Kader Tekrar Eder
Yıllar önceydi, kış erken inerdi İstanbulun üstüne Daha akşam olmadan gökyüzü kararıverir, sokak lambaları yumuşak sarı bir ışıkla caddeleri örterdi. Evde bir sıcaklık, bir huzur vardı; salondaki abajurun bal rengine çalan ışığı, perdelerin, koltukların gölgeleriyle odada bambaşka bir masal havası yaratırdı. Sehpanın üstünde ufak bir tabakta annemiz usulca dizdiği kurabiyeler, yanında iki bardak buharlı ıhlamur, içeride hafif bir nane ve bal kokusu, işte kış gecesinin tam özü buydu. Camın gerisinde lapa lapa yağan kar, önce cama yapışır, sonra yavaşça pencere pervazında beyaz bir yorgan gibi birikir, insanın içini serin bir huzur kaplardı.
O akşam, Ahmet henüz sofrayı yeni kurmuştu. Bu özel gece için en sevdiği bardakları seçmiş, kurabiyeleri dizmiş, bir de minik tarçınlı mum yakmıştı ki ortam iyice ısınsın, dost sıcaklığı her yere yayılsın. Tam o sırada kapı çaldı. Ahmet aceleyle koridora koştu, kapıyı açınca dışarıdan kar taneleriyle sırılsıklam olmuş Selim göründü.
Donduğumdan taş gibiyim, vallahi! dedi Selim, içeri girerken ve paltoyu silkelerken. Yaka, kaş, kirpik buz tutmuştu; hâlâ çözülememiş minik kar kristalleriyle giriyordu. Vallahi bu havada yapılacak tek şey evde oturmak
Bak biz de öyle yapıyoruz zaten, gülümsedi Ahmet, dostça Selimin kabanını alırken Gel, Semayla beraber çay hazırladık. Sana da iyi gelir şimdi bir bardak sıcaklik.
Selim bir an önce ısınmak istercesine salona koştu. Derin koltuğa kendini attı, bir bardak çayı iki elinin arasına aldı, gözlerini kapadı. Buharı yüzünü okşayınca, vücudu hafifçe gevşedi, soğuk yerini yavaş yavaş huzurlu bir ılıklığa bıraktı.
Eee, nedir bu kadar önemli mesele, Cuma akşamı beni çağırtacak derecede? Hani eşinle ve çocuğunla kayınvalidene gidecektiniz? diye sordu Ahmet, gözlerinde hafif bir merak ve alaycılıkla.
Gidecektim, gitmedim, dedi Selim, bardağından yudum alarak, eğreti bir gülümsemeyle.
Anladım. Elif nasıl, Mert nasıl?
Selimin yüzünde kaygılı bir duraksama belirdi; sonra elini salladı, sanki lafa gerek yokmuş gibi.
İyiler İşte, yani dedi dalgınca, sesi neşeli görünmeye çalışsa da o eski dost dikkatini hemen çekmişti Ahmetin: bu iyilik lafının ardında başka bir şey vardı.
Selim bir müddet boş çay bardağını çevirdi ellerinde. Bir dokundu, bir çevirdi, bir daha avuçladı; basitce, düşüncelerini toparlamak için. Gözlerini ise bir türlü Ahmetinkine tekrar getiremiyordu. Bakışları, kitaplıktan tabloya, masanın köşesine dolaşıp durdu.
Sonunda derin bir nefes alıp usulca söyledi:
Boşanma davası açtım.
Ahmette adeta zaman dondu. Elindeki çay bardak hafifçe titredi, dalgası bardağın kenarından kırılarak dağıldı. Gözleri inanamazcasına Selime kilitlendi.
Ciddi misin? Elifle mi? dedi sesi farkında olmadan yükselmiş halde.
Selim sessizce başını salladı, hâlâ camdan dışarı bakarak. Gözleri, sanki karın karanlığında uzaktan cevap arıyordu.
Evet, dedi biraz zaman geçtikten sonra. Birini tanıdım Zeynep. Onun yanında ilk defa yaşıyorum gibi hissediyorum. O sanki karanlıkta bir ışık, anlıyor musun?
İyi de, ya bu bir hevesse? dedi Ahmet, kendini zor tutarak. Çocuğunuz var, Mert henüz iki yaşında! Onsuz nasıl olacak o iş? Kendi çocukluğunu hatırla!
Selim birden başını dik kaldırdı. O kadar kararlı bir bakış vardı ki Ahmet, dostunun yıllarca kafasında tarttığı bir kararı nihayet anladığını hissetti.
Eminim, dedi Selim. Çok düşündüm. Böyle devam edemem. Dışarıdan bakınca aslında yaşadığım hayat sahte geliyor. Sabahları uyanıp da başkasının hayatını yaşıyormuşum gibi Zeyneple başka türlü. Tekrar umutla uyanmak istiyorum bir sabah, hayatıma anlam katmak, hayal kurmak Merti bırakmıyorum. Ben, kendi babam gibi biri değilim!
Ahmetin zihninde eski bir anı belirdi ortaokul bahçesi, kahverengi sonbahar gününde, ikisi teneffüste bir bankta. Selim o zamanlar hevesli, inatçı, Ben asla babam gibi olmam, demişti parlak gözlerle. O çekti gitti, hiç uğraşmadı, ben öyle yapmayacağım. Evlenirsem ailem için sonuna kadar savaşacağım. O sözleri yıllar sonra içini kıpır kıpır ederek tekrar duydu Ahmet.
Gözlerini dostundan ayırmadan, fısıltı ile sordu:
Okulda bana söylediğin lafı hatırlıyor musun, hani ‘babamın hatasını asla aynen yaşamam’ demiştin?
Selim, titredi. Ellerini dizinde yumruk yaptı, başını hafifçe kaldırdı, savunmada bekler gibi.
Hatırlıyorum. Ne olmuş yani? sesi temkinli ve gergindi.
Şu olmuş ki, tam da onun yaptığını yapıyorsun şu an, dedi Ahmet sertçe. Eşini ve çocuğunu bırakıyorsun, onları kaderine terk ediyorsun.
Selim neredeyse fırlayarak oturduğundan kalktı, bir iki adım gidip tekrar döndü, gözleri bir ateşle parladı. O anda öfke mi, çaresizlik mi, inat mıydı bilinmez
O tamamen başkaydı! diye yükseldi sesi, ama sonra toparlanıp hafifletti. Babam öylece çekip gitti, arkasında açıklama bırakmadan. Ben, açık açık söylüyorum duygularımı. Elifle konuştum, her şeyi anlattım. Kaçmıyorum, sadece doğru olanı yapmaya çalışıyorum. Merti asla bırakmam; hafta sonları hep yanında olacağım! Bu bambaşka, ben babam gibi değilim!
Ahmet, acele etmedi. Masanın kenarındaki oymayı nazikçe yokladı, sonra dostunun gözlerinin içine baktı. Gözlerinde bir ağırlık vardı, endişeyi saklamadan.
Bunu gerçekten mi kastediyorsun? dedi, sesi neredeyse duygusuz ama içten gelen bir sancı vardı. Sanıyorsun ki Mert için her şey açıklamanla kolaylaşacak? Küçük çocuğun öğrenmesi gereken, “babam artık eve gelmiyor, bana masal okumuyor” olmayacak mı? Sence dürüstlüğün onun acısını hafifletecek mi?
Selim olduğu yerde dondu. Gözleri yere indi, halının desenlerinde bir çözüm arar gibiydi.
Aklında çocukluk hatıraları birden alevlendi: Yedi yaşında bir çocuk, okuldaki bankta donmuş elleriyle annesini bekliyor; içini titreten rüzgar, gecikmiş annesi için geçen dakikaların sonsuzluğu On üç yaşında, cam kenarında, sınıf arkadaşlarının alaycı soruları: Babası niye gelmedi, bırakmış mı sizi? diye. Gözyaşlarını sakladığı o gün On altı yaşında, babasının yetmişinci doğum gününde getirdiği ucuz gitarı yere çalınca çıkan sesin içindeki kırık hayaller gibi içini acıtışı
Ahmetin çocukluğu ise başkaydı; babası yanında, güvenli, sevgiyle dolu. Balık tutmaya götüren, bisiklet tamir eden, öğretmenlere hal hatır soran, birlikte model uçak yapan Selim o aileye içten bir imrenişle bakmıştı ne zaman görse.
Bir keresinde şöyle demişti Selim, Ahmet ve babasını izlerken, Senin baban süper kahraman Ahmetse sadece, Beni seviyor o kadar, demişti gülümseyerek.
Şimdi, dostu karşısında, Selimin içini kaynatan öfke ve çelişkiye rağmen, geçmişin yankısıyla konuştu Ahmet:
Anlamıyorsun, dedi Selimin sesi titreyerek. Aradığı doğru kelimeyi bulmakta zorlandı. Ben ondan değilim. Kaçmıyorum. Sadece hepimiz daha mutlu olmak istiyoruz.
Ahmet dikkatle, suçlayıcı olmadan, o eski samimiyetle bakıyordu gözlerine:
Hiç mi denemedin kurtarmayı? Gerçekten uğraştın mı, yoksa sıfırdan başlamak daha kolay mı geldi?
Birden Selimin yüzü soldu, elleri yumruk oldu, bakışları yere indi.
Uğraştım, dedi kararlılıkla. Yıllarca. Konuştuk, düzelmeye çalıştık. Ama sanki bir döngüde kilitlendik; sevinç yok, anlaşma yok. Hep tekrar başa dönüyoruz.
Ahmet hafifçe öne eğildi, sesi sertleşmeden ama ciddiyetle sordu:
Peki, ne yaptın? En son ne zaman eşine çiçek aldın, öyle rastgele bir günde? Hiç mi şaşırtmadın? Hiç mi güzel bir yemek, ya da kompliman?.. Yoksa, alıştığın için mi sürdün hep?
Yeter! dedi Selim, beklenmedik bir yükseklikte. Senin ailen zaten harika baban, annen, evin Senin için kolay konuşmak!
Bunda öfke yoktu, daha çok eski bir sitem, bir burukluk vardı. Ellerini açıp kapadı, sonra başını eğdi.
Ahmet, yerinde sabit, derin bir nefes aldı, elleriyle yüzünü siler gibi bir hareket yaptı. Yorgun, ama hâlâ dostça bir sesle devam etti:
Mesele mükemmel olmak değil, dedi yavaşça. Seçimlerimiz ve başkalarının hatasını tekrarlamamak
Selim döndü, yüzü gergin bir ifadeyle doldu:
Sen anlayamazsın! diye çıktı sesi. Babasız büyümenin ne demek olduğunu bilmezsin! Sen hep sevilmişsindir! Yıllardır açığa çıkmamış bir suçluluk ya da acı bir anda döküldü dilinden.
Ahmet yerinden usulca kalktı. Dostuna yaklaşmadı, sadece daha açık, yumuşak bir pozisyonda, duvar örmeksizin konuşmak ister gibi:
Madem öyle, kendi oğluna da aynı şeyi yaşatmayı mı seçiyorsun? dedi sessizce. Onun yaşayacağı boşluk babanın bıraktığı gibidir.
Selim, kapı ağzında durdu. Elini kapı koluna koymuştu, ama çevirmedi. Gözlerinde öfke kalmamıştı; düş kırıklığı, şaşkınlık, kendini anlayamama vardı.
Sen asla anlamazsın dedi, çok hafif ve yorgun bir tonda.
Neyi anlamayacağım? Karını ve küçücük oğlunu başka bir kadın uğruna bırakmanı mı? dedi Ahmet, başını iki yana sallayarak. Doğrusu, bunu asla anlayamayacağım.
Vazgeç, nasihatini kendine sakla! Selim, arkasını dönüp çıktı ve kapıyı gürültüyle kapadı.
O tok ses, evin içinde yankılandı, bir şeylerin geri gelmeyeceğini anlatan o sessizlik içeri çöktü. Ahmet bir süre boş koltuğa baktı, sanki Selimin döneceğini, gelip özür dilerim, fazla konuştum diyeceğini umut etti Ama dönen olmadı.
Yavaşça koltuğa çöktü, elleriyle yüzünü ovaladı, sonra geriye yaslanıp gözlerini bir an kapadı. Düşünceleri darmadağın, aklında geçmiş, bugünün acılı gerçeğiyle boğuşurken öylece kalakaldı.
Biraz sonra Sema çıktı salona. Kadınca bir sezgiyle huzursuzluğu anlamış, gözleriyle kocasının yüzünde bir açıklama arar gibiydi. Sessizce yanına oturdu.
Ne oldu? Bir ses duydum, dedi endişeyle.
Ahmet, söz bulmakta zorlanıyordu, yaşananı anlatmaya kalkınca tekrar canı acıyacak diye korkuyordu.
Selim evi terk etti, dedi sonunda. Başka bir kadın, boşanmak istiyor
Sema birden elini göğsüne götürdü, gözlerinde acı, hayret ve bir nebze merhamet vardı.
Ama daha küçük çocukları var! Elif de Biz onları hep mutlu bilirdik
Öyle dedi Ahmet acı alayla. Babasından nefret eder, Ben onun gibi yapmam derdi. Şimdi dönüp aynısını yapıyor, anlamıyor bile. Tarih tekrar ediyor.
Sema düşündü, biraz sessizce, aceleyle yargılamamanın inceliğiyle.
Belki kafası karışıktır, bazen insanlar yolu bulamıyor, basit bir çıkış sanıyor, halbuki daha derde giriyor, dedi yavaşça.
Ahmet, başıyla onayladı.
Kendiyle barışmıyor, kökünü kesmeye çalışıyor. Oysa hep kaçındığı hatayı aynen yaşıyor şimdi Ben bunu hiç beklemezdim ondan. Hiç
Sema, sessizce kocasının omzuna dokundu. İyi gelecek bir kelime bulmadıysa da, yanında sessiz desteğiyle kaldı. Camdan kar hâlâ yağmakta, saatlerin tiktakları evde umut ve burukluk arasında kaybolmuş geçmişin zamanını ölçüyordu
**************************
Bir hafta sonra Ahmet ve Sema, Elifin kapısında duruyorlardı. Soğuk bir poyraz, kaldırımlardaki kara inatla saldırıyordu. Semanın elinde el emeğiyle yaptığı bir börek, süslü olmayan bir kutuda, sevginin gösterişsiz haliyle. Ahmet paltosunu düzeltti, eşiyle göz göze gelip kapıyı çaldı.
Birazdan kapı aralandı, Elif şaşkın ama ölçülü bir ifadeyle karşıladı onları.
Ahmet? Sema? Hayırdır? dedi, cümlesini toparlayamadan.
Sadece nasılsın diye geldik, dedi Sema, börek kutusunu uzatırken, sesi sıcak ve samimi. Müsait misin?
Elif bir an tereddüt etti. Sonra içeri buyur etti.
Evdeki sessizlik hemen fark edildi. Normalde Mertin gülüşlerinin, çizgi filmlerinin sesi olurdu; şimdi ise sessizlik adeta etrafı yumak gibi sarmalamıştı.
Kreşte, açıkladı Elif, Semanın bakışından içini okumuş gibi. Bugün tiyatro gösterisi var, birazdan almaya gideceğim.
Mutfakta çaylar kondu, börekler açıldı. Elif, çay bardağını ellerinin arasında tutup yalnızca ısıtıyor, içmiyordu.
Nasıl gidiyor? dedi Ahmet yavaşça.
Elif omuz silkti.
İdare ediyorum dedi. İş güç kaptırıp gidecek zaman bırakmıyorum aklıma.
Kısa bir sessizlik oldu.
Mert henüz tam anlamadı tabii. Nerede baba diye soruyor arada. Çalışıyor, meşgul diyorum. İnandı mı, bilmiyorum, ama ağlamıyor en azından
Son kelimede sesi titrerse de, hemen toparlandı; gülümseyerek güçlü görünmeye çalıştı.
Sema sessizce elini Elifin üzerine koyup sıktı; bir dostun yardımsız ama yürekten dokunuşu.
Yardıma ihtiyacın ne zaman olursa, Mertle, evle ya da başka bir şeyle; bir alo demen yetiyor, dedi Sema, kararlı ve abartısız bir sıcaklıkla. Biz hep buradayız.
Elif başını kaldırdı, gözlerinde minnet gözyaşı gibi parlayan birkaç damla. Yutkundu, o sessiz taşkını tutmaya çalışsa da ilk damla süzüldü, silmedi.
Sağ olun, fısıldadı. Gerçekten Ne yapacağımı bilmiyordum. Herkes kaybolmuş gibi, birden yalnızlık bastı.
Her zaman önce bize söylesen yeter, dedi Ahmet. Hiç çekinme.
Sema da tekrar elini Elifin üzerine koydu, sonra börek kutusuna uzandı.
Hadi, çayımızı içelim. Börek fazla beklerse lezzeti kaçar. Fazla kızarmış olabilir ama tadı hâlâ güzel.
Bu fırsatla Elif derin bir nefes aldı, gözyaşlarını silip tebessümle bir tabak börek aldı.
****************************
Üç yıl geçmişti. Anadolu yakasında bir park, bahar güneşiyle sıcak bir tabla gibi. Beş yaşındaki Mert, kırmızı topunu peşinden sürükleyerek çimenlerde koşuyor; çığlıkları kuş seslerine karışıyor. Sema, bankta bebek arabasını sallıyor; yeni doğan kızları mışıl mışıl uyuyor. Güneş arabanın parıltısında pırıl pırıl, hafif bir esinti örtüyü hafiften havalandırıyor.
Ahmet yanda, gözleri Mertte, içinde babacan bir sıcaklık var. Yıllar içinde Merte iyice bağlanmıştı.
Ne kadar büyüdü, dedi Sema gülümseyerek. Durduğu yok yine.
Haklısın, dedi Ahmet, gülümseyerek izleyerek. Elif onu çok iyi yetiştiriyor. Her şeyini veriyor oğluna.
Semanın yüzü yine biraz ciddileşti.
Evet ama kolay değil. Hele Selim yine sözünden döndü mü, Mertin doğum gününe ya da hafta sonu ziyaretine işim var diye gelmediğinde daha da zor oluyor. Dün yine, sabahın altısında Beni affedin, gelemedim mesajı atmış.
Ahmetin yüzü gölgelendi. Son yıllarda, Selimin oğlunu hayatında yalnızca hediye süslemeleriyle bir görünüp bir kaybolduğu zamanlar çoğalmıştı. Kimi hafta dramatik hediyelerle belirmiş, kimi daha haftasonuna çıkamadan randevuyu iptal etmiş Mertin gözleri ise hep aynı soruyla: Babam nerde?
Konuştum yine, dedi Ahmet dişlerini sıkarak. Oğlanın oyuncak değil, yanında bir babaya ihtiyacı var; hediye değil, güven gerekiyor dedim. Ama o hep zor bir dönem deyip geçiştiriyor.
Üç yıldır zor dönemi bitmeyen bir insan, dedi Sema hüzünle. Mert her şeyi hissediyor. Dün Elife Babam beni sevmiyor mu artık? diye sormuş. Elif zor tuttu kendini
Ahmet farkında olmadan yumruklarını sıktı, yine sakinleşti.
Bence Selim kendini kandırıyor. Onca sene Babam gibi olmayacağım dedikten sonra şimdi aynıyı yaşıyor. Oysa çocukken babasının yarattığı o boşluğu en iyi o bilirdi.
Şimdi ise aynısını yapıyor, dedi Sema. Ama hep bahane hazır; kendi yolunu arıyor, hayatını kurmaya çalışıyor Aslında sorumluluktan kaçıyor.
O sırada Mert koşa koşa geldi yanlarına, gözleri ışıl ışıl, nefes nefese.
Amca Ahmet, bak ne yapabiliyorum! dedi, topuyla bir numara gösterip yine oyuna döndü.
Sema ona bakıp gülümsedi.
İyi ki varsın. Hiç yoktan bir büyük yanında oluyor. Mert bunu hissediyor. Sen onun için hep oradasın.
Ahmet de başını salladı. İçinde bir kararlılık vardı. Selim baba olmayı istemezse, ben ona yalnızlığı göstermeyeceğim; Mert asla kimsesiz hissetmeyecek. Selimin hayatı, annesinin çilesi bir daha başkasının kaderi olmayacak diye düşündü.
Bahara göz kırpan güneş, çimenlerde koşan çocuk, hafif sallanan bebek arabası ve dostlar arasında sessiz bir yeminle devam etti zaman. Çünkü çocuklara mükemmel örnek değil; güven ve sevgiyle, daima yanında olacak birini bırakırsan, işte asıl babalık oyduBir ara rüzgar hafifledi, ayna gibi gökyüzünde beyaz bir bulut geçti. Mertin topu yuvarlana yuvarlana Ahmetin ayaklarına geldi. Ahmet, yere eğilip topu aldı; topun üzerindeki küçük çiziği parmağıyla yokladı. Mert ona bakarken göz göze geldiler.
Gel bakalım, dedi Ahmet, kollarını açarak. Mert koştu, sarıldı.
Ahmet Mertin başını saçlarından öptü. O an kalbinin bir yerinde geçmişle gelecek arasındaki köprüyü hissetti. Kendi babasına karşı hissettiği çocukça neşe, Selimin hüzünlü bakışları, Elifin sessiz gözyaşları Hepsi bu minicik kucaklaşmaya sığdı.
Sema onları izlerken hafifçe gülümsedi, içinden bir dua gibi geçti: İyiliğin yankısı, kayıptan daha güçlü olsun.
Mert yüzünü kaldırdı, gözlerinde güneş gibi parlayan bir umut vardı.
Haftaya yine parka gelir miyiz, Ahmet amca?
Ahmet başını salladı.
Elbette, dedi. Ne zaman istersen.
O an, Ahmet hem kendisine hem Merte, hem geçmişte yalnız bırakılan çocuklara, hem de gelecekte büyüyecek kalplere söz vermiş oldu: İyilik zinciri kırılmayacak. Kader tekrar eder belki, ama birinin elinden tutmasıyla, hikâyenin yönü değişebilir. Çünkü bazen bir çocuğun dünyasını aydınlatmak, kaderi baştan yazmak demekti.
Ahmet Merti kucağına aldı, topu birlikte göğe fırlattılar. Top havada parladı, kahkahalara karıştı; geçmişin hüzünleri ağırlığından arınıp, yepyeni bir umudun yanıp sönen ışığına dönüştü.
Ve o parkta, bir çocuk elinden sımsıkı tutuldu. Yeniden başlamak, bir başkasının kaderine dokunabilmek kadar basitti; yeter ki vazgeçmeyen bir kalp ve paylaşılan bir sıcaklık olsun. Hayat, en çok da o kış akşamının izinde, yalnızlıklara rağmen büyüyen sevgide saklıydı.




