece yakın akrabalarını yanında istiyor, diye mırıldandı.
Yakın aile Bu kelime havada tokat gibi çınladı. Sadece başımı salladım. Ağlamadım. Annem derdi ki: Dünya onurunu kırmak isterse, sessizlik en iyi zırhındır.
Sırtımı dönüp, renkli balonlar, kahkahalar ve taze yapılmış anneannelerle dolu odaların yanından geçtim. Dışarı çıktım, buz gibi mart rüzgarına: Tıpkı göçmen bir kuş gibi.
Ucuz bir pansiyonda ince duvarların ardından komşunun televizyonundan gelen sesleri dinledim. O zamanlar bunun sadece kısa bir mola olduğunu sanırdımmeğerse bu bir savaşın başlangıcıymış.
Çektiğim zahmeti anlamak için öncelikle bu bilete verdiğim değeri bilmek gerekir.
Adım Emine Kaya. Afyonda doğdum. Rahmetli eşim Kemal, sessiz, iyi huylu bir adamdı, mahallede minik bir bakkalı vardı. Deniz on beşine gelince Kemal kalp krizi geçirip ölünce, dükkanı kapatmak zorunda kaldım. Gündüz sekreterlik, gece temizlikçilik yaptımhepsi oğlum daha iyi yaşasın diye.
O benim güneşimdi. Boğaziçi Üniversitesini kazanınca, ilk Boğaz köprüsünün adını bana vereceğini bile söylemişti. Sonra İstanbuldan Ankaraya, ardından da İstanbula taşındı; görüşmeler seyrekleşti, mesajlar kupkuru oldu.
Ardından Eylül çıktı sahneyemimar, cebi dolu bir ailenin kızı. Aramız iyi olsun diye her yolu denedim ama ben hep kenarda tutuluyordum. Düğünde 3.sırada oturdum. Kaynanası Deniz, benim hiç olmayan oğlum oldu dediğinde içim acıdı. Ben onun unutmak istediği anası olmuşum, anladım.
Eylül hamile kalınca yeni bir sayfa açılır sandım. Lakin, yine dışarıda bırakıldım. Torunumun doğduğunu Facebooktan öğrendim.
Yine de geldim. Yine de mucize bekleyerek koridorda saatlerce dikildim.
Eve döndükten iki gün sonra telefon çaldı.
Emine Hanım? Hastanenin finans bölümünden arıyoruz. Kalan borcunuz 120 bin TL. Oğlunuz, kefil olarak sizi göstermiş.
Odaya almadılar. Düğünde yerim yoktu. Torunumu göremedim. Ama para ödemek gerekti mi’anne’ yine kıymete bindi.
Bir şey içimde kırıldı.
Bir yanlışlık var, dedim. İstanbulda oğlum yok benim. Ve telefonu kapattım.
Üç gün boyunca telefon susmadı:
Anne aç telefonu.
Anne bizi mağdur ediyorsun.
Anne, nasıl yaparsın bunu?
Ve son bir mesaj: Sen hep bencil oldun.
Bencilmişim. Halı sildikçe o kitap karıştırırken
Kısa bir mesaj yazıp gönderdim:
Sen aile dediğinde yardımlaşmadan bahsettin. Ama aile, aynı zamanda saygıdır oğlum. Sen beni yabancı yaptın. Ben banka değilim. Anne istersen buradayım, cüzdan istersen başka kapıya.
Cevabı buz gibiydi: Eylül senin nasıl biri olduğunu hep biliyordu.
Saatlerce ağladım, oğlumu tamamen kaybettim sandım.
Altı ay sonra bir telefon daha.
Sosyal hizmet görevlisi.
Bu arama torununuz için… Eylül ağır doğum sonrası depresyonda. Deniz işsiz kaldı, evden atıldılar. Matthew için geçici vasi arıyoruz. Yoksa çocuk devlete geçecek.
Kendi torunum belediyenin çocuk yurduna
Hayır, demeliydim. Geleceğim, dedim.
Hastanede Deniz yıkık dökük haldeydi, beni görünce çocuk gibi ağladı. Eski hesapları açmadım, sadece onu sarıldım.
Sosyal hizmet merkezinde Matthew yerde legolarla oynuyordu. Kucağıma alınca dünya gerçek bir yere döndüsıcak, canlı, torunum!
Küçük bir daire tuttuk Ataşehir’de. İki hafta boyunca hem anne, hem babaanne oldum. Deniz oğluna bakmayı öğrenirken, o eski ukalalık maskesi yavaş yavaş çıktı; karşımdaki yeniden oğlumdu.
Eylül hastaneden çıkınca, eve ruh gibi girdi. Ne soğuk, ne gururluydukırık dökük. Yere oturup gözyaşlarına boğuldu:
Ben kötü olmaktan, zayıf görünmekten çok korktum. Bu yüzden sizi uzak tuttum.
Ve o an anladım: Onun bana soğukluğu kibir değil, aslında sadece korkuymuş.
Bir ay daha kaldım yanlarında. Ucuz bir ev bulduk onlara. Deniz, daha mütevazı, ama tertemiz bir işe girdi. Eylül iyileşti. Dertleri, geçmişi dürüstçe konuştuk.
Ayrılırken Eylül, Lütfen yılbaşında bize gelin, dedi. Samimiydi.
Yıllar geçti.
Matthew büyüdü. Bana Anneanne Emine diyor. Koşa koşa, gülerek sarılıyor. Deniz daha yumuşak, daha alçakgönüllü ve daha şükran dolu biri oldu. Artık doğru aile hayalini kovalamıyor. Gerçek hayatı yaşıyor.
Ben mi?
Mutluyum! Sakin, huzurlu.
Buzdolabımda dört kişilik bir fotoğraf asılı. Mükemmel değil, ama gerçek.
Ve şimdi biliyorum ki:
Bir kapı yüzüne kapanınca hayat bitmez. Bazen her şey yeni başlar.
Bazen, bir köprü yıkılmadan yerine sağlam bir tane kurulmaz.
Kapının diğer yüzündeyseniz, ne olur yalvarmayın.
Arkanıza bakmadan yürüyün.
Kendi köprünüzü kurun.
Gerçekten sevenler yolunu yine bulur.
Bulamazlarsa?
İnanın, siz kendinize zaten yetersiniz. Hem de fazlasıyla.




