Onun Yeni Hayatının Bedeli

Yeni Hayatının Bedeli

Zeynep, sana bir şey söylemem gerek. Uzun zamandır düşünüyorum bunu.

Zeynep Soylu mutfakta, tencerede kaynayan çorbayı karıştırıyordu. Bildiğin sebze çorbası. Patates, havuç, biraz kereviz. Hemen dönüp bakmadı. Kocasının sesi farklıydı. Faturaları ya da işini şikâyet ettiği ton değildi bu. Yoğun ve önceden düşünülmüş bir havada yankılanıyordu.

Dinliyorum, dedi, karıştırmaya devam ederek.

Hayır, dinlemiyorsun. Bir dön bak bana.

Ocağı kapattı. Kaşığı yavaşça kenara koydu. Yavaşça döndü.

Murat Soylu, elli iki yaşında, uzun boylu, şakaklarında Zeynep’in bir zamanlar güzel bulduğu o beyaz tellerle, mutfağın kapısında duruyordu. Elinde telefonu vardı, ama ekrana bakmıyordu. Sadece tutuyordu.

Gidiyorum, dedi.

Zeynep’in göğsünün altında bir şey sıkıştı. Acı değil. Acının beklentisi gibi bir his.

Nereye? diye sordu. Aptalca bir soruydu, biliyordu. Ama başka kelime bulamamıştı.

Temelli. Eşyalarımı topladım. Bavulum antrede.

Murat…

Zeynep, uzatmayalım. Sahne istemiyorum.

Sahne çıkarmayacağım. Kendini tutacak gücü buldu nedense. Sadece, bana açıklama borçlusun. Açıkla.

Bir süre sustu Murat. Telefonu bir elinden diğer eline aldı.

Artık böyle devam edemem, dedi sonunda. Bir engelliyle yaşamaya hazır değilim.

Sessizlik neredeyse fizikseldi. Dışarıdan araba geçti, bir yerde apartmanın kapısı çarptı, borularda bir ses yükseldi. Ama mutfakta o kadar sessizdi ki, Zeynep kendi nefesini duyuyordu.

Ne dedin? dedi çok hafif bir sesle.

Bu acımasızca geliyor, farkındayım. Ama sordun. Kalan ömrümü senin yaranla, ilaçlarınla, raporlarınla geçirmek istemiyorum. Zeynep, ameliyattan sonra değiştin. Artık o eski sen değilsin.

Sana böbreğimi verdim.

Biliyorum.

Sana kendi böbreğimi verdim, yaşa diye.

Biliyorum. Gözünü kaçırmıyordu, bu en kötüsüydü. Kaçmıyordu. Ve minnettarım. Hayatımı kurtardın, bunu asla unutmayacağım. Ama minnet uğruna yıllarca birini mutluymuşum gibi kandıramam.

Kim olmuşum peki ben?

Başka biri artık.

Zeynep yavaşça pencereye yürüdü. Dışarıda kasımdı. Gri, ıslak, çıplak ağaçlar, asfaltın üstünde su birikintileri… Camdan dışarı bakarken, nasıl davranması gerektiğini bilemedi. Ağlamak mı gerekiyordu? Bağırmak mı? Yere mi yığılmalıydı?

Biri var, dedi. Sormadan, bildiğini bilerek.

Cevap hiç gelmedi, duraksama yetti.

Var.

Ne zamandır?

Birkaç aydır.

Başını salladı. Camdan ayrılmadı.

İsmi ne?

Bu önemli değil, Zeynep.

Adını söyle, dedi.

Selin.

Kaç yaşında?

Otuz bir.

Bir daha başını salladı. İçinde bir şeyler son altı ayı bir şemada topluyordu. Eve geç gelmeler, bilmediği yeni parfüm, bir süredir Zeynepe nasılsın bile sormayışı. Hiç sormuyordu artık.

Şimdi mi gideceksin? dedi.

Evet.

Peki.

Onun salonun koridorunda yürüyüşünü, bavul tekerlerinin parke üzerinde sesini, kapı kilidinin tıkırtısını duydu. Net bir klik ve hepsi bitti.

Zeynep cama karşı birkaç dakika daha dikildi. Sonra ocağı tekrar açtı, kaşığını eline aldı.

Çorbayı koymak gerekiyordu.

***

Üç yıl önce Murata son safha böbrek yetmezliği teşhisi konduğunda, Zeynep hiç düşünmedi. Kendisi teklif etti. Doktorlar uyum aradı, tüm testleri geçti ve iki yıl önce nisan ayında ikisinin de yatışı yanında odalara yapıldı. Zeynep sol böbreğini verdi. Uzun süre hastanede yattı, yavaş yavaş iyileşti. Murat çok daha çabuk toparlandı.

Sonraki aylarda tek böbrekle yaşamanın ağırlığını öğrendi Zeynep. Yandaki sızı, sürekli yorgunluk, diyet, üç ayda bir kan ve idrar tahlilleri… Sol karnında kalan yara izi gitmedi, sadece rengi açıldı.

Murat o sırada açıldı adeta. Rengi yerine geldi, yıllarca diyalizle kaybettiği kiloyu geri aldı, spor salonuna yazıldı. Yeni takım elbise, yeni bir parfüm…

Zeynep, onun hayata sevindiğini düşünüyordu. Geriye dönüp kazandığına minnet duyduğunu… Gerçekten seviniyordu.

Meğerse ne kadar safmış.

***

Murat evden gidince ilk iki hafta çalıştı Zeynep. Otomatik pilot gibiydi. Evde çeviri yapıyordu. Almanca ve İngilizce. Tıp, hukuk, bazen edebiyat çevirileri. Bilgisayar başına oturdu, ekranda başkalarının kelimelerini çevirdi; bu iyi geliyordu çünkü kendi kelimeleri yoktu artık.

Akşamları ne bulursa onu atıştırıyordu. Yemek pişirmiyordu. Ekmek, peynir, bazen yumurta kaynatıyordu. Erken yatıp, sessiz evde oturmak yerine uyumayı seçiyordu. Dörtte uyanıp tavana bakarak, güneşin doğmasını bekliyordu.

En yakın arkadaşı Fatma her gün arıyordu.

Zeynep, adam gibi bir şey yedin mi bugün?

Yedim.

Ne yedin?

Fatma, bunun ne önemi var…

Ne yedin, söylesene.

Sandviç.

Sandviç dediğin yemek mi! Yarın geliyorum.

Gelme.

Geliyorum işte.

Fatma Kurt, üniversiteden beri arkadaşıydı. İkisi de ellisini geçmişti. Fatma bir devlet hastanesinde dahiliye uzmanı, ikinci evliliğindeydi, hafta sonları torun bakardı. Lafı hiç dolandırmazdı, pat diye konuşurdu.

Ertesi gün geldi, ilk iş buzdolabını açtı.

Aman Allahım, Zeynep… dedi yavaşça, neredeyse boş raflara bakarken. Hiç mi yemiyorsun?

Yiyorum.

Neyle besleniyorsun?

İşte… çeşitli şeyler.

Çeşitli… Fatma buzdolabını kapatıp, karşısına geçti. Silinmişsin, yüzün yok resmen.

Sağ ol.

İltifat değil bu. Zeynep, zorlandığını biliyorum. Zorlanmak normal, ama böyle yavaşça silinmek de olmaz.

Silinmiyorum.

Siliniyorsun. Masaya oturdu ve el işaretiyle karşısına çağırdı. Hadi anlat baştan.

Zeynep oturdu. Masanın desenine daldı.

Artık bir engelliyle yaşamak istemediğini söyledi, dedi, sesi buz gibi. Hepsi o.

Fatma uzun süre sustu.

Vay arsız, dedi sonunda. Duygusuzca, sanki bir tanı koyar gibi.

Hayır, öyle deme. Kötülemeni istemiyorum. Ne faydası var.

Sana öfke gerekiyor. Şu an yaptığından sağlıklısı bu.

Bende öfke yok, çok denedim. Orası bomboş, soğuk sadece.

Fatma sustu, su kaynatıp, dolapta bulduğu bulguru çıkardı, tencereye koydu. Zeynep izin demediğine bakmadan yemek yaptı.

Ve o anda, Zeynep ilk defa ağladı.

İki haftalık sessizliğin ardından, kontrol edemediği, sessiz bir ağlama. Fatma gelip sarılmadı. Her şey geçer demedi. Sadece tencerenin altını kıstı, yanına kağıt havlu bıraktı.

Ağla, dedi. Faydalı.

***

Aralık puslu geçti, ocak daha parlak. İş Zeynep’i toparlıyordu. Çevirmesi gereken metinler dikkat istiyordu ve başka bir dile geçtiğinde, kendisine fırsat kalmıyordu.

Şubatta Fatma, Bir sanatoryuma gitmen gerek, dedi.

Nereye?

Sakaryadaki Şifa Kaplıcalarına. Güzel rehabilitasyon programları var, fizik tedavi, yürüyüş. Kış da orman da şahane orada.

Fatma, engelli değilim.

Senin dinlenmen gerek. Ortam değişikliği. Kaç aydır evle duvarlar bir oldun. Birazdan sandalyeyle konuşacaksın.

Konuşuyorum zaten.

Fatma bakakaldı.

Şaka, dedim zaten. Neredeyse şaka.

Gideceksin. Martta yer ayırttım. Üç hafta, resmi olarak dinlenme programı olur. Hatta böbrek donörüne yıllık bakım önerilir tıpta, bak istersen.

Uyduruyorsun.

Gerçekten! Aç bak.

Kontrol etmedi Zeynep. Fatmanın doğru söylediğini, kendi kendini çürütmeye çalışmayı anlamsız buldu. Dört aydır kanar gibi evinde durduğunu, çürüdüğünü biliyordu. Bir şey yapmalıydı.

Peki, dedi sonunda. Gideceğim.

***

Şifa Kaplıcaları, aynen Fatmanın anlattığı gibiydi. Eski bir termal otel, yenilenmiş, çam ormanlarının arasında büyük bir park, yürüyüş yolları. Odasının penceresinden küçük bir gölet görünüyordu, martta hâlâ buz tutmuştu. Sabahları buz, güneş doğarken pembe parlıyordu.

İlk iki gün hemen hiç odadan çıkmadı. Tedaviler, öğünler, kitap okuma. Az biraz çeviri yaptı, oysa müşterileriyle ara vermekte anlaşmıştı.

Üçüncü gün, yürüyüşe çıktı.

Park tenhaydı. Birkaç yaşlı bankta, iki kadın yürüyüş çubuğuyla tempolu yürüyordu. Bir adam köpekle dolaşıyordu.

Zeynep yavaş yürüdü. Ayaklarının altındaki taşların sesini, ağaçlardaki kuşların ötüşünü dinledi. Düşünmeden, hiçbir şey düşünmeden yürümek güzeldi.

Göletin yanında tahta bir bank vardı. Oturup, buza baktı.

Rahatsız etmem umarım?

Yanında, ellisini geçmiş, kısa boylu, geniş omuzlu, lacivert montlu bir adam duruyordu. Bankı işaret etti.

Buyurun, dedi Zeynep, bankta yana kayarak.

Adam oturdu, gölete baktı.

Güzel, dedi bir dakika sonra. Buz hâlâ tutuyor.

Evet.

Mart geldi, ama hâlâ. Geçen sene şubatta çözülmüş, dediler.

Ben ilk defa geliyorum, dedi Zeynep. Karşılaştıracak anım yok.

Ben ikinci kez. Sessizleşti. İlk gelişim ekimdi. Şimdi mart.

Onu buraya neyin getirdiğini sormak kabalık olurdu; herkesin derdi vardı burada, bilirdi.

Ne zamandır buradasınız? diye sordu adam.

Üç gün.

Ben de dün geldim. Sol bacağını öne dikkatle uzattı, sanki yerini kolaçanı yapıyordu. Sol bacağım hâlâ tam dinlemiyor. Ağır fizik tedavi verilecek dediler.

Otururken dengesizliği fark etmişti Zeynep. Biraz eğri, biraz öteki türlü.

Kaza mı? dedi, kendisi de bu kadar direktliğine şaşırıp.

Evet. Eylülde. Omurgam kırıldı. Duygusuz anlatıyordu. Felç değil ama hâlâ tam düzelmedi.

Çok geçmiş olsun.

Ne için? Siz itmediniz ki beni. Hafif şaşkın baktı. Ağırdır herhalde dedim sadece.

Ağırdır tabii.

İnsan çok düşünüyor bu süreçte. Hafif gülümsedi. Faydalı diyorlar.

Zeynep, kendisini hafifçe gülümserken buldu. Zoraki, utangaç bir şekilde.

Benim adım Tolga, dedi adam, elini uzattı.

Zeynep.

Ellerini, kısa, samimi şekilde sıktılar.

Ben yürüyüşe devam edeyim. Yavaşça kalktı. Her gün kırk dakika mecbur, yoksa düzelmeyecek.

Kolay gelsin.

Sağ olun size de.

Adam dikkatli ama dik yürüyordu. Zeynep, tekrar buza baktı.

Aylar sonra ilk defa, ne iyi ne kötü, sadece sade bir şekilde hissettiğini fark etti.

***

Ertesi gün kahvaltıda yine yan yana geldiler. Rastlantıydı. Odaya en yakın pencere kenarındaki masayı seçtiği sırada, adam da tepsisiyle içerideydi. Zeynep başıyla onay verdi.

İsterseniz?

Teşekkürler.

Bu kez neredeyse hiç konuşmadılar. Tolga telefonda bir şey okudu, Zeynep pencereden dışarı baktı. Sonra adam telefonu cebine koydu:

Çevirmen misiniz? dedi.

Nereden anladınız?

Dün yanında Almanca sözlük vardı. Kağıtlı. Bugünlerde nadir.

Dikkatlisin.

Göz gezdiririm. Övünme tonu yoktu. Ne çeviriyorsunuz?

Tıp, hukuk, bazen edebiyat.

Değişikmiş. Gerçekten ilgileniyormuş. Ben mimardım. Şimdi belirsiz.

Neden belirsiz?

Elim iyi, sırtım sıkıntılı. Göreceğiz.

Çalışmayı bırakamıyor musunuz?

Bırakamıyorum. Masaya vurdu. Yani zorunda olduğumdan değil, kafam bununla çalışıyor. Mekânla, planla. Onu kaybedince bir şey eksik.

Sanırım, çeviri de öyle. Beyni başka moda geçiriyor insan. Olmayınca bir şeyler eksik kalıyor.

Aynen, öyle. Başını salladı yine.

Bir süre sessizlik oldu. İyi, tedirgin etmeyen bir sessizlik.

Siz ne kadar kalacaksınız? dedi Tolga.

Üç hafta.

Ben de. Demek yine karşılaşacağız.

Belli ki…

***

Zeynep göletteki buzu izleyip, bir yabancıyla sohbet ederken, Murat Soylu başka bir dünyada yaşıyordu.

Kendisi de anlamıyordu nasıl bu kadar iyi hissettiğini. Üç yıl hasta olduktan, diyalizle uğraştıktan sonra, vücudunun nihayet ona ait dolu dolu hissedilmesi şaşkınlık vericiydi. Sabah ilaçları düşünmeden uyanmak… Akşam bir kadeh şarap içebilmek (neredeyse), kaçamaklar yapabilmek…

Selin bu yeni hayatının bir parçasıydı. Otuz birinde, açık tenli, her daim telefon şarjda, tükenmez enerjiyle. Turizm acentesinde çalışıyordu, her şey için planlar kurmayı severdi.

Murat, bak ne buldum. Telefonda dağlar, masmavi sular, kayalar gösteriyordu. Nisanda Kaş yürüyüşü… Kolay ama harika. Nasıl?

Harika, dedi o da. Çünkü harikaydı. Geçen sene hiçbir yere gidemeyeceğini düşünüyordu.

Selin birkaç kutusunu, mutfağın düzenini değiştirip yeni perdeler astı. Murat itiraz etmedi. Perdeler güzeldi.

Nadiren, çok nadiren Zeynepi düşünürdü. Üzüntüyle değil. Ya da tam olarak öyle denemezdi, ama pişmanlık gibi de değildi. Discomfort, ama suçluluk demek istemiyordu buna. O iyi bir insandı. Onun için hayatını vermişti. Ama hasta ya da hasta gibi gördüğün biriyle devam etmek bambaşkaydı. Aşağı çeker. Onun yukarı çıkmaya ihtiyacı vardı.

Kendine böyle anlatıyordu. İkna oluyordu.

İşyerinde herkes farkı görüyordu. Şakalar, Murat Bey, acayip gençleştiniz ha! Hayat güzel, diyordu Murat. Ve gerçekten güzeldi.

Nisanda Kaşa gittiler. Eylülde Karadeniz. Selin, yaylalarda yıldız izlemek istiyordu; Murat eski yapamadıklarını telafi etmek…

Karadenizde rüzgâr soğuktu. Kötü değildi. Arabayla boş yollardan giderken, Selin çekiyordu. Murat kendisini olağanüstü hissediyordu.

Bu tempoyu kaybetmekten korkuyordu.

***

Terapiler, yürüyüşler, öğle yemekleri… Zeynepin rutini oluştu. Sabah iğneli doğal banyo, ardından kahvaltı, sonra parkta bir buçuk saatlik yürüyüş. Yemekten sonra biraz uyku. Akşam kitap ya da pencere başında karanlığın inişini izlemek…

Tolga ile aynı tempoyu tutturdular. Aynı saatlerde aynı parkurlarda yan yana düşmeye başladılar.

Bugün otuz altı dakika, dördüncü gün bankta otururken.

Kırk dakika olması gerek.

Biliyorum. Yoruldum. Çözülmeye başlayan buzu izledi. Kızıyorum kendime…

Gereksiz. Beş ayda omurgadan toparlanıyorsun. Kızman saçmalık.

Siz bayağı tıp metni çeviriyorsunuz, hemen anlaşılıyor.

Nasıl?

Çünkü aklı başında konuşuyorsunuz. Ağlamaklı şefkat yok. Sustuktan sonra: Herkes abartır ya da küçümser. Sen harikasın, bunda bir şey yok, hepsi geçer… Siz sadece gerçeği söylediniz.

Sonuç ne olur bilemem, dedi Zeynep. Hekim değilim.

İşte bu… Gülümsedi. Dürüstlük… Az bulunur.

Doğruydu. Zeynep son aylarda çokça iyi olacaksın, sen çok güçlüsün duymuştu. Ama sadece gerçeği söyleyen pek olmamıştı.

Nasıl oldu peki? Anlatmak istemezseniz de olur.

Şantiyede. Sahada olmam gerekirdi. Bir şeyler kötü gitti, iskelenin üçüncü katından düştüm.

Sonra?

Sonra kurtuldum. Dramatik değildi, tek cümle. İlginç, o an çözemiyorsun, yavaş yavaş anlamaya başlıyorsun. Önce canlı olduğunu, sonra acıyı… sonra neyin kaldığını.

Uzadı mı iyileşme?

Çok. Gölete baktı yine. Düşünmeye vaktim oldu bol bol.

Ne düşündün?

Çeşitli. Duraksama. Hep başkalarına ev yaptım, kendime bir evim olmadı. Oğluma iki yıldır doğru dürüst selam bile veremedim. Belki iyidir de böyle bir sarsıntı…

Tuhaf bir silkelenme yöntemi…

Doğru. Ama hayat daha zarif bir yol sunmuyor.

Zeynep güldü. Sessizce, kendine yabancı gibi.

Sizi gülerken ilk kez duydum, dedi Tolga.

Üç gün oldu tanışalı…

Üç gün, bir defa bile.

Cevap vermedi. Buzdaki giderek büyüyen siyah deliğe baktı.

Evli misiniz? Yine doğrudan, flörtten çok uzak.

Eskiden. Doğru ve sade. Şimdi değil.

Ne zamandır?

Dört ay oldu. Duraksadı. Eşi gitti. O ameliyatımdan sonra…

Bir anda sustu, tekrar devam etti.

Eşim böbrek nakli oldu. Ben verdim. Sonra, onun deyimiyle engelliyle yaşamak istemediği için gitti.

Uzun süre Tolga sessiz kaldı. Zeynep bekledi. İnsanın cevabı olurdu bu cümlede. Genellikle: Vah vah., Nasıl yani! gibi…

Kırıcı, dedi Tolga sonunda. Sadece kelimeyi, yavaşça.

Evet, dedi Zeynep. Kırıcı.

***

Martın ortasında göletteki buz tamamen çözüldü. Su koyu gridendi, sonra maviye döndü. Sabahları üstünde sis olurdu.

Artık beraber yürüyorlardı. Önceleri tesadüftü, sonra alışkanlık oldu. Kahvaltıdan sonra saat ona doğru, binanın önünde buluşup yürüyüşe çıkıyorlardı.

Tolga yavaş yürürdü. Zeynep onun hızına uyum sağladı ve hoşuna gittiğini fark etti. Kimse bir yere yetişmiyordu.

Çok konuşuyorlardı. Mimari, çalışma hayatı, diller. Bir travmadan sonra mekâna, dünyaya bakışın değişmesinden… Bedende bir şey değiştiğinde her şeyin başka oluşundan…

Zeynep kendi yara izini anlatırdı. Başta bakamadığını, sonra alıştığını, sonra kabullendiğini.

Doğrusu bu, dedi Tolga. Bedenimiz çok daha dürüst bizden. Sadece uyum sağlar.

Siz, kendi izinizle yüzleşebiliyor musunuz?

Omurgadaki iz, göremem ki. Hafifçe gülümsedi. Ama her gün hissediyorum.

Bu sizde ne anlama geliyor?

Düşündü.

Buradayım, dedi. Bir şey oldu. Ama ben buradayım. Yeter.

Zeynep akşamları bu cümleyi düşündü. Bir şey oldu, ben buradayım.

Bu bambaşka bir felsefeydi. Murat, olanı unutmak istiyordu. Her şeye yeniden başlamak, yeni beden, yeni kadın, yeni hızla… Bu adam ise yaşamaya, burada olmak yeterdi diyordu.

Henüz tam hislerinin ne olduğunu bilmese de, düşünmek iyi geliyordu.

***

İkinci haftanın akşamları çay içtikleri bir ritüel başladı. Fuaye köşesinde koltuk, küçük masa… Zeynep odasından Fatmanın gönderdiği kurabiyeleri getirir, Tolga köşedeki makineden çay alırdı.

Oğlunu anlatır mısın? dedi bir akşam.

Ali. Yirmi altı yaşında. İstanbulda yazılımcı. Geçen yıl evlendi, gelini bir kez gördüm. Hiç kavga etmedik, ama araya mesafe girdi. Ben hep meşguldüm, kendi kendine büyüdü.

Sonra konuştunuz mu?

Geldi hastanede. Sessizce oturdu yanımda. Sessizleşti. Hayat tuhaf. Bir felaket anı bazen insanı yaklaştırıyor.

Biliyorum. Zeynep bardağına sarılmıştı. Bir kızım var benim de. Ada, yirmi üç yaşında. Muratın gidişini duyunca gelmek istedi. İstememiştim.

Neden?

Görmesi istemedim. O halde… Sustu. Acınan biri olarak hatırlanmaktan korktum galiba. Anne ise güçlü olmalı.

Ne anlamda?

Kendim olarak. Kurban ya da zavallı olmak istemedim.

Anlaşıldı. Başını salladı. Gurur mu, koruma refleksi mi?

İkisi de galiba.

Burada olduğunu biliyor mu?

Biliyor, aramıyor. Haftasonu geliyor diye düşünüyorum.

Bırak gelsin.

Zeynep Tolgaya baktı.

Neden?

Zaten istemiyorsa gelmezdi. Sırf zorla geldiyse, sevgidendir, acıdan değil. Çay bardağını koydu. Ben uzun süre oğluma gelme dedim. Sonra geldiğinde anladım, yalnız başa çıkmakla aynı şey değil.

Zayıf gördüğünden korkmadınız mı?

Korktum, dedi dürüstçe. Ama çocuk değil, hissediyor zaten…

Zeynep karşılık vermedi. Ama ertesi gün Adayı aradı ve gelmesini istediğini söyledi.

***

Murat, bir reklam broşüründe Nemrut Kraterinin fotoğrafını inceledi. Çok güzel olurdu, dedi. Seline uzattı. Nemrut, sonbahar tırmanışı…

Selin baktı.

Dört bin metre. Murat, sen dağa alışık değil misin ki?

Mesele değil artık.

Doktorun yük bindirme demişti.

Akıllı yük kaldırmak demişti. Yürüyüş… Gülümsedi. Bu düz trekking, dağcılık değil.

Biraz düşündü Selin.

Peki. Sonbaharda o zaman.

Araştırırım.

Yine telefona daldı. Murat dergiye gömüldü. Dağın fotoğrafı, mükemmel bir külah, üstünden bulutlar… Büyüleyici.

Zeynepe neredeyse hiç düşünmez olmuştu. Nadiren, ortak eski bir dost aradığında ya da hastane kutusunda gerekli olan ilaç şişesine gözü takıldığında. O hap kutusunu Zeynep koymuştu raflara, Murat istemeden.

Şimdi kendi ilaçlarını kendi yerleştiriyordu.

Demek ki insan kendi yapabiliyormuş.

Antidepresan ihtiyacı kalmamıştı artık. Beden kendini belli ki iyi hissediyordu. Son kontrollerde değerler normaldi. Takip eden doktoru, sürekli hızlı toparlanmayı beklemiyor, şaşkınca sevinirdi.

Nasıl hissediyorsun?

Harika, doktor bey.

Fiziksel aktiviteler?

Orta karar.

Alkol?

Pek az.

Diyet?

Elimden geldiğince.

Güzel, böbrek iyi, ama gevşeme.

Gevşemem, demişti Murat. Ve inanıyordu.

***

GAPa gitmediler. Selin kendince daha yakın bir şey buldu: Mardin. Ekim. Uçsuz bucaksız ovalar, çarşılar, çöl… Develer.

Yürüyüş yok, ama harika, dedi.

Tamam.

Mardinde hava otuz beş dereceydi. Eski çarşıda gezdiler, pazarlık yaptılar, gereksiz ne varsa aldılar. Akşam uzunca masada baharatlı et, nane çayı…

Murat hafif bir yorgunluk hissetti. Sıcağa bağladı.

Önce ateşlendi.

Ne yedin acaba, dedi Selin.

Ya da sıcak çarptı.

Bir gün odada yattı. Ertesi gün geçti. Devam ettiler.

Son gününde, sağ yanındaki ağrı geri geldi. Böbreğin olduğu yerde. Sıkıntılı bir sızı.

Noldu? dedi Selin.

Bir şey yok, yanım ağrıyor.

Doktora mı gitsek?

Yok, yorgunluk…

Döndüler. Ağrısı üç güne geçti.

Ama bir endişe kalmıştı, adını koyamadığı bir huzursuzluk.

***

Ada cumartesi sabahı geldi sanatoryuma. Annesi gibi uzun boylu, koyu saçlı, açık renk gözlü, kendinden emin…

Kapıda sımsıkı sarıldı Zeynepe.

Anne.

Ada.

Lobi köşesinde çay içtiler. Ada işini, yeni taşındığı evi anlattı. Zeynep, kızı büyümüş de kendisi fark etmemiş gibi hissetti.

Sen nasılsın? diye sordu Ada.

Daha iyi, dedi annesi. Gerçekten doğruydu.

Burada ortam nasıl?

Güzel, huzur var. İnsanlar da iyi.

Ada ima ile sordu:

Nasıl insanlar?

Zeynep az düşündü.

Biri var… Mimar. O da toparlanıyor. İyi biri.

İyi?

Ada, yapma.

Bir şey demedim.

İfade başka…

Senin mutlu olman güzel sadece, dedi ciddi ciddi.

Zeynep kızına baktı.

Büyümüşsün.

Evet, dedi gülerek. Zamanıydı.

Tolga, ikisi lobide otururken göründü. Geçiyordu, Zeynepi gördü, başını salladı.

Merhaba.

Merhaba. Bu kızım Ada, Tolga. Mimarlık…

Tanıştığıma memnun oldum, dedi, Adaya el verdi. Sevdiniz mi burayı?

Güzel, orman iyi.

Evet. Zeynepe döndü. Görüşürüz.

Görüşürüz.

Adam gidince, Ada bir süre sessiz kaldı.

Anne…

Ne?

Hiç. Gülümsedi. Tamam, iyi.

***

Sanatoryumun son haftası ağır ama huzurlu geçti. Kar iyice eridi, parkta filiz gibi yeşillik, kuş sesleri…

Tolga ile her sabah yürüdüler. Artık daha düzgün yürüyordu. Kırk dakikası bir saati buldu, sonra bir saat yirmi dakika. Söylenecek gururluydu ama gururla değildi, sükûnetle söylüyordu.

Bugün bir saat yirmi yedi. Neredeyse hiç mola yok.

Harika.

Bacak eskiye göre iyi. Fizyoterapist üç dört aya tamamen düzelirsin dedi.

Güzel haber.

Evet. Sustuktan sonra: Oğluma gideceğim. İstanbula. Sebepsiz, sadece görmek için.

Sadece?

Evet. Ağaçlara baktı. Ada ile sizin dediğiniz gibi. Gören, hissediyor. Sevgiyle gelmek başka…

Düşüncelisiniz.

İşim gereği. Mimarlar, nesnelerin arasıyla ilgilenir, nesnelerin kendisiyle değil.

Zeynep düşündü.

Güzel…

Pratik aslında. Ama o gülümsüyordu. Zeynep, kaba sormamda sakınca yoksa…

Sorarım bak.

Dönünce size ulaşmam sakıncalı mı?

Durdu, Tolga da… Göz göze geldiler. Çamlar, kuşlar, gölet…

Sakınca yok, dedi.

İyi. Sevinçle değil, ciddi… Sadece olması gereken bir konu gibi.

Yavaşça yürüdüler.

***

Mart sonunda döndü eve. Ev aynıydı. Ama bir şey başkaydı, belki o başkaydı.

İlk iş olarak tüm pencereleri açtı. Hava serindi ama o havayla dolmak istedi. Sonra koca bir alışveriş listesi yapıp markete indi. Bir sürü şey aldı, sadece ekmek ve peynir değil. Tavuk but, yeşillik, domates, akşam için güzel bir yemek…

Yemek yaparken radyoyu açtı.

Fatma sekizde aradı.

Nasıl? Döndün mü?

Döndüm.

Anlat bakayım.

Gerçekten iyi geçti.

Kulaktan işitiyorum, sesin bambaşka. Duraksama. Zeynep, biri mi var?

Biriyle tanıştım.

Uzun bir suskunluk.

Anlat bakalım, dedi Fatma başka sesle.

Kısa, detaysız anlattı. İsim, yaş, mimar, yavaş yürüyüş, akşam çayları…

Arayacak mı?

Dedi arayacak.

Güzel, dedi Fatma. Tekrar: Güzel.

Tolga ertesi akşam aradı.

***

Görüşmeye başladılar. Acele etmeden. En iyi kelime buydu, acele etmeyerek…

İlk buluşmalarından iki hafta sonra, Tolganın sahildeki küçük, eski bir balıkçı restoranına gittiler. Tolga yalnız yaşıyordu, boşanalı yıllar olmuştu. Eski eşi şimdi başka şehirdeydi, kendi evi kendi hayatı.

Doğru düzgün ayrıldık, dedi. Kırgınlık yok. İhtiyaçlarımız farklıydı.

O ne istiyordu?

Stabilite. Altıda evde babasını isterdi. Ben şantiyedeydim, bir gün orada bir gün başka şehirde.

Ali annesinde mi kaldı?

On altı yaşına kadar. Sonra bana, sonra İstanbula… Ekmek aldı, böldü. Kötü baba değildim. Yoktum. Fark var.

Biraz, dedi Zeynep.

Yiyip içtiler. Dışarıda nisan, ıslak asfalt, sokak lambası…

Sana bir şey demem gerek, dedi Tolga.

Buyur, dedi Zeynep.

Ben artık hızımı kestim, pek hızlı biri değilim. Eğer rahatsızsan, anlayabilirim.

Benimki de yavaş, dedi Zeynep. Gördün zaten.

Parkta nasıl nazik yürüdüğünü gördüm… Sakin bakıyordu. Biliyorum ki, insan nereye gittiğini biliyorsa acele etmez.

Galiba şimdiye kadar aldığı en tuhaf ve en doğru iltifattı bu.

***

Haftada bir, bazen iki. Beraber yürüyüş, sohbet, yemek… Tolga projelerini anlattı, Zeynep çevirilerini. Takip muayenelerine birlikte gidiyorlardı, bazen hekim çıkışı buluşuyorlardı.

Mayısta Tolga bir sergiye çağırdı. Şehir dışında küçük bir mimari etkinlik. Maketler, çizimler, fotoğraflar…

İşte bu, en küçük ev maketinin önünde durdu. Kazadan önceki son projem.

Anlat…

Ev, pencereler, ışık, tam saatinde aydınlık, özenli her bir detay… Zeynep, dinlerken böylesine ilgiyle dinlediği çok az şey olduğunu anladı.

Bitti mi?

Bitiyor. Sonbaharda gidip bakacağım.

Beni de götürür müsün?

O döndü, Zeynepin sen diline geçtiğini fark etti.

Götürürüm, dedi. O da sen dedi.

Bir şeyi değiştiren küçük bir kelime…

***

Aynı yaz Murat Soylu, sağlığında bir terslik olduğunu hissetti.

Analizlerle başladı her şey. Nefroloğu bizzat aradı.

Murat Bey, bazı değerler sıkıntılı görünüyor. Görüşelim isterim.

Nesi var?

Küçük oynamalar, ama yakından bakmak gerek.

Muayenede doktor alışılmadık bir titizlikle baktı ona.

Hoşlanmadığım veriler var. Organ fonksiyonunda değişimler. Başlangıç reddi gibi. İlaç dozunu ayarlamalıyız.

Red mi?

Başlangıç aşamasında. Dikkat edersek atlatırız. Ama…

Ama?

Son aylarda neredeydiniz?

Murat anlattı. Kaş, Karadeniz, Mardin… Doktor susarak dinledi.

Murat Bey, transplante edilen böbrek, kendi böbreğiniz gibi değildir. İlaçla, başka bünyede yaşıyor. Sıcak verimi bozar. Rüzgâr, rakım, iklim değişimi Bağışıklık sistemine yüklü zarar.

Söylediniz mi?

Söyledim, ama dinleyenin…

Sessiz kalındı.

Korkutmak değil niyetim, dedi doktor. Ama gerçek bu. Artık sağlıklı insan gibi koşturamazsınız.

Murat, hastaneden çıkıp arabasında dakikalarca oturdu.

Yoldan genç bir çift geçti, kahkahalarla. Başka bir şey hissetmemeye çalıştı.

***

Selin başta destekti. Sonra, Muratın aktif yaşıyorum işaretleri yavaşlayınca onun da keyfi kaçtı. Direkt demese de Murat anlıyordu.

Bir süre dinlenmem gerek. Doktor diyor ki…

Tabii, toparlanırsın, sonra devam ederiz.

Grip değil bu.

Farkındayım. Sadece çabuk toparlanırsın Murat.

Ya toparlanamazsam?

Bakıştı.

Toparlanırsın, dedi. Abartma.

Aslında abartmıyordu. Sadece sormuştu.

***

Sonbaharda yurt dışına gitmediler. Hatta hiç bir yere.

Murat evde oturup kitap okumaya daldı. Alışık değildi ve biraz tedirgin etti. Oysa yıllarca hastayken hep hareket istiyordu. Şimdi yine oturduğu yerde…

Selin daha geç gelir oldu. Bazen gelmedi, Arkadaşımda kalacağım diye arardı. Murat sorgulamazdı. Bilmek istemiyordu.

Küçük bir tartışma kasımda çıktı. Bir yılbaşı planı üstüne… Ama asıl mesele başka şeylerdi.

Murat, sen anlıyor musun, böyle devam edemem ben… dedi. Çok sinirli değil, sadece bitkin. Sürekli hastasın, tedirginsin, kafan hep başka yerde. Boyuna düşünüyor gibi…

Özür dilerim.

Mesele özür değil. Durdu.

Beklediğin şey farklı mıydı? dedi Murat.

Duraksadı.

Bilmiyorum, ama bu değildi…

Anlamıştı Murat.

İlginçtir, ilk aklına gelen Selin olmadı.

Zeynepi düşündü; Zeynepin onun iyileşirken konuşma biçimini. Panik yoktu, telaş yoktu, ilacı, raporu sanki mutfak alışverişi gibi anlatırdı. Hasta olmak da Zeynepin yanında normaldi.

Aklından uzaklaştırdı hemen.

***

Yılbaşında Zeynep mutluydu; sessiz, şaşırtıcı ama dürüst. Sabahları uyanıyor ve yeni günü beklemeyi seviyordu.

Tolga tam anlamıyla toparlandı ekimde. Gayet dik yürüyordu artık. Kendine gülüp, Hâlâ yavaş yürüyorum alışkanlıktan! derdi.

Artık yavaşlama, dedi Zeynep.

Alışkanlık. Uzun süre yavaş giden insanın huyu…

Sonbaharda onun eşyalarını görmeye gittiler. Kendi yaptığı sakin bir evi, yeni bitiyordu. Tolga odalarda dolaşıyor, pencerelerden bakıyordu.

Zeynep ormanın ucundan çıkan güneşi izlerken…

İyi burası, dedi.

Ben de memnunum.

Yan yana durdu.

Zeynep…

Hı?

Bir gün benimle burada yaşar mısın, ister misin?

Uzun sustu.

Bir gün, dedi sonunda.

Yanıt bu mu?

Gerçekçi bir yanıt. Döndü ona baktı. Acele etmiyorum ben.

Biliyorum, dedi Tolga. Ben de aceleci değilim.

Altın sarısı sonbahar ışığı, ağaçların üstünü aydınlatıyordu.

***

Ocakta Fatma aradı.

Zeynep, duydun mu?

Neydi?

Muratı…

Zeynepin içi sıkıştı. Çoktan unutmuş bir refleks.

Nolmuş?

Hastanede. Böbrekle ilgili ciddi bir komplikasyon. Selin de ayrılmış…

Zeynep cam kenarında durdu. Dışarıda soğuk ocak sabahı.

İyi, dedi.

Ne iyi?

Söylediğin iyi oldu.

Sen nasılsın?

Gerçekten iyiyim, Fatma.

Kapattı. Uzun süre cama baktı. İçinde bir his kıpırdadı. Ne sevinç, ne acıma; daha karışık, anlayış gibi bir his.

Tolgayı aradı.

Merhaba…

Selam. Her şey yolunda mı?

Evet. Sadece sesini duymak istedim.

Al işte, burada…

Akşam serbest misin?

Evet.

Gel, gerçek yemek yapacağım.

Geliyorum…

***

Murat şubatta hastaneden çıktı. Zayıflamıştı, yüzü başkaydı artık. Yaşlı değil, başka bir tür yorgunluk…

Yalnız kaldı. Selin eşyalarını gitmeden toplamıştı. Kötü bir ayrılık değildi, sessizdi. Murat yardım etti kolilerini taşırken. Takside son bir veda… Sanki yanlışlıkla karşılaşılmış, sonra kararı bozulmuş iki iyi yabancının ayrılığıydı.

Evde sessizlik vardı. Hâlâ Selinin perdeleri…

Zeynepi hep daha sık düşündüğünü fark etti. Önce seyrek, sonra saatlerce… Düşüncesi, onun yanında olabilmesi, sabrı… İlaç kutularını onun düzenlemesi, eksik bir kelimeyle konuşmaması…

Eksik olan işte buydu.

Eski telefonunu kurcaladı, Zeynepin numarasını buldu. Bir süre baktı.

Aradı.

Üçüncü çalışta açtı Zeynep.

Murat, dedi. Soru değil, bildik cümle.

Merhaba, Zeynep.

Merhaba.

Nasılsın?

İyiyim, sen?

Duyduğun gibi…

Duydum.

Duraksama…

Gelebilir miyim? Sadece konuşmak için.

Biraz bekledi Zeynep.

Gel, dedi sonunda.

***

Pazar günü, saat dörtte zil çaldı. Zeynep hemen açtı.

Murat değişmişti. Daha yaşlı değil, gerçek bir hayat görmüşlük yüzünde.

Geç, dedi Zeynep.

Sağ ol.

Koridorda durdu, etrafa baktı. Ev aynı, ama başka şeyler vardı. Birkaç yeni kitap, farklı koku, çiçekler…

Otur, dedi Zeynep. Çay ister misin?

İsterim. Teşekkürler.

Zeynep mutfağa gitti. Murat oturma odasında, duvardaki eski fotoğrafa baktı. Ada, genç bir kız, Zeynep genç, gülen…

Çayları getirdiğinde konuşamadı önce. Çay bardağını tuttu.

Zeynep… Biliyorum hakkım yok.

Murat…

Dur, söylememe izin ver. Doğrudan baktı. Son birkaç ayda her şeyi anladım. Sana söylediğim hiçbir şey doğru değildi. Yaptığım büyük bir hataydı.

Açıklamana gerek yok, dedi Zeynep.

Gerek. Yutkundu. Seninle yeniden başlamak istiyorum. Biliyorum, saçma geliyor. Ama değiştim. Artık ne istediğimi biliyorum. Kimi istediğimi biliyorum.

Zeynep bardağını bıraktı. Dikkatle baktı.

Kimi istiyorsun Murat? Beni mi, yoksa sana bakan, çekip gitmeyen birini mi?

Hemen cevap vermedi.

Aynı şey değil mi?

Değil. Sesi çok sakindi, ne kırgın ne öfkeli. Şimdi geldin çünkü yalnız, hasta kalmaktan korktun. Sana bakacak birini arıyorsun. Ve eskiden biri vardı.

Zeynep.

Bitireyim. Sesi yükselmedi. Sana kızgın değilim. Bilmeni istiyorum. Bir buçuk yıl… Unutmak değil, iyileşmek için vakit buldum. Kendi benliğimi buldum.

Kimi buldun?

Kendimi. Sonra: Hem de başka birini.

Murat anlamıştı. Gözünde bir perde indi.

Biri var, dedi. Soru değil.

Evet.

Ne zamandır?

İlkbahardan beri. Çayını aldı. İyi bir insan Murat. O da hastalık yaşadı. Gerçekten anlamış biri.

Murat baktı.

Benden daha çok kızman lazımdı, dedi kısık ses.

Kızmadım. Boşluktu. Sonra iyileştim.

Nasıl başardın?

Kendi başıma olmadı. Bakıştı. Yardım edenler oldu; Fatma, sanatoryum… Zaman ve yanımda duran biri.

Ben kaçtım…

Evet.

Korktum çünkü.

Biliyorum. İzden, ilaçtan, zayıflıktan. Ama o, hayatın sonu değildi. Başka bir hayat. Ve yeni hayat da güzel olabiliyor.

Dönmek istiyorum, Zeynep…

Olmaz Murat. Başını yavaşça iki yana salladı. Yorgun, sakin… Dönmek istediğin şey bakım arayışı. Sevgi bu değil. Sen de biliyorsun.

Belki öyle olduğunu bilmiyordum.

Öyle olsaydı gitmezdin.

Uzun süre sustu. Kafasını eğdi.

Şimdi nasıl yaşarım, bilemiyorum, dedi sonunda.

Güzel başlangıç. Cevabını bekle.

Hep sığ biriymişim meğer. Hızlı yaşamak, öyle yaşamak… Sonu varmış.

Önemli bir fark ediş bence.

Ama yalnızken hiç anlamı yok.

Yanında sadece sana ihtiyacı olan birini arama. Karşılık vermesi gerek. Düşündün mü bunu?

Cevap vermedi.

Sen bedenin hastalığıyla karşılaştın. Ben yol gösterdim. Sonra bana engelli dedin. İlk defa sesi ince ve sivriydi. Çünkü engellilik sanıyordun sakat bedenden ibaret. Gerçek engellilik Murat, sırf kendi çıkarını düşünmek, acıdan korkup hemen kaçmaktır.

Dinledi, yüzünde tuhaf bir ifade. Kırgın değil, başka bir tür yorgunluk.

Yeniden başlayamam. Kızmadığım için değil, gerek yok. Yeni bir temel lazım, eskisini onaramam.

Başka birisi için mi?

Bu azarlama değil. Gerçek bu.

Yavaşça kalktı. Ceketini aldı.

Ben gideyim, dedi.

Tabii.

Kapıda döndü.

Sen mutlu musun? diye sordu.

Zeynep bekledi.

Evet, dedi. Önceden değil, şimdi başka türlü. Evet…

Murat başını salladı.

İyi, dedi yavaşça, gerçekten öyle düşünüyordu.

Kapı sessizce kapandı.

***

Zeynep koridorda bekledi. Asansör kabini çıktı, bir alt katta kapı çarptı, dışarıdan bir araba geçti.

Telefonu eline aldı.

Gitti. Her şey yolunda. Neredesin?

Bir dakika sonra cevap geldi.

Kordonda. Gel.

Paltosunu, anahtarını aldı ve çıktı.

Merdivenler sessizdi. Hava soğuk; ama rahatsız etmeyen türden Şubat soğuğu.

Kaldırımda yürüdü. Muratın mutluluk sorusunu düşündü. Gerçekten Evet dediğini… Ve doğruydu.

Kordon on dakika ötede. Ne hızlı ne yavaş…

Yürüdü… nereye gittiğini bilerek.

***

Tolga, korkuluklarda durmuş denize bakıyordu. Zeynepin adımlarına döndü.

Uzak mıydı? dedi Zeynep.

Metro çabuk, dedi Tolga. İyisin?

Gerçekten iyiyim. Samimi.

Noldu?

Yeniden başlamak istedi.

Tolga sustu.

Anlattın mı ona?

Anlattım.

Anladı mı?

Bilmem. Daha sessizdi. Hali değişmiş.

Hayat insanı değiştirir.

Evet, ama değişmeyi isteyen için. Değilse… sadece kırar.

Tolga başını salladı.

Yan yana durdular, deniz koyu gri, dalgalar ve rüzgâr… Buz yoktu. Kış bu yıl yumuşaktı.

Tolga…

Efendim?

Hani demiştin ya, Bir şey oldu ve ben hâlâ buradayım. Yeterli.

Demiştim.

O zaman anlamamıştım. Şimdi anlıyorum.

Neyi?

Yeterli olmak, az demek değilmiş. Asla değilmiş. Burada olmak; hızsız, telaşsız… Asıl mutluluk galiba…

Neymiş?

Hemen cevap vermedi. Rüzgârda denizin üzerindeki dalgaları izledi uzunca.

Aradığımız şey işte bu, dedi.

Tolga sormadı. Anladı.

Omuz omuza, rüzgârı beraber göğüslerken, kışın son pembe gün batımı gölgede sönüyordu.

Hemen elini tutmadı. Sadece yanında durdu. Sonra, bir süre sonra, parmakları Zeynepin parmaklarına uzandı. Talep etmeden. Yavaşça. Hemen aceleye gerek yoktu.

Zeynep elini çekmedi.

Deniz akıyordu…

Rate article
Lifequest
Onun Yeni Hayatının Bedeli