Yüzük Masanın Üzerine
Hayır, dedi Emre, sesi kısa ama içinde çok şey barındırıyordu. Elif odanın ortasında, kulağındaki küpeyle olduğu yerde donakaldı. Sen gelmiyorsun.
Kocasının gözlerine baktı. Emre aynanın önünde, yeni aldığı koyu lacivert takım elbisesinin içinde duruyordu. Bu takım, Elifin yirmi sene önceki birkaç haftalık maaşı kadar pahalıydı muhtemelen. Kravatı düzgünce bağlanmış, saçları jöleyle yatırılmıştı. Emre, Elife değil, sadece kendisine bakıyordu aynadan.
Nasıl yani, gelmiyorsun dediğin? Sesi beklediğinden daha sakindi.
Aynen öyle. Sen gelmiyorsun, Elif. O kadar.
Elif küpeyi komodinin üzerine bıraktı. Oda lükstü: ağır bronz perdeler, başlığı hakiki ahşaptan yapılmış büyük yatak, öyle yumuşak bir halı vardı ki topukluları ses çıkarmadan gömülüyordu. Burası Ankaranın en iyi otellerinden biri olan Anadolu Oteliydi. Elif burada ilk defa kalıyordu ve üç saat öncesine kadar çocuk gibi seviniyor, banyoda pamuk gibi havlulara dokunuyor, minik şampuan şişelerini kokluyordu.
Üç saat önce her şey bambaşkaydı.
Emre, sesi alçaktı, konuşmuştuk. Elbisemi aldım. Sen kendin söyledin, bu davetin önemli olduğunu, Hakan Beyin çalışanların aileleriyle tanışmak istediğini…
Fikrimi değiştirdim.
Neden?
Bu sefer dönüp Elifin gözlerine baktı. O bakışta, Elifin bildiği hiçbir öfke yoktu. Tanımadığı bir soğukluk vardı.
Elif, kendine baksana. Gerçekten bir bak.
Aynada, elli iki yaşında bir kadın duruyordu. Dizine kadar inen koyu yeşil bir elbise giymişti. Saatlerce bakmıştı bu elbiseye, mağazada Satı Hanımla konuşarak seçmişti. Saçlarını eliyle düzeltmiş, fena da olmamıştı. Yüzü yaşını gösteriyordu; göz kenarlarında kırışıklar, ama hala canlıydı.
Bakıyorum, işte, dedi Elif.
Ellerine bak, Elif.
Gözleri ellerine indi. Yanlarında duran nasırlı, sert, yaşlı ellerine. Tırnaklarını temizlemiş, açık bej sürmüş, ama yine de elleri işçi elleri gibi görünüyordu. Oysa Emrenin gösterdiği şirket kadınlarının fotoğraflarındaki manikürlü ellere hiçbir zaman benzeyememişti.
Ellerimde ne varmış? Anlamıştı aslında cevabı.
Orada insanlar olacak. Önemli insanlar. Yöneticilerin, patronların eşleri. Mutlaka fark edeceklerdir.
Neyi fark edecekler?
Elif, lütfen rol yapma. Neyi demek istediğimi biliyorsun. Ellerini görürler onlar…
Bir işçi kadının elleri mi? dedi Elif usulca.
Emre cevap vermedi. Yalnızca tekrar aynaya döndü ve zaten kusursuz olan kravatını bir kez daha düzeltti.
Söylemek istemiyorum nerede çalıştığını, ne iş yaptığını. O ayrı bir dünya, Elif. Bambaşka muhabbetler. Sen oraya uymazsın.
Elifin sesi titremeye başlamıştı: Yirmi yıl çalıştım ki sen uy diye o dünyaya. Üç vardiya yaptım, sen üniversitede okuyabilesin diye. Bulaşık yıkadım, inşaatta veznede oturdum, pazarda satış yaptım… Senin açıköğretim taksitlerin için elleriyle kazandım parayı. O ilk takım elbiseni, ilk telefonunu, hepsini ellerimle ödedim.
Farkındayım, dedi Emre, hâlâ dönüp bakmadan. Ama artık önemli değil.
Elif, yeni hayatının eşiğindeki adamın sırtına bir süre baktı. Eskiden, Emre babası hastanedeyken onun omzunda ağlamıştı, birkaç yıl zorluk içerisinde ona, Her şeyi düzelteceğim, sen en kıymetlisin demişti.
O eski Emre artık yoktu.
Gitmemi istemiyorsun yani?
Bugün bana engel olmanı istemiyorum. Kariyerimin dönüm noktası bu davet. Hakan Bey bölge müdürünü belirleyecek. Anlıyor musun? Bütün geleceğim buna bağlı. Yıllardır bunu bekledim.
Bekledik, diye düzeltti Elif.
Elif, Emrenin sesi tamamen iş tonu oldu; duygusuz, yorgun. Lütfen şu an tartışma çıkarma. Senden tek istediğim, odada kalıp televizyon izlemen. Ben de erken gelirim.
Beni saklıyorsun.
Durumu anlamanı istiyorum sadece.
Benden utanıyorsun.
Emre sustu. Bu sessizlikten daha acı bir onay olamazdı.
Elif camın önüne gitti. Dışarıda şehir geceye kavuşmuştu; ışıklar yanıyor, gün içinde yağan kar soğuk camda ince bir beyaz tabaka oluşturmuştu. İlk kar her zaman Elifin içini ısıtmıştı. Çocukken en yakın arkadaşı Gülten ile dışarı fırlayıp kar tanelerini avuçlarında eritirlerdi. Gülten, Kar taneleri gitmek istemiyor, onun için üzülüyor derdi. O zamanlar Elif buna gülüp geçerdi.
Peki, dedi Elif.
Emre gerginliğini gizleyemedi, derin bir nefes aldı; Elif içinden bir şeyin büzüşüp küçücük, sert bir yumak haline geldiğini hissetti, tam göğsünün altında.
Biliyordum senin anlayacağını. Bu akşamdan sonra her şey değişecek, Elif. Söz veriyorum. İstediğin yere tatile gideriz, sana…
Git, Emre, dedi Elif.
Emre ceketini aldı, cep telefonunu ve cüzdanını kontrol etti, kapıda durdu.
Kimseye kapıyı açma. Oda yarına kadar parası peşin ödendi, her şey dahil.
Git artık.
Kapı kapandı. Elektronik kilidin sesi geldi. Elif başta anlamadı. Sonra gidip kolu çevirdi, kapı açılmadı.
Bir daha denedi. Yine kilitli.
Tamamen dışarıdan kapatılmıştı. Resepsiyondaki görevliyi mi özellikle uyarmıştı, yoksa odanın zaten özel bir kilidi mi vardı fark etmedi. Sonuç değişmiyordu: Elif, Anadolu Otelinin lüks odasında, koyu yeşil elbisesiyle, kilitli bir kapının arkasında kalakalmıştı.
Bir süre öylece durdu. Sonra yatağın ucuna oturdu.
Ağlamak gelmedi içinden. Herkesin ağlamasını beklerdi insan böyle bir durumda, ama ya boşluk vardı ya da göğüs kafesindeki katı düğüm. Dışarıda yağan kar durunca gecenin sessizliği içine dolmuştu.
Ne kadar geçti bilmiyordu. Sonra kalktı, televizyonu açtı. Şık giyimli bir adam bir şeyler anlatıyordu ekranda, ama Elif hiçbir şey duymadı. Kapattı.
Minibara gitti, minik su şişelerinden birini aldı, buz gibi bir yudum suyu içti.
Bir kez daha kapıya gitti, hafifçe tıklattı. Bekledi. Cevap yok. Tabii ki yok, koridor bomboştu.
Resepsiyondan yardım isteyebilirdi telefondan. Eşim beni dışarıdan kilitledi mi diyecekti gerçekten? İçinden geçen o eski alışkanlıktı: Sonra ne olur, Emre öğrenirse? Hep onun tepkisini kendi hislerinden önce önemsemişti.
Telefonu aldı, Emrenin numarasını tuşladı. Açmadı. Bir dakika sonra aradı: Ben yemekteyim, merak etme, uyu dedi kapadı.
Elif telefonu yerine koydu, ellerine baktı. Avuçları geniş ve sıcaktı, sağ elinin altında küçük bir yara izi; 1999da, Emrenin sınavına giderken hazırladığı sandviçin ekmeğini doğrarken olmuştu. O zamanlar kanayan parmağı tülbentle sarıp gülerek yola çıkar, sınava girerlerdi. Emre kazanınca o peronda çocuk gibi sevinmişlerdi.
Sol elinin işaret parmağında iki-üç yıl önce oluşmuş nasır duruyordu hâlâ. Toplu alıcıda ek işte çalışırken bütün gün koli taşımaktan çıkmıştı. O para Emrenin ilk gerçek takım elbisesi için birikmişti. İşe girerken giymişti o elbiseyi, sonra büyük bir heyecanla eve gelip Elife sarılmış, Her şeyimi sana borçluyum demişti.
O günler on bir yıl öncesiydi.
Dışarıda hava karardı, kar tamamen dindi, gökyüzünde yıldızlar belirdi. Elif yataktan kalkıp cama yanaştı, alnını soğuk cama yasladı.
Tam o sırada kapıda tıklama oldu, hafif ve ürkek. Kimse var mı? diye bir kadın sesi. Odaya çarşaf değişmeye geldim, ister misiniz?
Elif Gerek yok, iyiyim diyebilecekken, bir an durdu, sonra neden bilmiyorsa: Kapı açılmıyor, dışarıdan kilitlenmiş dedi.
Sessizlik. Sonra:
Nasıl yani, dışarıdan kilitlenmiş?
Evet, ben içeriden açamıyorum.
Bir süre sonra kapıdan kart sesi, klik, kapı açıldı.
Otuz yaşlarında bir görevliydi gelen; koyu saçları geride toplanmış, sade ve sıcak yüzlü biri. Şefkatle baktı Elife, acıyarak değil, sanki anlayarak.
İyi misiniz? dedi.
İyiyim, teşekkür ederim.
Benim adım Zeynep.
Ben de Elif.
Zeynep kapının eşiğinde bekledi, içeri girmedi.
Çok mu kaldınız içeride böyle? diye sordu.
Bilmiyorum. Belki iki saat olmuştur.
Çıkmak ister misiniz?
Evet, dedi Elif, o an birdenbire ne kadar istediğini ancak söylerken anladı. Çok isterim.
O halde gelin, otelin yedinci katında bir kış bahçesi var. Akşamları kimse gitmez oraya, ben size göstereyim.
Elif çantasını, omzuna şalını aldı, koridora çıkınca derin bir nefes çekti, odadaki ağır kokudan kurtulmak iyi geldi.
Sık olur mu böyle? yürürlerken sordu Zeynepe.
Ne gibi?
Odaya kilitlenen insanlara yardım etmek yani.
Zeynep gülümsedi biraz, Her şey olur, dedi.
Asansörle yedinci kata çıktılar. Kısa koridordan sade bir kapıdan girince Elif şaşırdı. Bir otelde böyle bir yer beklememişti.
İçerde cam tavanlı geniş bir alan vardı: Salkım salkım palmiyeler, limon ağaçları, kalın yapraklı bitkiler. Birkaç hasır koltuk, minik masalar. Serin bir toprak ve limon kokuyor, insanı rahatlatıyordu. Gecenin yıldızları cam tavandan net görünüyordu.
Oturun, hava alın, rahatlayın. Kimse gelmez buralara, dedi Zeynep ve sessizce gitti.
Elif yakındaki koltuğa gömüldü, ayaklarını uzattı, başını arkaya yasladı.
Düşünmeye başladı; bir pastane açma hayali vardı; annesinden kalma bir düş… On beş yıl önce Emreye söylemişti bir kez. Küçük bir yer, ekmeğimi, böreğimi kendim pişiririm bıktım başkalarına çalışmaktan, demişti. Emre gülüp geçirmişti, şakadan anlamıştı.
Sonra hayat koşturmaca olmuştu. İş, para, Emrenin kariyeri, sürekli tayinler… Elif, her defasında sıfırdan yeni hayat kurmuştu. İyi bir eş olmuştu, elinden geleni yapmıştı.
Yanındaki limonun sarı minik meyvesine dokundu. Cilalı, canlı ve dayanıklıydı.
Siz de mi saklanıyorsunuz? dedi bir erkek sesi. Elif irkildi.
Gölge bir köşeden yaşlıca, iri yapılı, takım elbiseli bir adam çıktı. Yetmişlerinde olmalıydı. Bitkin ama çok zeki gülüşlü yüzü vardı.
Fark etmedim sizi, dedi Elif.
Hiç sorun değil, burada bolca yer var.
Adam hafifçe gülümsedi. Elif de başıyla selam verdi.
Siz davetten mi kaçtınız? Altta şu an büyük yemek var.
Hayır, dedi Elif. Beni oraya almadılar.
Adam dikkatle baktı, ısrar etmeden.
Ben kaçtım. Düşünün, yemek resmen benim adıma, ama ben buraya kaçtım.
Neden?
Yoruldum, dedi adam. O etkinlikten değil, etrafımdaki konuşmalardan. Herkes bir şey istiyor, herkes uygun cümle söylüyor; bıktım bu oyundan.
Sizi ne getirdi buraya? diye sordu Elif.
Zeynep tavsiye etti. Burada iyi gelir dedi.
Doğru söylemiş. Ben üçüncü gündür kaçıp buraya geliyorum. Hakan, yani oğlumun önerisiyle şirket devir teslim, protokol, şimdi de bu gösterişli yemek. Kızım her şeyi yönetiyor aşağıda.
Kızınız mı?
Büsbütün. Onun işi bu işler, dedi memnun bir ifadeyle. Benim adım Hakan.
Elif bir an duraksadı: Hakan Bey? dedi, çünkü her şey örtüşüyordu.
Evet, Boran, dedi adam, şaşırmadan. Siz?
Ben Elif.
Bir süre sessizce oturdular. Gece iyice sessizleşmiş, bitkilerin kokusu içlerine işlemişti.
Aşağıdaki yemek aslında sizin için mi, diye başladı Elif, durdu.
Yöneticiler ve adaylar orada. Ama henüz nihai kararımı vermemiştim, muhtemelen bu yüzden kaçtım.
Tesadüf tuhaf bir şekilde gülümsetmişti Elifi. Emre aşağıda bu adamı etkilemeye çalışıyor, bu adam ise yukarıda oturmuş, karar vermemiş bile.
İyi misiniz? dedi Elif, çünkü adamın yüzü solmuştu. Birden koltuğa daha fazla gömülmüş gibi oldu.
Birazdan geçer, dedi adam zorla gülümsemeye çalışarak. Gereksiz stres işte. Sanırım tansiyon yükseldi.
Hep olur mu?
Bugün ilk defa bu kadar oldu. Hava almak için çıktım ama… olmadı.
Elif yanına yaklaşırken klasik sorusunu sordu: Nerede ağrı var?
Göğsümde. Sol kolumda da hissediyorum.
Elif hiç düşünmeden hareket etti. Bileğinden nabzı tuttu, düzensizdi. Adamın alnında ter, dudaklarında beyazlık vardı.
Yanınızda ilaç var mı? Nitrat, aspirin?
Ceketimin iç cebinde, dedi gözleriyle işaret ederek.
Elif hemen bir kutu buldu, içinden nitrat ve aspirin çıkardı.
Bir tane nitratı dil altına, dedi kararlıca.
Adam teşekkür eden bir bakış fırlattı, Elif ilacı yerleştirdi, elini adamın üzerine koydu, bekledi. Öyle gerektiğini annesinden öğrenmişti; insanın elini tutmak gerekir.
İyi misiniz biraz?
Birazcık, dedi adam. Birinin çağrılması gerek…
Hemen arıyorum, dedi Elif.
Resepsiyonu aradı, Kış bahçesinde acil müdahale gerekli dedi. Adam beklerken Elif hafifçe sohbeti sürdürdü, limon ağacından, dışarıdaki kardan bahsetti.
Siz doktor musunuz?
Hayır, hayat öğretti.
Hayat iyi bir öğretmenmiş.
O sırada ekip ve Hakan Beyin kızı Seda içeri geldi: kırklı yaşlarda, ciddi bakışlı, babasıyla birebir benzer duruşlu bir kadın. Seda Elife saygılı, ciddi bir şekilde teşekkür etti.
Yirmi dakika sonra ambulans geldi, Hakan Beyin durumu ciddiye alındı, hemen götürülecekti ama adam gittiği anda “Beş dakika aşağıya inmek istiyorum, Seda, olur mu?” dedi.
Üçü birlikte aşağıya indiler.
Şık banket salonu Işıklar, beyaz masa örtüleri, her yerde zengin insanlar. Emreyi bulmak zaman aldı. Onu görünce, yüzünde önce şok, ardından inkâr belirginleşti. Elifin yanında Hakan Bey olduğunu görünce ise yüzü kapkara oldu.
Hakan Bey ciddiyetle salona bakıp:
Özür dilerim, sağlık nedeniyle ayrılmam gerekiyor, dedi sessizce. Herkes bir anda sustu.
Şunu bilmenizi isterim, az önce Elif Hanım, bana yukarıda yardımcı oldu, sakince, hızla, büyük bir nezaketle. Bu bilgi bende kalsın istemedim.
Bir süre herkes susmuşken Hakan Bey Elife döndü:
Biliyor musunuz, ben Elif Hanımı tanımıyorum. Ama o bana yardım etti.
Salondan biri:
Sanırım Emre Beyin eşi, dedi.
Hakan Bey, Emreye döndü:
Senin eşin mi?
Emre yerinden kalktı, zoraki. Evet, Elif Hanım benim eşimdir.
Neden davette yoktu?
Emre bir açıldı, bir kapandı. Kendini iyi hissetmedi.
Yukarıda gayet iyiydi, dedi Hakan Bey. Neden gelmedi?
Elif kısaca ellerine baktı, sonra: Eşim odaya kilitledi. Çünkü davet toplumuna uygun bulmadı.
Bir anda odada buz gibi bir sessizlik oldu.
Elif, yüzüğünü parmağından çıkardı.
Numara yapmadı; sadece sessiz sepetti, masaya Emrenin bardağının yanına, beyaz örtünün üstüne koydu.
Eşyalarımı toplayıp Gültene geçiyorum. Evraklarımı hazır olunca gönderirsin, dedi sadece.
Hakan Beye döndü:
Geçmiş olsun, kendinize iyi bakın. Doktorunuzu dinleyin.
Seda Elifin elini nazikçe sıktı, bir anlık, sıcak bir dokunuştu.
Elif salondan çıktı. Koyu yeşil elbisesiyle, çantası ve onsuz ilk kez, yüzüksüz parmağıyla.
Koridorda Zeynep ile karşılaştı.
Zeynep: İyi misin? dedi.
Gerçekten iyiyim, dedi Elif, kendi de şaşırarak.
Zeynep üç dakika sonra elinde karton bardakta sıcacık çay ile geldi: Mutfağımızda hep olur, dedi gülümseyerek. Al, iyi gelir şimdi.
Elif çayı ellerinin arasında tuttu, yudumladı. Otelin soğuk koridorunda, karton bardakta çay içerken garip bir hafiflik hissetti. Sanki yıllardır omuzlarına binen yük düşmüş, bir anda rahatlamıştı.
Sen nerelerde çalıştın daha önce? sordu Elif.
Her yerde az çok; kasiyer, kafede garson, şimdi de iki senedir burada, dedi Zeynep.
Kafeyi mi sevdin daha çok?
Evet, orası daha samimi, yiyecek işi başka bir his…
Elif gülümsedi: Hamur yoğurmayı bilir misin?
Zeynep dudaklarını büzdü: Biraz… Annem ve babaannem öğretti, ekmek, poğaça
Tamam, dedi Elif.
Çayı bitirip kutuyu tezgâhta bıraktı, odasına döndü.
Eşyaları çabuk topladı. Bir valiz, bir ceket… Komodindeki küpeyi çantasına attı, iyi küpeydi, bırakmak olmazdı.
Asansördeyken Gülteni aradı.
Gülten daha ilk sinyalde açtı; Elifin sesini duyar duymaz lafı uzatmadı:
Hemen gel. Mantı yaptım.
Nereden bildin?
Elif, kırk yıldır seni bilmem mi. Yalnızca böyle aradığında gelmen gerekir.
Elif, Anadolu Otelinden dışarı çıktı. Hava buz gibiydi, şehir sessiz, kar bembeyaz. Taksi çabuk buldu, şoför sessiz, bu iyi geldi.
Gültene giderken arka koltuğa yaslandı ve vitrine, dükkan raflarına, sabah güneşiyle aydınlanan küçük bir pastaneye dair hayalini net… ilk defa hayal değil, gerçek gibi gözünün önünde gördü.
***
Sekiz ay geçti…
Ocak Sıcak Fırını sonbahar başında şehrin ara bir sokağında açıldı. Yeri Gülten buldu: Önce çiçekçiymiş, geniş vitrinli, ferah. Tamirini, dekorunu kendileri seçti; ahşap rafları, açık renkleri. Elif, annesinin sararmış tarif defterindeki eski reçetelere döndü. Tam buğday ekmeği, elmalı kurabiye, cevizli börek, üç gün uğraşılan ballı kek…
Zeynep, Elifin cebine bıraktığı numarayla bir ay sonra aradı.
Gerçekten fırın mı açıyorsun? O gün ciddi miydin ekmek konusunda?
Tamamen ciddiyim.
Yardımcı gerekirse… ben gelebilirim.
Aradığım tam sensin, dedi Elif.
Zeynepin elleri hamuru hissediyordu. Gülten kasa başında sohbeti hiç kesmiyor, Elif mis gibi kokan mayalı hamurun başında.
Seda ile üç ay sonra tanışıp oturdular, kahve içtiler. Hakan Bey hastaneden çıkınca Elifi aradı.
Açılış günü adres verdim, mutlaka gelin, dedi Elif, onlar da sözünü tuttu. Fırının açılışında babası ve kızı ilk ekmek tadına baktılar. Hakan Bey Elifin gözlerinin içine bakarak:
Gerçekten mutlu musun?
Gerçekten düşündü Elif, dışarıdan değil, içinden.
Evet, ilk defa evet.
İlk gün raflarındaki ekmekler üç saatte bitti, Zeynep ve Elif mutfakta ekmek yetiştirmeye uğraştı.
Müşteriler, komşular, fırının önünde küçük kuyruk… herkesle ayrı ayrı ilgilenen Gülten, kızaran yanaklı, neşeli Zeynep, ve mis kokan sıcak hamurlarıyla Elif.
Emreyi ise bir defa gördü. Kış yaklaşırken, bir akşamüstü, Emre caddenin karşı köşesinde durup vitrinde olanlara uzaktan baktı. Elleri cebinde, kafasında bere yoktu. Elif onu anladı, ama bu bakışta ne öfke ne kırgınlık vardı artık; sadece yolda karşılaştığın eski bir fotoğrafa bakar gibi sessiz bir huzur.
Bir dakika sonra Emre yürüdü, arkasına bakmadan kayboldu.
Elif pencerenin önünde bir süre onu izledi, sonra ocağa döndü.
Fırından ekmek kokusu yükseliyordu, çocukluğundaki o huzur dolu Pazar sabahlarını hatırlatan bir koku. Evde her şey yolunda demekti bu koku.
Elif Teyze, son üç ekmeği de ayıralım mı? diye seslendi Zeynep.
Ayır, kızım. Yarın erken yoğururuz.
Ben sekizde buradayım…
Ben yedide, dedi Elif gülümseyerek.
Gülten tezgâha yaklaştı ve Elifin elini tuttu; konuşmadan, sadece tuttu.
Elif elini sıktı, içinden o eski kırgınlıklar çıkıp gitti.
Dışarıda kar usulca yağarken, fırında ekmek kabarıyor, Ocak Sıcak Fırınından yayılan mis koku sokağa taşarken insanlar biraz daha mutlu yürüyordu.
Elif, sıcak ekmeği ters çevirdi, tabanına vurdu. O tok, mat sesi duydu.
Ekmek olmuştu.




