Yeni Hayatının Bedeli
– Figen, sana bir şey söylemem gerek. Uzun zamandır düşünüyorum.
Figen Demirkan ocakta çorbayı karıştırıyordu. Bildiğin patatesli, havuçlu, biraz da kerevizli sıradan bir çorba. Hemen dönüp bakmadı. Kocasının sesi alışık olduğu gibi değildi; faturaları veya işini şikayet ederkenki ses tonundan bambaşka bir ağır ve hazırlıklı hâl vardı içinde.
– Dinliyorum, – dedi Figen, karıştırmaya devam ederek.
– Hayır, dinlemiyorsun. Dön bana.
Ocağı kapattı. Kepçeyi yavaşça altlığa bıraktı. Adım adım döndü.
Murat Demirkan, mutfağın kapısında duruyordu. Elli iki yaşında, uzun boylu, şakaklarında Figenin eskiden beğendiği o ak tüylerden var. Elinde telefon, ama ekrana bakmıyor, sadece tutuyor.
– Gidiyorum, – dedi Murat.
Figen, sol kaburgasının altında bir şeyin burkulduğunu hissetti. Acı değil, acının beklentisine benzeyen bir şey.
– Nereye? – dedi. Aptalca bir soruydu, bunun farkındaydı. Ama başka bir cümle bulamadı o anda.
– Tamamen. Eşyalarımı topladım. Bavul koridorda.
– Murat
– Figen, lütfen. Olay çıkmasın.
– Olay çıkarmayacağım. – Kendi kendisini şaşırtan bir hızda kendini toparladı. – Sadece bana açıklama borçlusun. Açık konuşacak mısın?
Bir süre sustu Murat. Telefonu bir elinden ötekine aldı.
– Artık yapamıyorum, – dedi sonunda. – Engelli biriyle yaşamak istemiyorum. Hazır değilim.
Sessizlik, neredeyse somuttu. Dışarıda araba geçti, uzaktan bir apartman kapısı kapandı, borularda bir şey vurdu. Ama mutfakta Figenin nefesinin sesini duyacak kadar sessizdi.
– Ne dedin, – dedi alçak sesle.
– Sert geliyor, farkındayım, ama sordun. Artık o yarana, haplarına, raporlarına bakamıyorum. Ameliyattan sonra sen değiştin Figen. Eski sen değilsin.
– Sana böbreğimi verdim.
– Biliyorum.
– Ömrünü kurtarmak için, Murat.
– Biliyorum. – Gözünü kaçırmıyordu; bu, en kötüsüydü. Saklanmıyordu. – Minnettarım. Hayatımı kurtardın, bunu asla unutmayacağım ama minnettarlıktan kalan ömrümü kalan yıllarımı yanında kalmak için geçiremem, bir
– Nasıl biriyle?
– Artık sen sen değilsin.
Figen yavaşça cama yürüdü. Kasım ayıydı dışarıda; gri, ıslak, ağaçlar yapraksız, asfaltta su birikintileri. Cama bakıp kendisine şimdi nasıl davranması gerektiğine karar veremiyordu. Ağlamalı mı? Bağırmalı mı? Yoksa yere mi yığılmalı?
– Biri var, – dedi sonunda. Sormadı, biliyordu zaten.
Uzun bir sessizlik cevap oldu.
– Var.
– Ne zamandır?
– Birkaç ay.
Figen başını salladı. Dışarıya bakmaya devam etti.
– Adı ne?
– Figen, gerek yok.
– Adı?
– Derya.
– Kaç yaşında?
– Otuz bir.
Bir işaret daha. Artık taşlar yerine oturuyordu; Muratın son yarım yıldaki değişimini açıklayacak bir şema kuruyordu zihninde. Eve geç gelmeleri, yeni parfüm, son zamanlarda sağlığını hiç sormaması sormamayı bırakmıştı.
– Şimdi mi gideceksin? – dedi Figen.
– Evet.
– Peki.
Koridordan yürüyüşü, bavulun tekerleklerinin parke üzerinde hışırtısı, kapıdan net bir tık diye çıkan kilit sesi Hepsini dinledi.
Figen, pencerede beş dakika daha durdu. Sonra ocağın başına geri döndü, tekrar kepçeyi eline aldı ve ocağı açtı.
Çorba pişmeye devam etmeliydi.
***
Üç yıl önce, Murata böbrek yetmezliğinin ölümcül aşaması konduğunda Figen bir an bile tereddüt etmedi. Doktorlar uygun olup olmadığını araştırırken muayenelerden geçti. Bir Nisan günü, aynı hastanenin yan yana odalarında yatarken böbreğini ona verdi. Ameliyattan sonra uzun süre yatakta kaldı, yavaş yavaş toparlandı. Murat ise daha çabuk iyileşti.
Sonra Figenin tek böbrekle yaşamaya alıştığı birkaç ay oldu. Yanında ağrı, halsizlik, diyet, üç ayda bir kan tahlilleri. Kesiğin sol karnında iz kaldı, ne azaldı ne de tamamen yok oldu. Sadece solup inceldi ama hep orada durdu.
Murat o sırada canlandı; teni pembeleşti, kaybettiği kiloları aldı, spor salonuna gitti. Sonra yeni takım elbise, yeni parfüm.
Figen, bunun yeniden yaşama sevinci olduğunu sandı. Minnet duyduğunu, kaçan yılları yakalamak istediğini düşündü. Sevindi onun adına.
Kendini aldatmış. Cidden.
***
Murat gidince ilk iki hafta iş yaptı. Otomatik yaptığı şeydi tek. Figen evde çeviriyle geçiniyordu; tıbbi, hukuki metinler, bazen hikaye Oturup ekrana bakıp başkalarının kelimelerini başka dile aktarıyordu, çünkü kendi kelimesi kalmamıştı.
Akşamları ne bulursa yedi. Doğru düzgün yemek pişirmedi. Ekmek, peynir, bazen yumurta. Erken yattı, gecenin sessizliğinde oturmak katlanılamazdı. Dörtte uyanıp tavanı izliyordu sabaha kadar.
Arkadaşı Melahat arardı her gün.
– Figen, düzgün yemek yedin mi bugün?
– Yedim.
– Ne yedin?
– Ya gerek var mı Melahat?
– Soruyorum, ne yedin?
– Tost.
– O da öğün mü? Yarın geliyorum.
– Gelme.
– Geliyorum.
Melahat Özkan, üniversiteden beri dostuydu. İkisi de ellisindeydi. Melahat, ilçede dahiliye doktoru, ikinci evliliğinde, hafta sonları iki torun büyütüyor ve lafı hiç dolandırmıyor.
Ertesi gün geldiğinde, ilk yaptığı buzdolabını açmak oldu.
– Allah aşkına Figen! – dedi kısık sesle, bomboş raflara bakıp. – Hiç mi yemiyorsun?
– Yiyorum.
– Ne?
– Şey… Bir şeyler.
– Bir şeyler. – Melahat kapıyı kapatıp döndü. – Silinmiş gibisin. Hiç yüzün kalmamış.
– Sağ ol.
– İlahi anlamda değil… Figen, zor zamanlar geçiriyorsun; zor olması da normal. Ama bu şekilde silinip gidecek halin yok.
– Sönmüyorum.
– Sönüyorsun. – Masaya oturdu, eliyle karşıya davet etti. – Anlat baştan.
Figen karşısına oturdu, masaya bakakaldı.
– Engelliyle yaşamak istemediğini söyledi, – dedi duygusuzca. – Hepsi bu.
Melahat uzun süre sustu.
– Ne alçak, – dedi sonunda. Duygusuz, tespitle.
– Hayır. – Figen başını salladı. – Sakın. Ona laf söylensin istemiyorum. Bir yararı yok.
– Sana kızgınlık lazım. Senin şimdiki hâlinden iyidir.
– Kızamıyorum Melahat. Aradım ama içimde yok. Sadece boş ve soğuk.
Yine sustu Melahat. Sonra kalktı, çaydanlığı koydu, dolaplarda bir şeyler aradı.
– Hakiki depresyonun ne olduğunu biliyor musun? – diye sordu arkasını dönmeden. – Üzgünlük değil, boştur depresyon. Sen bunu tarif ediyorsun.
– Biliyorum.
– Uzman falan gitmeyeceksin, seni bilirim. – Soru değildi bu. – Bari şunu söyle: İlaçlarını, testlerini aksatmıyorsun?
– Onu otomatik yapıyorum.
– Eh, bu iyi.
Melahat bir paket bulgur bulup tencereye koydu, izin bile istemedi. Elinde tencereyle mutfağa girdi, sanki her zaman yaptığı gibi doğal. Bu yüzden Figen ağladı.
İki haftadır ilk defa. Güzel de değil, çirkin bir ağlamaydı; hıçkırıklı ve tutulamayan bir ağlama.
Melahat sarılmadı, “geçecek” demedi, sadece ocağı kısarak masanın üstüne havlu bıraktı.
– Ağla, iyi gelir, – dedi.
***
Aralık ayı sisli geçti. Ocak biraz daha netti. İş iyi geliyordu. Çevirmesi gereken metinler dikkat talep ediyor, kendi kelimeye yer bırakmıyordu.
Şubatta Melahat, kaplıcadan bahsetmeye başladı:
– Figen, gitmen gerek.
– Nereye?
– Kaplıca, rehabilitasyon. Ben baktım, Boluda “Çamlı Su” var. Şahane rehabilite programı var, fizyoterapi, orman yürüyüşü. Kış harika orada.
– Melahat, engelli değilim ben.
– Senin dinlenmen, ortam değiştirmen lazım. Dört aydır evdesin. Yakında duvarlarla konuşmaya başlarsın.
– Başladım bile.
Bakışını dikti Melahat.
– Şaka, neredeyse, – açıkladı Figen.
– Gidiyorsun. Martta yer var, üç hafta. Tıbben de gerekli; donörlere yıllık toplama hakkı var, biliyor musun? Sonradan yaz, bak gör.
Figen yazıp bakmadı, doğru bildi Melahatin dediklerini. Gerçekten “çürümekte” olduğunu, bir şey yapması gerektiğini biliyordu.
– İyi, tamam, – dedi nihayet. – Gidiyorum.
***
Çamlı Su, aynen Melahatin tarif ettiği gibiydi: Yenilenmiş eski bir tesis binası, mis kokulu çam ormanlarında gölgeli yollar. Odasının penceresinden küçük bir gölet görünüyordu. Mart ayında hâlâ buz tutmuştu. Sabahları buz pembe ışıkta parlar, incecik bir zar gibi görünürdü.
İlk iki gün odadan çıkmadı. Tedaviler, yemekler, yine oda. Kitap okudu, biraz çeviri yaptı ama işine ara verdiğini bütün müşterilerine duyurmuştu zaten.
Üçüncü gün, bahçede yürüdü.
Orman fazlasıyla sakindi. Birkaç yaşlı bankta, yürüyüş yapan kadınlar, bastonla yürüyen bir adam.
Figen yavaş yürüdü. Ayakları altındaki çakılların gıcırdaması, kuşların sesleri Hiçbir şey düşünmeden yürümek iyi geliyordu.
Göletin yanında bir bank bulup oturdu.
– Sakıncası var mı?
Dönüp baktı; yanı başında ellili yaşlarında kısa boylu, geniş omuzlu, koyu mavi montlu bir adam. Bankı gösterdi.
– Buyurun, – dedi Figen, hafif yana kaydı.
Adam oturdu. Gölete baktı.
– Güzelmiş, – dedi bir iki dakika sonra. – Buz hâlâ erimemiş.
– Evet.
– Mart ama, geçen şubat çözülmüş, diyorlar.
– Ben ilk kez geldim, karşılaştıramam.
– Ben ikinci kere. – Sessiz kaldı. – İlki ekimdi. Şimdi mart.
Adamın niye geldiğini sormadı Figen. Kaplıcada herkesin başka nedenlerle orada bulunduğunu bilir, kimse doğrudan öyle sormaz.
– Kaç gün oldu geleli? – dedi adam.
– Üç gün.
– Ben yeni geldim, dün. – Adam sol bacağını yavaşça ileri uzattı, deneyerek. – Bacağım hâlâ tam gelmiyor. Fizik tedavide bu sefer ciddi ilgileniyorlarmış.
Adam hafifçe eğilmiş, otururken biraz farklı bir vücut duruşu vardı.
– Kaza mı oldu? – Düz, kendiliğinden çıktı bu soru.
– Evet. Eylülde. Omurgada çatlak. Hayati değil, bakarsınız yürüyorum yine de ama tam iyileşemedi.
– Geçmiş olsun.
– Neden? – Hafif şaşkın baktı. – İten siz değildiniz ki.
– Özür dilerim Zor olmalı.
– Zor. Ama çok düşündürdü insana. – Hafif gülümsedi. – Sanırım faydası olurmuş.
Figen, istemsiz güldüğünü fark etti. Hafif, utangaç bir gülümseyiş.
– Salih, – dedi adam, elini uzattı.
– Figen.
El sıkıştılar. Kısa ve iş gibi.
– Ben yavaştan yürüyeyim, – dedi Salih, zorlanarak kalktı. – Günde kırk dakika yürümem lazım. O bile tam ritüel.
– Kolay gelsin.
– Size de.
Salih yürüyüp gitti, dikkati yürüyüşünde, ama başı dik, kambur değil.
Figen yeniden buza baktı.
Dört ay sonra ilk defa bir “hiçbir şey” anı yaşadı. Ne kolaydı, ne güzeldi Sadece rahattı.
***
Ertesi gün kahvaltıda yine yan yana düştüler. Tesadüf. Figen cam kenarındaki boş masaya oturmuştu, Salih tepsisiyle geldiğinde başıyla selam verdi.
– İsterseniz
– Teşekkürler.
Kahvaltıda konuşmadılar çoğunlukla. Salih telefondan bir şey okudu, Figen camdan dışarı baktı. Sonra Salih telefonu koyup sordu:
– Çevirmen misiniz?
Figen şaşırdı.
– Neden öyle düşündünüz?
– Dün öğle yemeğinde masada Almanca-Türkçe kağıt sözlük vardı. Artık az rastlanıyor.
– Fark ettiniz.
– Dikkatliyimdir, – samimiyetsiz, biraz hatta gurursuzca. – Yani çevirmen misiniz?
– Evet. Tıbbi, hukuki, bazen edebi şeyler.
– İlginç. – Gerçekten öyle düşünüyor gibiydi. – Ben mimar. Ya da öyleydim. Şimdi belli değil.
– Neden?
– Elim iyi de, sırtım tam toparlanmadı. Bakacağız.
– Çalışmadan duramıyor muydunuz?
– Duramam. Fizyolojik olarak değil, zihinsel. – Masaya avucuyla vurdu, önemli bir işaret sanki. – Sadece iş değil, mekanı başka bir şekilde düşünmek gibi. Yok olunca eksiklik.
– Çeviri de öyle, anlıyorum. Akıl başka moda geçiyor. Yoksa tamamlanmamış gibi hissediyorsun.
– Aynen, – dedi. – Tam olarak.
Sessizlik oldu. Ama iyi bir sessizlikti.
– Kaç hafta kalıyorsunuz? – dedi adam.
– Üç hafta.
– Ben de. Demek karşılaşacağız yine.
– Anlaşılan öyle.
***
Figen göletteki buzu izlerken, yeni hayatının alışkanlıklarını yüklemeye çalışırken Murat Demirkan başka bir hayattaydı.
Nasıl bu kadar iyi hissettiğini kendisi de çözemezdi. Üç yıl süren hastalık, diyaliz, sürekli karmaşanın ardından, bir gün bedeni yerine gelmiş, sabah kalkınca ilk aklına haplar gelmiyor Bazen bir kadeh şarap içmek ve sonuçlarını düşünmeden yaşamak Sınırlamalar vardı ama önceye göre önemsizdi.
Deryayla yeni bir hayatı vardı. Otuz bir yaşında, sarışın, her zaman telefonunu şarjda tutan, hiç bitmeyen enerjili bir kadın. Turizm acentesinde çalışıyor, plan yapmayı seviyordu.
– Murat, bak nereye buldum! – Telefonda fotoğraflar; dağ yolları, masmavi göl, kayalıklar. – Nisan ayında Dalamanda yürüyüş var. Parkurlar kolay, ama manzara çok iyi! Gelir misin?
– Harika, – dedi Murat. Çünkü gerçekten harikaydı. Bir yıl önce, hiç bir yere gidemeyeceğine emindi.
Kendi dairesine taşındılar. Derya birkaç kutu eşyayla geldi, eşyaların yerini değiştirdi, yeni perdeler astı. Murat ses etmedi. Perdeler güzeldi.
Nadiren, çok nadiren Figen aklına geliyordu. Özlem değil, pişmanlık da değil tam ama içini hafif sıkan bir şey. Suçluluk demek istemezdi buna, çünkü suçlu hissetmiyordu. Figen iyi insandı, ona çok büyük bir iyilik yaptı. Ama yanında hasta, eskisi gibi olmayan biriyle yaşamak insanı aşağı çekiyordu. Onun ihtiyacı yukarı çıkmaktı.
Böyle açıklıyordu kendine. İşte, bu açıklama bir süre işini görecekti.
İş yerinde diğerleri değişik karşıladı. Herkes farkı gördü. Gençleşmişsin esprileri.
– Murat Bey, sizi değişmişler, – diyor Yan Masadan Levent; şaka ama gerçek.
– Hayat düzeldi, – diyordu Murat.
Gerçekten düzeldi. Nisanda Egede yürüdüler. Sonbaharda İzlandaya gittiler; Derya kutup ışıklarını görmek istedi. Murat, mümkün olan her şeyi yaşamak istiyordu.
Soğuk, rüzgarlıydı İzlandada. Araba kiraladılar, kimsecikler olmayan yollarda gittiler, manzara çektirdiler. Murat iyi hissediyordu.
Hızını seviyordu. Kaybetmekten korkuyordu.
***
O sırada Boludaki kaplıca günleri akıp gidiyordu.
Tedaviler, yürüyüşler, öğle yemekleri. Figenin hayatı yavaş yavaş düzene bindi. Sabah çam banyosu, kahvaltı, sonra saatlik yürüyüş. Yemekten sonra dinlenme, çünkü fizik tedaviden sonra insan uyuşuyordu. Akşamları kitap okuyor, ya cama bakıyor, ya da ormanın karanlığına dalıyordu.
Salihle aynı tempolarda yürüdüler; çoğu zaman karşılaşıyorlardı parkta.
– Bugün otuz altı dakika, – dedi dördüncü gün, bankta gölet kenarında.
– Normal kırk en az.
– Biliyorum, yoruldum. – Bu sefer buza bakıp: – Kendime kızıyorum.
– Değmez. Beş ayda omurga kırığından toparlanmak, kızacak iş değil.
– Tıbbi metin çeviriyorsunuz belli, – dedi Salih. – Dürüst ve açıksınız. Lafı sakınmadan.
– İnsanların çoğu ya abartır, ya küçümser. Siz doğrudan söylüyorsunuz.
– Bilmiyorum, her şey iyi olacak mı. Ben doktorunuz değilim.
– İşte bu. – Gülümsedi hafifçe. – Dürüstlük nadir.
Doğrusu buydu. Son aylarda çok güzel cümleler duymuştu. “Her şey geçer, güçlüsün.” Ama doğruyu kimse dememişti.
– Nasıl oldu? – diye sordu. – İstemiyorsan anlatma.
– Şantiye. Şantiyelere giderim, işim öyle. İskeleyle ilgili bir aksilik oldu. Üçüncü kattan düştüm.
– Ve?
– Ve kurtuldum. – Pahasız, olgusal. – Yataktayken önce hayattayım, sonra acıyor, sonra ayrıntılarını düşünüyorsun.
– Zordu tabii.
– Zordu. – Göletin suyu bakıp yine daldı. – Ama düşünmek için vakit çoktu.
– Neleri düşündünüz?
– Her şeyi. – Durdu. – Ömür boyu bina yaptım, ama hâlâ düzgün bir evim olmadı. İki yıldır oğlumla aram bozuk. Belki iyi oldu, silkelendi insan.
– Sarsıcı bir silkeleme.
– Hayat narin davranmıyor ki insanlara.
Figen hafifçe güldü, beklemeden.
– Sizi üç gün tanıdım, – dedi Salih.
– Evet, üç gün.
– Ve hiç gülmediniz bana kadar.
Figen cevap vermedi. Buzdaki büyük siyah lekeye bakıyordu.
– Evli misiniz? – dedi Salih. Flört değil, dürüst bir soru.
– Evliydim, değilim artık.
– Uzun zaman oldu mu?
– Dört ay. – Durdu. – Eşim gitti. Ben…
Bir an sustu, sonra saklamadan anlattı.
– Üç yıl önce böbreğimi ona verdim. Nakil. Sonra “engelliyle yaşayamam” deyip gitti.
Salih uzun süre sustu. Figen bekledi. Böyle anlarda insanlar genellikle şaşırırdı. Çoğu “yok artık”, “nasıl yapar” filan derdi.
– Çok acı, – dedi Salih sonunda, sessizce.
Sadece bunu.
– Evet, acı, – dedi Figen.
***
Mart ortasında göletin buzu çözüldü. Sular koyu griydi; biraz ısınınca mavileşti. Sabahları üstünde sis dolaşırdı.
Artık beraber yürüyorlardı. Önceleri tesadüf, sonra kendiliğinden alışkanlığa döndü. Kahvaltıdan sonra, on gibi, buluşup çıkıyorlardı.
Salih yavaş yürüyordu, ve Figen bu tempoya ayak uydurmanın iyi geldiğini fark etti. Acele etmek istemiyordu zaten.
Konuşuyorlardı. Çok. Meslek, şehirler, dil, kazadan sonra mekana farklı bakmak, bedenin değişimi Figen izini anlattı. Başta bakamamıştı, sonra alıştı, kabuk bağladı gibi oldu.
– Beden kendince dürüst davranır, – dedi Salih. – Sadece uyum sağlar.
– Siz bakıyor musunuz izi?
– Sırtta, görmesi zor. – Hafif gülümsedi. – Ama hissediyorum, her gün.
– Sizin için ne demek?
Düşündü.
– Buradayım, – dedi sade biçimde. – Bir şey oldu, ama buradayım. Bu yetiyor.
Figen, akşam odada bunları düşündü. Bir şey oldu, buradayım…
Bu başka bir felsefeydi. Muratınkine benzemezdi. Murat, olmuş her şeyi silmek, yeni bir hayat sayfası açmak istiyordu. Salih ise “burada olmak” yeter dedi.
Ne düşündüğünden tam emin değildi Figen ama bu düşünme hali iyi geldi.
***
İkinci haftada, akşamları beraber çay içmeye başladılar. Alt katta koltuklar, küçük masa, personel ses etmiyordu. Figen evden gelen kurabiyeleri getiriyordu; Salih çay alıyordu.
– Oğlunu anlatır mısın? – dedi bir gün Figen.
– Can, yirmi altı yaşında. İstanbulda yazılımcı. Geçen yıl evlendi, eşi iyi biri, düğünde tanıştım. Tartışmadık, mesafemiz var.
– Kazadan sonra görüştünüz mü?
– Geldi hastaneye. Yanımda oturdu. – Durdu. – Garip ama insan bazen acil bir şey yaşamadan konuşamıyor.
– Bilirim. – Bardak tuttu Figen. – Benim de kızım var, Selen. Yirmi üç. Muratı öğrenince gelmek istedi, izin vermedim.
– Neden?
– Beni o halde görsün istemedim. Ben anneyim, güçlüyüm sanmalıydı.
– Ne olarak?
– Kendim olarak, sanırım. Acınan biri değil.
– Anladım. – Başını salladı Salih. – Gurur mu, koruma mı?
– Bilmiyorum, ikisi birden galiba.
– Burada olduğunu biliyor mu?
– Evet, haberleşiyoruz. Hafta sonu yanına gelmek istiyor, düşünüyorum.
– Bırak gelsin.
Figenin bakışına doğrudan cevap verdi.
– Neden?
– Çünkü o istiyor. Acımadan, sevgiden. – Çayını bıraktı. – Ben Canı uzun süre oyaladım. Kendi başıma toparlanırım sandım. Fena değil, ama insan gelince farklı. Daha iyi.
– Onun gözünde zayıf görünmekten korkmadın mı?
– Korktum, – dürüst dedi. – Ama anlatmasan da bilir. Evlat hisseder.
Figen başını salladı. Ertesi gün Seleni arayıp, “Hafta sonu gel” dedi.
***
Murat Demirkan, tanıtım broşürinde sıcak ülkedeki bir yanardağa bakıyordu.
– Derya, bak şunu buldum – dedi dergiyi gösterip. – Antigua tırmanış turu.
Derya inceledi.
– Dört bin metre, – dedi. – Daha önce dağ tırmanışı yaptın mı?
– Hiçbir şey yapamıyor, şimdi farklı.
– Ama doktor?
– Doktor, makul ölçü demişti. Yürüyüş makul. – Gülümsedi. – Dağ yürüyüşü bu, alpinizm değil.
Biraz durdu Derya.
– Tamam, ne zaman?
– Sonbahar. Oralar o vakit güzel.
– Ben bakarım tur bulurum.
Telefonu eline aldı. Murat tekrar broşüre baktı. Yanardağın fotoğrafı; masmavi gökyüzü. Güzel
Artık Figeni çok az düşünüyordu. Arada sırada. Ortak arkadaşlardan telefon gelirse veya eczanede bağışıklık ilacı görünce aklına gelirdi. O ilaçları Figen dizip kutuya koyardı, kendi istemezdi, bir gün Figenin ilaç takvimiyle kutu ortaya çıkmıştı. Şimdi kendisi diziyor.
Bunu kendi de yapabileceğini yeni yeni anlıyordu.
Antidepresan yoktu, moralsizlik de. Bedeni iyi işliyordu. Son kontrolde testleri normal. Nefroloğu genelde daha fazla sorun bekler gibi bakardı.
– Nasıl hissediyorsun?
– İyi, Sağolun Haldun Bey.
– Egzersiz?
– Olabildiğince.
– Alkol?
– Minimal.
– Diyet?
– Dikkat ediyorum.
– Güzel, – derdi Haldun Bey, hâlâ tedirginlikle. – Böbrek uyum sağlamış iyi, ama gevşeme.
– Gevşemiyorum hocam.
***
Antiguaya gitmediler. Derya başka bir yer buldu. Fas, ekim; şehirler, çarşılar, çöl, deve gezisi.
– Tırmanış yok, ama güzel, – dedi Derya.
– Kabul, – dedi Murat.
Fasın sarı sıcaklığı; akşamları çarşılarda gezerek, gereksiz eşyalar pazarlık ederek, uzun masalarda baharatlı yemek yiyerek geçti.
Murat kendini yorgun buldu, iklim değişikliği sandı.
Üçüncü gün ateşi çıktı.
– Sanırım dokunmuş bir yemek, – dedi Derya.
– Güneş çarpmasıdır belki.
Bir gün odada yattı. Ertesi geçti sandı, devam etti.
Fastaki son günü, böbreğinin olduğu tarafta ağrı hissetti. Sağda, Figenin böbreğinin olduğu yerde. Sancılı bir ağrı.
– Nasılsın? – dedi Derya.
– Bir şeyim yok, biraz ağrı.
– Doktor lazım mı?
– Gerek yok, yürüyüştendir.
Dönünce ağrı üç günde geçti.
Ama altında başka bir his, adı koyulmayan bir endişe kalmıştı.
***
Selen, cumartesi geldi kaplıcaya. Murat’a benzer uzun, Figene benzeyen düzgün yüzlü bir genç kadın; koyu saçlı, açık gözlü.
Kapıda sarıldı Figene sımsıkı.
– Anne, – dedi sadece.
– Selen, – dedi Figen.
Lobide çay içtiler. Selen yeni işinden, tuttukları evden bahsetti. Dinlerken Figen, kızının büyüdüğünü, kendinden habersiz yetiştiğini düşündü.
– Nasıl hissediyorsun? – dedi Selen, doğrudan.
– Daha iyiyim, – dedi Figen ve hakikaten öyleydi.
– Memnun musun burada?
– Evet, sessiz, orman, güzel insanlar.
Selen bir şeyin altını dinliyor gibi baktı.
– Kim bu insanlar?
Biraz bekledi Figen.
– Bir mimar var. O da iyileşiyor. İyi biri.
– İyi biri… – dedi Selen, imalı tonla.
– Selen, lütfen.
– Hiçbir şey demiyorum.
– Tonunu söylüyorsun.
– Sen mutluysan, ben de mutluyum, – ciddiyetle söyledi Selen. – “Olmalı”, “olmamalı” yok.
Figen, kızına baktı.
– Büyümüşsün, – dedi.
– Oldum tabii, – dedi Selen. – Vakti geldi zaten.
Salih, akşam yine uğradı lobide. Selen’le tanıştı, sohbet ettiler.
– Memnun oldum, – dedi, elini sıktı. – Nasıl buldunuz?
– Harika orman, – dedi Selen.
– Evet. – Figene baktı bir an. – Rahatsız etmeyeyim. Yarın görüşürüz.
– Yarın
Salihle Selen gidince biraz sustular.
– Anne, – dedi Selen.
– Ne var?
– Bir şey yok. – Gülümsedi. – Her şey yolunda.
***
Son hafta yavaş ve güzel geçti. Kar tamamen eridi, park yeşerdi. Sabahları kuş sesleriyle erkenden uyanıyordu, sinir olmuyordu.
Her gün Salihle yürüdüler. Artık daha düzgün yürüyordu. Süre bir saat, bir saat yirmi dakika oldu. Bunu zaferle değil, dingin konuşuyordu.
– Bugün bir saat yirmi yedi dakika. Neredeyse hiç durmadan.
– Harika.
– Bacak daha iyi tabii. Fizyoterapist üç-dört aya tam olur dedi.
– Güzel haber.
– Evet. – Durdu. – İstanbul’a, oğluma gitmek istiyorum. Sebepli değil, öylece.
– Sadece?
– Sadece. – Ağaca baktı. – Sen Seleni sevgiyle, acımadan davet etti dedin ya… Gerçekten öyleydi. Kızın gözüne bakınca belli oluyordu.
– Gözlem iyisin.
– İşim bu. Mimar, nesnelerin arasındaki mesafeye bakar. Sadece bir şeye değil aradaki boşluğa…
Figen düşündü.
– Güzelmiş, – dedi.
– Pratik aslında. – Yine gülümsedi. – Figen, ayıp olmazsa sorabilir miyim?
– Sora.
– Dönünce arayabilir miyim sizi?
Bir adımda durdu, ormanın içinden sızan gün ışığında birbirlerine döndüler.
– Arayabilirsin, – dedi Figen yavaşça.
– Güzel, – dedi Salih, coşkusuz, ciddiyetle.
Beraber yürümeye devam ettiler.
***
Mart sonunda eve döndü Figen. Ev aynıydı; eşyalar, perdeler aynı. Ama değişen bir şey vardı.
İlk iş camları açtı. Hafif serin, ama olsun; içeri hava girmeliydi. Markete gidip liste yaptı: Sadece ekmek peynir değil, tavuk but, yeşillik, domates, güzel bir akşam yemeği için…
Yemek yaparken radyo açtı.
Melahat sekizde aradı.
– Gördün mü, döndün?
– Döndüm.
– Anlat.
– Gerçekten güzeldi. İçten söylüyorum…
– Seste fark var. – Durdu. – Figen, ne oldu?
– Birini tanıdım.
Uzun bir sessizlik.
– Anlat bakayım, – sesi değişmişti Melahat’in.
Kısa, sade anlattı: Adı, yaşı, mimar, kaza, orman yürüyüşleri, akşam çayı
– Arayacak mı? – dedi Melahat.
– Dedi, arayacak.
– Güzel, – dedi Melahat. Sonra tekrar, – Güzel.
Salih ertesi gece aradı.
***
Görüşmeye başladılar. Ağır ağır. En uygun kelime buydu. Acele etmeden.
İlk buluşmada, Salihin Beşiktaşta evinin yakınında, küçük bir restoran. Salih uzun zamandır yalnız yaşıyordu, eski eşi memleketinde, yeni ailesi var.
– Uygarca ayrıldık, – dedi Salih. – Kavga yoktu, farklı şeyler istedik.
– O ne isterdi?
– Güvenlik, düzen. Ben şantiyede vakit harcıyordum…
– Can onunla mı yaşadı?
– On altı yaşına kadar. Sonra bana, sonra İstanbula. – Bir parça ekmek kopardı. – Kötü baba değildim, uzaktım sadece.
– Biraz öyle.
Akşam dışarıda yağmur vardı, nisan, fenerlere yansıyan bir asfalt.
– Bir şey söylemem gerek, – dedi Salih.
Figen başını kaldırdı.
– Ne tempom olur bilmiyorum, – düz konuştu. – Her yönden Ağır biriyim, şimdi daha ağır. Sana uygunsa umutlanırım, değilse de anlarım.
– Uygun, – dedi Figen. – Benim de tempom yavaş.
– Gördüm.
– Nasıl gördün?
– Ormanda, yürürken fark ettim. Aceleci değilsin. – Sakin bakış. – İyi bu. İnsan nereye gideceğini bildiğinde böyledir.
Belki aldığı en doğru iltifattı.
***
Haftada bir, bazen iki kez buluştular. Yürüdüler, yemek yediler, konuştular. Salih meslekten, Figen çeviriden. Fizyoterapiste giderdi, Figen de kan tahliline; bazen beraber çıkıp eve dönerlerdi.
Mayısta Salih, küçük bir mimarlık bienaline davet etti. Bir salonda maketler, fotoğraflar, çizimler…
– Bak, – dedi bir maketin önünde, – Son işim, kaza önce.
– Anlat.
Tüm ayrıntılarıyla dinledi Figen; pencere, ışık, odadaki atmosfer Bölmeden dinledi.
– Bina yapıldı mı?
– Yapıyorlar. Sonbaharda gidip göreceğim.
– Beraber gider miyiz?
Salih Figene döndü, onlarca buluşmadan sonra ilk kez “senli” konuştuğunu Figen o an fark etti.
– Gideriz, – dedi Salih ve o da “senli” konuştu.
Bir kelimeyle ağır ve sessiz bir şey değişti.
***
Aynı yaz Murat Demirkan, bir şeylerin yanlış gittiğini fark etti.
Tahlillerden başladı. Doktoru kendisini aradı.
– Murat Bey, sonuçlar biraz tedirgin. Görüşelim.
– Hayırdır?
– Küçük işaretler var, böbrekte. Hafif reddetme gibi. İlaçlarda ayarlama lazım.
– Red mi? Mümkün değil.
– Başlangıç aşaması. Erken yakaladık. Sıkı uyarsan sorun olmaz. Ama
– Ama ne?
– Ne yaptın son aylar? Yoğun gezi, seyahat vs.?
Nisan, eylül, ekim, hepsini anlattı Murat. Haldun Bey sabırla dinledi.
– Murat Bey, – dedi sonunda. – Nakledilen böbrek kendi böbreğiniz gibi değil. İlaçla, başkasındakine adapte oldu. Sıcak, rakım, iklim değişiklikleri, bağışıklığı yorar.
– Uyarmıştınız.
– Söyledim. Umursadınız mı?
Murat sustu.
– Korkutmak istemem, – dedi Haldun Bey, – Ama gerçek bu: Hızlı yaşayan sağlıklı biri değilsin, nakil organlısın.
Klinikten çıkıp arabada uzun süre oturdu. Yanlarından genç bir çift geçti, gülerek market poşetleriyle.
O anda bir his, tanımadığı bir his oturdu içine…
***
Derya tahlili duyunca ilk günler ilgiliydi. Sonra hafif bir sıkıntı geldi sesine, doğrudan söylemiyordu. Murat fark etti.
– Derya, tempoyu azaltmam gerekecek. Doktor böyle dedi.
– Anladım. – Dolap yerleştiriyordu, durmadan. – İyileşince tekrar olur.
– Bu grip değil. Bu…
– Anlıyorum, – dedi. Döndü sonunda. – Murat, kötü bir şey söylemiyorum. Sadece dinlen, iyileş, sonra her şey normale döner.
– Ya dönmezse?
Sustu Derya.
– Döner, – dedi. – Büyütmenin lüzumu yok.
Murat, büyütmüyordu, sadece soruyordu.
***
Güz gelince Gvatemala yoktu, ne başka yere gittiler.
Murat evde oturdu, çok okudu. Yerinde oturmaya alışık değildi. Diyaliz yıllarından sonra hareket isterken, şimdi tekrar oturuyordu.
Derya geç gelmeye başladı, bazen hiç gelmiyordu. “Arkadaşa uğradım,” diye arıyordu. Murat peşine düşmüyordu.
Basit bir tartışmayla, kasımda kavga ettiler. Altında başka şeyler vardı.
– Murat, ben böyle yapamam, – dedi Derya. Kaba değil, yorgun. – Hastasın, gerginsin, başka şey düşünüyorsun. Sana bir şey anlatamıyorum.
– Peki.
– Konu bu değil. – Dedi, durdu.
– Başka bir Murat bekliyordun?
Sustu.
– Ne beklediğimi ben de bilmiyorum, – dedi dürüst. – Ama bu değil.
Bunu anladı Murat.
İlginçti, ilk aklına Derya değil Figen geldi.
O ameliyattan yeni çıkmışken konuşma biçimi… panik yok, korkutma yok, sakince ilaçlardan bahsederdi. Yanında hasta hissetmenin doğal olduğuna inandırır gibi.
O düşünceleri kovaladı.
***
Yeni yıl olurken Figen mutluydu. Sessiz bir mutluluktu bu; sabah uyanınca yeni gün için sevinç duymak.
Neredeyse her gün Salihle görüşüyorlardı. Sonbaharda Salih tamamen iyileşti. Düzgün yürüyordu artık. Espriyle, “Hâlâ yavaşım, alışkanlık,” diyordu.
– Yeter Salih, gayet iyi yürüyorsun artık.
– Alışkanlık işte. Yavaş yaşadım uzun süre, kalıyor insanın üstünde. Belki iyidir de.
Ekimde, birlikte Salihin yaptığı evi görmeye gittiler. Bolu yakınlarında, sakin bir köyde müstakil ev. Salih katları, pencereleri gezdi, projeye bakar gibi.
Figen üst kattaki pencerede, karşısındaki ağaçlara, gökyüzüne bakarak,
– Çok güzel, – dedi.
– Evet, ben de huzurluyum, – Salih yanına geldi.
Omuz omuza.
– Figen, – dedi.
– Evet?
– Ben istiyorum ki bir gün evimde yaşa. İstersen tabii.
Sessizlik uzun sürdü.
– Bir gün, – dedi Figen.
– Cevap bu mu?
– Dürüst cevap bu. Hızlı değilim.
– Ben de değilim.
Dışarıda ışıkta, ağaçlar altın sarısıydı.
***
Ocak ayında Melahat aradı.
– Figen duydun mu?
– Ne?
– Muratı.
Bir kasvet, eski bir refleks…
– Ne oldu?
– Hastanede. Böbrekte sorun çıkmış. Melahat dikkatli anlatıyordu. – Arkadaşından duydum. Ciddiymiş. O genç kadın da gitmiş.
Pencerede bekledi Figen. Kıştı dışarıda.
– Teşekkürler, anlattığın iyi oldu.
– Nesi iyi?
– Dediğin iyi Sağ ol.
Telefonu kapattı, pencereye uzun süre baktı. Bir his… Ne acıma, ne intikam İçinde sessiz bir bilme hali.
Salihi aradı.
– Merhaba.
– Merhaba? Bir şey mi oldu?
– Hayır. Sesini duymak istedim.
– Al işte, duyuyorsun, – dedi Salih; sesi gülümsüyordu.
– Akşam müsait misin?
– Evet.
– Gel, güzel bir yemek yapacağım.
– Geliyorum.
***
Murat, Şubatta hastaneden çıktı. Zayıflamıştı, yüzü değişmişti. Yaşlı değil; başka.
Yalnızdı. Derya çoktan eşyalarını toplamıştı, hastaneye bile gelmeden. Kızmadı; sakince gelip kutuları topladı. Murat arabasına kadar taşımasına yardım etti. Nazikçe vedalaştılar. Belki de her şeyin en hüzünlüsü, bir kavga olmadan, yanlış anlaşıldıklarını anladıklarında böyle nazik vedalaşmaktı.
Ev sessizdi. Perdeler Deryadan kalmaydı. Değiştirmek istese de değiştirmedi.
Figeni düşünmeye başladı.
Önce nadiren. Sonra her gün. Saatlerini aldı.
Figeni düşünmek, onun ona rağmen yanında kalışını hatırlamak demekti. Hapları, konuşma tarzını Böyle biri gerekiyordu yanında. Şimdi iyice biliyordu bunu.
Eski bir telefonda numarasını buldu. Uzun süre baktı.
Sonra aradı.
Üçüncü çalmada açtı Figen.
– Murat, – dedi. Soru sorar gibi değil.
– Figen. Merhaba.
– Merhaba.
– Nasılsın?
– İyiyim, sen?
– Duymuşsundur.
– Duydum.
– Gelebilir miyim? Konuşmak istiyorum.
Kısa bir sessizlik.
– Peki, – dedi sonunda. – Gel.
***
Pazar günü, dörtte geldi Murat. Figen hemen açtı.
Başka görünüyordu. Yaşlı değil, sanki ağırlaşmış, başka türden bir değişim.
– Geç, – dedi Figen.
– Sağ ol.
Koridorda durdu Murat; evde yeni şeyler dikkatini çekti. Birkaç yeni kitap, yeni bir koku.
– Otur, – dedi Figen. – Çay ister misin?
– İsterim. Sağ ol.
Figen mutfağa geçti, Murat salondaki koltuğa. Duvarın üstünde genç Selenle bir fotoğraf. Figen gülüyor, otuz beş yaşlarında.
Mutfaktan dönerken Murat hemen konuşmadı. Çayını tutuyordu.
– Figen, – başladı sonunda. – İstek istemeye hakkım olmadığını biliyorum.
– Murat
– Hayır, izin ver de konuşayım. – Kaldırıp baktı. – Aylardır anladım ki, yanılmışım. Söylediğim, yaptığım
– Açıklama gereksiz, – dedi Figen.
– Gerekli. – Yutkundu. – Her şeye rağmen senden yeni bir başlangıç istiyorum. Saçma gibi geliyor ama değiştim…
Figen çayı masaya koydu, ona uzun baktı.
– Kime ne gerek? – dedi.
– Sana.
– Bana mı, yoksa ilgilenebilen birine mi?
Bir an sustu Murat.
– İkisi aynı değil mi?
– Değil, – sesi sakindi. – Hastalandın ve sana bakan birini tekrar yanında istedin. Ama bu aşk değil, başka bir şey.
– Belki bu sefer öyledir…
– Olsaydı bırakmazdın.
Murat sustu.
– Nasıl devam edeceğimi bilmiyorum, – dedi sonunda, gene sade.
– Güzel. – Figen, – O zaman düşünmeye başlarsın. Uzun zaman düşündün mü?
– Düşündüm.
– Ne buldun?
– Yüzeysel biriymişim. Hız, hareket derken dip yokmuş.
– Bu bir aşama.
– Yanında biri olmayınca boş, – dedi.
– Yanında olmak, birinin bakımını değil, verip aldığı eşitliği aramak demek. Düşündün mü?
Cevap yoktu.
– Vücudun hasta oldu. Ben kurtardım. Sen “sakat” dedin bana. – Sesinde ilk kez ince bir iğne vardı. – Oysa asıl sakatlık bambaşka: Kendi rahatından başka bir şey yapamayan, zor zamanlarda kaçan insan asıl eksiktir.
Sadece dinledi Murat.
– Başlamak yok, – dedi Figen. – Çünkü gerek yok, çünkü yıkılmış temelin üstüne inşaat olmaz. Yenisi gerekir.
– Başka biriyle.
– Suç değil, gerçekten.
Yavaşça kalktı Murat. Ceketini aldı.
– Ben gidiyorum, – dedi.
– Tamam.
Kapıda döndü.
– Mutlu musun? – diye sordu.
Uzunca düşündü.
– Evet, – dedi. – Önceki gibi değil, başka türlü. Ama evet.
Başıyla onayladı Murat.
– Güzel o, – dedi hafifçe. Gerçekten öyleydi.
Kapı sessizce kapandı.
***
Figen, koridorda bekledi; asansörün sesini, aşağıdan çarpan kapıyı, dışardaki arabayı duydu.
Sonra telefonunu aldı ve mesaj attı.
“Çıktı, her şey yolunda. Neredesin?”
Bir dakika sonra cevap geldi.
“Sahildeyim. Gel.”
Paltosunu giyip çıktı.
Merdiven sessiz. Hava soğuk ama iç huzuru vardı Figende; Şubat, kuru bir ayaz.
On dakika yürüdü sahile.
Ne hızlı, ne yavaş.
Bildiği yere giderek…
***
Salih sahil korkuluğunda, nehre bakıyordu. Figenin adımlarını duydu, döndü.
– Zor mu geldi? – dedi Figen.
– Metrodan çabuk, – güldü Salih. – Nasılsın?
– İyiyim. Cidden iyiyim.
– Ne istedi?
– Başlamak.
Salih bekledi.
– Açıklama yaptın mı?
– Yaptım.
– Anladı mı?
– Bilmem, değişikti. Daha sessizdi.
– Hayat insanı değiştirir, – dedi Salih.
– Hayat, değişebilenleri değiştirir, – dedi Figen. – Diğerini sadece ezer.
Salih başını salladı.
Beraberce koyu gri nehre baktılar. Dalgalı, buzsuz şubat akşamı.
– Salih, – dedi Figen.
– Evet?
– Kaplıcada, “Bir şey oldu, yine buradayım… Bu yeter,” demiştin.
– Hatırlıyorum.
– O zaman anlamamıştım. Şimdi anlıyorum.
– Neyi?
– “Yeterlilik” az değilmiş; tam aksine. Burada, şimdi, elimizdekiyle olmak… Bence tam olarak huzur bu.
– O ne peki?
– Aradığımız şey, – dedi Figen.
Salih tekrar sormadı. Anlamıştı.
Beraberce, omuz omuza nehre bakarken, hafif pembe bir şubat akşam güneşi kentin üstünde yanıyordu.
Hemen elini tutmadı Salih; önce sadece durdu yanında, sonra hafifçe dokundu Figenin eline. Acele etmeden… Yavaşça, olması gerektiği gibi.
Figen elini çekmedi.
Nehir aktı…




