Ah, Zeliha! Ne de güzel zamanda geldin! Vallahi, ne yapacağımı şaşırdım!
Zeliha, elindeki ağır pazar poşetini bankın üzerine bıraktı ve derin bir iç çekti.
Ne oldu, Nermin Hanım?
Sakin ol, Zeliha. Kibar olmayı unutma, yaşlılarla ancak böyle anlaşılıyor… Kim olursa olsun, hele ki huysuz biriyse.
Nermin Hanım Çelikin huysuzluğu mahallede dilden dile dolaşırdı. Ondan daha olaycı birini bulmak zordu.
Ama hanımefendi denirdi ona. Çünkü Nermin Hanım kibarca kavga eder, ama sinirini geçirmediği kimse kalmazdı.
Hanım kızım, siz pek de haklı değilsiniz.
Hanım kızınız değilim ben!
Ah, ne hazin! Eskiden kadınların hanım olması marifetti, şimdi ise… İşte kaybolan bir nesil! Neyse, şu köpeğinizin ardını toplamayı unutmayın derim.
Yoksa ne olacak?
Yoksa tüm mahalle sizin temizliğinizi konuşur, tatlım!
Tehditlerini hafife alıp gülüp geçenler, çok geçmeden Nermin Hanımın tatlı-sert şakası olmadığını anlarlardı. Çünkü Nermin Hanım lafla değil, işin ucuyla öğretirdi. Ona karşı gelenin fotoğrafı, ertesi gün mahallede rezil panosunda biterdi.
Rezil panosu diyordu Nermin Hanım ağaçlara, elektrik direklerine, ilan tahtalarına astığı, kural çiğneyenin resminin altına Bunlarla övünmüyoruz! yazdığı ilanlara. Mahallede bu ilanlardan bolca olurdu. Prensi, emekli maaşını eksiksiz harcarak toplu halde aldığı kağıtlarla besler, çocuklarının da yardımını alırdı. Kendi bölgesine çekidüzen vermeyi kutsal bir borç bilirdi. Arada mahkemeye çıkar, küçük cezalar alır; bu sırada mahkeme heyetine bile alışıp hal-hatır sorardi. Artık kimse onu sinek gibi savuşturmaz, iyi mi kötü mü olduğuna göre ya bela ya da nimet gibi görürdü.
Bazen de, hele ki lodos dere kanalizasyonunun onarılması gibi, Nermin Hanım sayesinde mahalle birden huzura kavuşurdu. On yıl didindi, kaç devlet kapısı aşındırdı, uykusuz geceler geçirdi; ama sonunda mahalleli Nermin Hanımın tipik bir olaycı olmadığını anladı. Çünkü kavga ederken bile işini tam yapıyordu. Her yağmurda arabaları denizaltıya dönen sürücüler bile arabalı sel manzaralarından kurtulunca, göz ucuyla Nermin Hanımın elindeki temiz beyaz kağıtta kendi suratlarını ararlardı. Hafızalarında ne yaramazlık varsa sayar, oh, bu sefer yırttık galiba! diye derin bir nefes alırlardı.
Mahallede köpeğinin ardı pisliği toplamayanlardan, çocuklarını parka bırakıp kavga eden annelere, nafaka ödemeyen babalardan açık-kapalı içkiciye kadar her tür uyumsuza Nermin Hanımın eli değmişti.
Elbette herkes Nermin Hanımdan memnun değildi. Bir gece, kız kardeşinden dönerken, karanlık sokakta onu yakalamışlardı. Dayak kısa sürdü, çünkü birileri saldırganları korkutmuştu; ama Nermin Hanımın içindeki yangını daha da körükledi. Madem zarar veriyorlar, demek ki doğru yoldayım! dedi kendi kendine.
Morartılar geçti; ama kırık bacağı eski haline hiç dönmedi. Her hava değişiminde sızlardı. Yine de bunda da hayır görür Nermin Hanım:
Bari yağmurun gelip gelmediğini bacağım sayesinde anlıyorum! Ne güzel değil mi?
Ona zarar verenler kısa zamanda yakalandı. Hak ettiği cezayı aldı. Nermin Hanım ise mahkemede o kadar tanınır hale geldi ki, herkes onun adını bir efsane gibi biliyordu artık.
Ayrıca, bu sayede tanıştığı üç mahalle bekçisiyle ve bir dedektifle dost oldu. Onları aramaktan çekinmez, işi düşerse hemen telefona sarılırdı.
Serkancığım, sen olmadan olmuyor! Mahalle bekçisi Serkanı arardı böyle.
Ve Serkan, apartmanda oturan kocaman bıyıklı komşusu, hemen yardıma gelirdi. Nermin Hanımın gönlünü kazanması kolay değildi. Ama Serkanın annesini evine fazla karıştırmasından bıkan Serkana, Oğlunu artık kendi başına bırak, senin mendilini hâlâ kullanıyor mu? diye söyleyince, Serkanın ailesi rahat bir nefes aldı. Minnettarlıkları tarifsizdi.
Zeliha, birkaç yıldır sosyal hizmetlerde çalışıyordu ve Nermin Hanımın hikâyelerini duymuştu tabii. O yüzden, onu apartman önünde, gözyaşları içinde görünce çok şaşırdı.
Neden ağlıyorsunuz?
Zelicim… Senin ilgilendiğin Sabiha Hanım…
Ne oldu, Nermin Hanım?!
Serkan şu an orada… Sabiha Hanım artık yok…
Zeliha bankın üstüne çöküp ağlamaya başladı.
Ne gündü! Sabah apartman girişindeki kanalizasyon patladı, çocukları okula geç kaldı. Kocasıyla kavga etti, halbuki Saiti çok severdi. Sait öyle bir adammış ki, ne içer ne sigara içermiş, karısı ve çocukları her şeyden değerliymiş, hem de iyi para kazanırmış. Zelihanın tüm arkadaşları Saite özenirdi. Ama yaşam ona nasipti. Bazen işte, böyle patlar iş, bugünkü gibi. Sonuçta, sorun ufacık bir ampuldü. O kadarını kendi de değiştirirdi. Niye bu kadar kuruntulu olurdu ki! Yaşlandıkça böyle mi oluyordu, yoksa kadınlık hali miydi? Boş yere dert ettiği şeyler…
Ve işte, dün Sabiha Hanım kedilerin mamasını istemişti, bugün ise…
Zeliha bir iki hıçkırıkla başladı, sonra tamamen dağıldı.
Ah, güzelim… Ne oldu şimdi? Al şu mendili!
Bembeyaz dantel bir mendili Zelihanın dizine bıraktı Nermin Hanım. Zeliha daha da ağladı.
O mendil tıpkı Sabiha Hanımın yeni yılda ona hediye ettiği o zarif mendildi.
Buyur Zeliha Hanım, küçük bir armağan size, sonsuz minnetimle.
Aman Allahım! Bu ne güzel! Üzerinde işleme mi var?
Evet. Baş harfleriniz.
Bunu kullanmak suç gibi, insan kıyamaz!
Zeliha, bu sadece bir mendil. Keşke size daha güzel bir şey verebilsem ama emekli maaşını biliyorsun.
Sabiha Hanım, anneannem hep En güzel hediye, hatırlanmaktır derdi.
Çok akıllı bir kadındı. Hâlâ hayatta mı?
Hayır. Artık hiç akrabam kalmadı. Ailem sadece eşim ve çocuklarım.
Ne yazık! Ama yanlış anlama, eşin ve çocukların olduğu için üzülmüyorum. Hepsi güzel şeyler. Benim ise hiç çocuğum ya da kocam olmadı, ama akrabalarım hep vardı. Onlar bana yaşayan bir mezara döndü. Kimse ne yaptığımı beğenmez, benim için karar vermeye bayılırlar. Sonuç? Yalnızlık… Var ya, Zeliha, yalnızlık çok fena… İnsan sosyal bir varlık. Ne dersen de, yalnız kötüdür. Ben kötüyüm! Kedilerim olmasa yaşama nedenim kalmaz. Geçen gün bir yeğenim ‘Ne zaman o terlikleri giyeceksin teyze, yaşlandın artık’ dedi. Abla çok kızdı, çünkü kızı iyi bir üniversiteye hazırlandı ve evime yerleşmek istiyordu.
Neden izin vermediniz ki? Belki eve neşe gelirdi, akraba sonuçta?
Zeliha, mesele bir oda açmak değildi. Tüm evi bırakmam beklendi. Bana gerek yokmuş artık; ona gerekmiş: okul, aile, çocuk… Bu evde, benim evimde. Peki, ben? Nereye?
Ablanın yanına. Ama kısa süreli. Bana huzurevi bile ayarlamışlar… Çoktan.
İnanamıyorum! Sen çocuk değilsin ya!
Akrabalarım aklımdan şüpheli! Sözde düşünemiyorum. Hep bana uygun kararları verirler.
Yani, düşman başına böyle akraba…
Yine de onlar benim ailem. Seviyorum onları. Evimi de torunlarıma vasiyet ettim, ama onlara faydası olacak mı bilmem. Neyse, kedilerim… Kimse sevmez, hemen çöpe atarlar. Onların eline kalırsak vay haline kedilerimin!
İstemem!
Zeliha, onları tanımıyorsun!
Tanımasam da olur! Bak sana ne diyeceğim?
Nedir?
Kedilerini bana vasiyet et! Evet, artık onlar bende dursun! Mal olarak sayılırlar ya zaten. Sen bir şey olursa, kediler bende emniyette olur. Vasiyetin iyiliği olur, olur biter!
Ah Zeliha! Bunu akıl etmek aklıma gelmezdi! Ama bu ne zor yük!
Kediye yük mü denir hiç? Ne derler: Kedisiz ev, ev değildir! Zeliha bir yandan mırlayan Baranı sever, öbür yandan yeni gelen Sütlaçın tırmıklarından kurtulmaya çalışırdı.
Baran on senedir Sabiha Hanımdaydı, Sütlaç ise birkaç ay önce Nermin Hanımın market önünden bulup getirdiğiydi.
Elif, Barandan sonra bir daha kedi alamam ama bu yavrucağı da sokağa atamam. Maddi durumum da malum…
Tamam, Galipin son hediyesi de buydu, bana söz bırak röportaj!
Ama zamanla Sütlaçın Sütlaç olmadığı, dişi olduğu anlaşıldı. Sabiha Hanım bir sabah uyandığında Sütlaç yatağa kupkuru yavruları sermişti.
Ah Sütlaç… Bir mi oldun, iki mi? Ne güzel çocukların varmış, yazıklar olsun, Baran baba olmayı becerecek mi bakalım!
Küçücük aklıyla Baran bile iyi bir baba olmuştu. Zeliha ne zaman uğrasa kedigilleri severdi, gülerdi:
İşte, demek ki biz her şeyi bildiğimizi sanıyoruz, ama kedinin dişi mi erkek mi olduğunu anlamıyoruz! Nasıl fark etmezsiniz kedinin hamile olduğunu?
Bol yemek yiyor sandım! Sabiha Hanım gülmekten kırılırdı. E, peki yavrular?
Onları ben hallederim, bahçem geniş, olmadı Nermin Hanımdan yardım isteriz!
Ve şimdi Zeliha, yavruları hatırlayınca yerinden fırladı.
Ben nasıl unuttum? Onlar aç…
O gün Zeliha, kedilerle dolu kutusunu aldı, Serkan yardım etti, oğlu için de bir yavru seçti.
Bir tanecik bana kalsın. Ayşe Hanım karşı çıkardı ama çocuklar istiyordu.
Tamam, seç bakalım. Şu turuncu güzel!
Zeliha merakla sordu:
Peki ya cenaze? Akrabalar çıktı mı?
Düğünde oldukları kadar ortada yoklar. Sen hallet, dediler resmen.
Zeliha şaşkın. Nasıl olur ya bu iş!
Hiç olur mu! Ben hallederim.
Oysa sen hiç akraba değildin.
Yanılıyorsun! Beş yıldır tanıyorum Sabiha Hanımı. Yetmez mi? İki günde de dost olunur, bazen on yıl bir akraba asla dost olmaz. Sabiha Hanım iyi bir hayatı hak etti, yalnız gitmemeli…
Serkan, hafifçe gülümsedi, Zelihayı omzundan hafifçe dokundu.
Bak, şimdi Nermin Hanıma benzedin! Gereksiz yere kızma. Ben yardım ederim.
Bahçede bir an durdu Zeliha, elinde kutu, şehre bakan evlerini izledi. Dedesi yapmıştı bu evi; ailesinin ruhu evi yaşatıyordu. Ev duvar değil, insandır! derdi içinden.
İçeri girip kapıyı açınca, çocuklar, mutfaktan gelen yemek kokusu, Saitin sesiyle karşılaştı.
Zeliş, yüzün neden asık? Ampulü değiştirdim! Musluğu da tamir ettim. Lale mi dikeceksin artık istiyorsan? Haydi gül!
Gülerim tabii! Zeliha burnunu çekti, gözyaşlarını saklamaya çalışmadan.
Bu ne? Kocası kutuyu alınca şaşırdı. Ne ağırmış!
Kediler işte… Zeliha gözyaşında sığındı Saitin omzuna.
Ne??!
Bak! Kutunun üstündeki havluyu açınca, mutfaktan koşan çocuklar bağrışmaya başladılar.
Sakin olun! Kedileri korkutacaksınız!
Kediler çabucak ortama alıştı. Baran bir iki kez av getirdi verandalara, yeni ev sahibine olan minnettarlığını gösterdi. Zaman zaman eski evinin penceresine çıkıp içini çeken miyavlamalarla anılarını andı. Hatta komşular bile, Baranın eski sahibini daha anladığını hissedip şikayet etmezdi.
Bazen günlerce dönmedi eve. Zeliha o geceler kapıda sabahlardı. Hava yağmurluydu; kedisiz yatağa girmek korkutuyordu onu.
Bir gece, bayağı geç geldi Baran. Padavan edercesine evi dolaştı, sonra Sütlaçla ve yavrularla uyudu.
Sabiha Hanıma veda ederlerken, Zeliha kalabalığı görünce şaşkındı.
Bunlar kim Nermin Hanım?
Öğrencileri… Sabiha Hanım fizik öğretmeniydi, sonra özel ders verdi, çok iyi kazanırdı, gözleri bozulunca işi bıraktı ama bak, unutulmadı…
Biliyorum…
Dokuzuncu gün, kırkıncı gün…
Zeliha geceleri uyanıp kediyi alır, yataktan kaçan Sütlaçı bulur, Hayat kısa, baksanıza… Benim de kedilerim büyüdü, ama biliyor musun? Sabahları içimde garip bir heyecan var, diye içini dökerdi Sütlaça. Korkuyorum, ama her şey yoluna girer, değil mi?
Ve bir sabah, Baran hala yokken, içi hepten huzursuz oldu. Kimse görmemişti kediyi. Nermin Hanım ve Serkan da görmemişti.
Yat hadi, gelir gelir! Sait teskin etti. Kedi bu, canı isterse gelir…
Onu içeride tutacağım, hiç bırakmayacağım! dedi Zeliha pencerede beklerken.
Oysa Zeliha, derin uykuya dalmıştı o gece. Kapının dışından şiddetli miyavlama sesleri yükseliyordu. Evdeki tüm kediler huzursuzlandı. Sütlaç kutusundan fırladı, Zelihanın bacağına tırmıkladı.
Ah, Sütlaç! Ne yaptın?
Tam o anda, Baranın çığlığını ve hafif bir yanık kokusunu fark etti.
Sait! Çocuklar! Ev yanıyor!
Sütlaç koştu, çocukları hafifçe ısırdı, uyandırdı. Zeliha küçük oğlunu kaptı, Sait de diğeriyle çıkarken, Zeliha kedileriyle birlikte kendisini dışarı attı.
İtfaiye hemen gelmişti, yangını büyümeden söndürdüler. Bütün kedi ailesi dışarıdaydı.
Geçmiş olsun! Eviniz sağlam; vaktinde uyanmışsınız!
Çok teşekkürler!
Çocuklar itfaiyecilere teşekkür etti, Sait Zelihaya sarıldı.
İyi misin?
İyiyim…
Emin misin? elini Zelihanın karnına koydu, o an Zeliha şaşkınlıkla bakakaldı.
Biliyor muydun?
Daha önce de iki çocuk büyüttük, Zeliş… Neden bilmeyeyim!
Çok korkuyorum…
Saçmalama! Ben varım, çocuklar var, kediler var; üstesinden geliriz. Hem ev de yıkılmadı; burası hâlâ yuvamız!
Evet!
Zeliha kediyi eşine, yavruları çocuklara dağıttı; kapının önünde göğe baktı.
Teşekkürler, Sabiha Hanım İyiliğinize minnettarımGökyüzünde, kara bulutların arasından bir hilal görünüyordu. Zeliha derin bir nefes aldı; soğuk havayı içine çekince, hayatındaki bütün endişelerin bir anlığına elini bıraktığını hissetti.
Birden, yanında bekleyen Nermin Hanımı fark etti. Yüzünde alışılmadık bir yumuşaklık vardı.
Herkes iyiyse önemli olan bu, Zeliha… Yuva insan için, ama bazen birkaç patinin şefkatine de muhtaç. Hiç merak etme, yalnız değilsin. Yarın yine konuşurlar mahallede, Zeliha kedileriyle evi kurtardı derler. Ama en çok da, Sabiha Hanım göğsünü gere gere Benim torunlarım olmuş diye anlatır, şimdi orada bir yerde…
Kediler usulca Zelihanın etrafında dolandı, yavrular birbirine sokuldu. Sütlaç başını Zelihanın dizine yasladı. Sait ve çocuklar sarılırken, evin kapısında Baran yüksek sesle miyavladı; sanki Ben geldim! demek ister gibiydi.
Gecenin sessizliğinde, alevlerin bıraktığı is kokusu arasında, Zeliha elini karnına götürdü: İçinde bir kıpırtı hissetti umut denen canlı, her yerde nefes alıyordu.
Yavaşça gülümsedi. Kış bitmeye yüz tutmuştu. Baharın habercisi bir kedi, bir ev, bir aile ve yürek dolusu anı. Belki de hayat, evinden, ailesinden ve yanında mırıldayan dostlardan ibaretti. Zeliha, o gece gökte parlayan ayın altında, iç sesiyle yeniden fısıldadı:
Her şey kabuğuna çekilse de, hayat yine filizlenir. Ev yıkılmaz; içinde sevgi varsa, her yeni güne bir yuva kurulur.
Ve bu defa, düşündüğünden daha az kaygı duyarak yavaşça içeri adım attı. Arkasından da, tüm ailesi ve bir avuç mutluluk.




