Hayat Devam Ediyor
Neredesin? Beni gerçekten bırakmak mı istiyorsun?
Ayça pencerenin önünde ayakta duruyordu, gözleriyle sokağın yağmurlu manzarasını izliyordu. Camın ardında yağmur damlaları ağır ağır süzülüyor, birleşip ilginç desenler oluşturuyordu. Elinde tuttuğu çay çoktan soğumuştu ama ona hiç dikkat etmiyordu. Zaman sanki birisi tarafından kasıtlı olarak uzatılmış gibi, dakikalar saat gibi ilerliyordu.
Sabah telefonda Enginin ona söylediği kelimeler sürekli kafasında yankılanıyordu: Konuşmamız lazım. Bu cümle buz gibi bir şok dalgası gibi üstüne çullandı, içinde kötü bir his bıraktı. Kendini avutmaya çalıştı; belki işten ya da tatilden bahsedeceklerdi… Ama en derininde, ilişkilerinin kaderinin çok yakında belli olacağını biliyordu.
Engin nihayet eve girdiğinde, Ayça hemen bir şeylerin yolunda olmadığını hissetti. Adam ona bakmaktan ısrarla kaçınıyordu, sanki göz göze gelmekten korkuyordu. Sessizce montunu çıkardı, gelişigüzel antredeki pufa fırlattı ve masaya oturdu. Sessizlik dayanılmazdı.
Oysa ilişkilerinin başında her şey bambaşkaydı Dört yıl önce Engin eve döner dönmez ona koşar, başından öper, sımsıkı sarılıp gülümseyerek gününün nasıl geçtiğini sorardı. Saatlerce mutfakta oturup hayattan konuşurlardı. Planlar yapar, gelecekten bahsederler, tatile nereye gidecekler, salona hangi perdeyi taksalar daha iyi olur diye tartışırlardı. Engin sabahları ona çay demlerdı, Ayça da karşılık olarak Enginin en sevdiği yaban mersinli kekleri fırınlardı. Bir gün sahip olacakları köpeğin adını bile koymuşlardı kocaman sarkık kulaklı bir labrador: Paşa. Her şey o kadar sıradan, o kadar olağan geliyordu ki.
Şimdi ise Engin tam karşısında kasvetlice oturuyor, yabancı biri gibi duruyordu. Ayça, içinde taşan gerginliğin dışarı fırlamak üzere olduğunu hissediyor, bu belirsizliğe daha fazla dayanamıyordu.
Ee? dedi sonunda, bardağı masaya biraz sertçe bırakarak. İstemese de sesi yükselmişti. Neden susuyorsun? Şu halinle bile insanı korkutmaya yetiyorsun.
Engin derin bir nefes aldı, tüm gücünü toplar gibi. Pencereye bakmaya başladı, sanki orada önemli bir şey varmış gibi. Sonra kısık bir sesle konuştu:
Seni artık sevmiyorum.
Ne? diye fısıldadı Ayça. O bakışları yakalamak için çabalıyordu ama Engin şimdi raftaki fotoğrafa dalmıştı. O fotoğraf geçen sene deniz kenarındaki tatillerinde çekilmişti: ikisi çok mutlu, bronzlaşmış, rüzgâr saçlarında… Ayrılmaz gibiydiler, umut ve sevgi doluydular. Neden?
Özür dilerim, çok düşündüm, içimde ne olduğunu anlamaya çalıştım Engin ellerini yüzüne sürdü, sanki günlerce süren yorgunluğunu silmek ister gibi. Ama gerçek bu. Seni artık sevmiyorum. Seni her gün görmekten, sesini duymaktan, seninle konuşmaktan zevk almıyorum Artık bana yabancı oldun, anlıyor musun?
Ayçanın içi sanki paramparça oldu. Nefesi düzensiz, kalbi keskin bir acıyla sıkışmıştı. Sandalyeye usulca oturdu, ellerini kenetledi.
Hayır! Buna inanamam! Böyle olamaz!..
Bunu ne zaman anladın? Kendi sesinin ne kadar uzak ve tuhaf geldiğine şaşırdı, sanki başka birine aitmiş gibi.
Bir anda olmadı, dedi Engin, gözlerini ilk defa ona kaldırarak. Gözlerinde yorgunluk vardı ama en ufak bir tereddüt yoktu. Ama şimdi kesin olarak biliyorum; bizim artık birlikte bir geleceğimiz olamaz.
Ayça masa kenarını öyle güçlü tutuyordu ki, eklemleri bembeyaz kesilmişti. Aklında dört senelik ilişkiden anılar dönüp durdu, eski bir film gibi gözünün önünden geçti: Sıcak şömine başı akşamları, Enginin koltukta kitap okurken ona sesli okuduğu, Ayçanın ise yarım bıraktığı atkıyı örmeye çalıştığı anlar… Pazar günleri sinema seferleri hep dev bir patlamış mısır alırlardı ve film seçerken uzun uzun tartışırlardı. Karşıdan karşıya geçerken Enginin elinin sıcacık ve güvenli tutuşu, aklına kazındı. Bütün bu anlar o kadar gerçek ve canlıydı ki… Şimdi ise tüm renkler silinmiş, gri birer hatıraya dönüşmüştü.
Neden daha önce söylemedin? diye sordu Ayça sessizce, gözlerini bile kaldırmadan. Parmakları masa örtüsünün ucunu, anlamı bulmaya çalışır gibi, sinirli sinirli çekiştiriyordu.
Sana acı vermek istemedim. Ama artık yalan da söyleyemem, dedi Engin.
Başka biri mi var? Sonunda zorla sordu Ayça, gerçekleri duymayı isteyip istemediğini bilemez haldeydi. Belki gönlünde başka biri varsa acısı daha az olurdu Asıl acı, sevdiğinin kalbinde yetersiz hissetmektir…
Hayır! Engin başını hızla kaldırdı, gözleri irileşti. Öyle bir şey yok. Sadece hislerim kalmadı.
Ayça başını salladı. Demek dert ondaydı… Yavaşça kalkıp pencereye yürüdü. Sokak manzarası umurunda değildi, sadece içindeki kırılganlığı Engine göstermek istemiyordu. Az da olsa kendine gurur kazandırmak istiyordu!
Bilir misin, dedi hâlâ arkasını dönmeden, doğruyu söylediğin için teşekkürler. Ne kadar acı olsa da…
Çok üzgünüm. Bu şekilde olsun istemezdim, diye mırıldandı Engin.
Önemli değil, dedi Ayça hafifçe gülümseyerek, sesi titremesin diye kendisini zorlayarak. Artık gidebilirsin.
Enginin arkasından kapı kapanınca, evde alışılmamış bir sessizlik çöktü. Bu sessizlik sanki odayı tamamen ele geçiriyor, Enginin tüm izlerini silmek ister gibiydi. Ayça ağır adımlarla dolaba gitti, bavulu çıkardı ve yavaşça Enginin eşyalarını toplamaya başladı. Akşamları özenle ütülediği gömlekler… Beraber saatlerce kitapçıda seçtikleri kitaplar… Çerçevedeki fotoğraflar artık başka bir hayata ait gülümsemeler… Hepsi bu küçücük eve fazla geliyordu artık.
Daha sonra, kanepede sıcak bir fincan çayla otururken, Ayça ansızın gülmeye başladı. Önce sessizce, daha sonra gittikçe yükselerek… Neşesi gözyaşlarıyla birlikte karıştı, yıllarca içini kemiren duygular kendini dışarı attı. Çok canı yanıyordu Öyle ki!
Ertesi gün Ayça izin aldı. Bir süre yalnız kalıp, kafasını toplamalı, alıştığı ortamdan uzaklaşmalıydı. Kendini Kadıköydeki parka attı her daim huzur bulduğu, şehrin gürültüsünden uzak, çimenlerin ve ağaçların arasında kaybolduğu o yere.
Yağmur dinmişti. Güneş, arada kalan bulutların arasından ince ince sızıyor, göletlerde parlayıp gökyüzünü yansıtıyordu. Ayça ağır adımlarla, dalgın dalgın yürüdü. Yağmur sonrası hava bir başka güzeldi; toprak ve çimen kokusu, ağaçların, çiçeklerin canlanmış kokusu Ayçanın ciğerlerine doldu. Biraz olsun kendini rahatlamış hissetti. Şaşırtıcı ama içinde bir nevi hafiflik vardı. Sanki omzunda bir süredir biriktirdiği ağır yük nihayet dağılıyordu.
Bir bankta durdu, telefonunu çıkarıp gökkuşağını fotoğraflamak istedi. Parlak renkler, solgun gökyüzü fonunda göz kamaştırıyordu. Ayarlama yaparken karşıdan yaklaşan bir kadını fark etti.
Ayça? Kadın hafif duraksadı. Ben Selma Hanım, Enginin annesiyim.
Ayça onu hemen tanıdı. İçinde yine bir şeyler sıkıştı. Birkaç defa Selma Hanımla iyi geçinmeye çalışmıştı: bayramda aramış, mesaj yazmıştı. Ama karşısında hep mesafeli, kısa ve kuru yanıtlar bulmuştu. Ne bir davet, ne de sıcak tek bir söz Hep bir mesafe vardı.
Merhaba, dedi Ayça, elleri terlemişti. Dışarıda sakin görünmeye çalıştıysa da içi titriyordu.
Biraz konuşabilir miyiz? Bankı işaret etti Selma Hanım. Enginin senden ayrıldığını biliyorum, diyerek söze girdi. Sesi sakindi ama bir gerginlik gizliyordu. Dün söyledi bana.
Ayça başını salladı. Ne söylemesi gerektiğini bilmiyordu. İçinde bir huzursuzluk yayıldı acaba Selma Hanım ne söyleyecek? Yoksa başından beri ilişkilerine karşı olduğunu mu dile getirecekti?
Uzun süre düşündüm, anlatmalı mıyım diye, dedi Selma Hanım sonunda. Ama anlatmam gerektiğine karar verdim. İstiyorum ki, bilesin: Sana gerçekten karşı değildim. Engin hep, sanki ben size karşıymışım gibi anlattı durumu. Oysa öyle bir şey yoktu. O kendine, gitmeden önce birinin yanında olmasını istiyordu. O sırada da sen geldin karşısına. Sana bana karşıymışım gibi anlattı ki, aramızda yakınlık olmasın.
Gitmek mi? Ayça iyice şaşırdı. Gerçekten şaşkınlıkla yumruğa geçen ellerine bakıyordu. Nereye gitmek?
Başka bir ülkeye taşınacaktı, Selma Hanım bunu yargılamadan, düz bir ifadeyle söyledi. Gözlerinde ise kırgınlık vardı. Yurt dışında işinin tam olarak oturmasını bekliyordu, o yüzden yıllarca zaman kazanmaya çalıştı, seni de kullandı.
Ayçanın içi alt üst oldu. Dört yıl boyunca hayatını, ardında başka planlar kuran bir adamla geçirmişti. Arka arkaya giden iş seyahatleri, başka odada yaptığı uzun telefon görüşmeleri, son zamanlardaki dağınık tavırları Her şey şimdi anlam kazanıyordu. Fakat bu gerçekler acısını hafifletmiyor, tam tersine üstüne bir de büyük bir kandırılmışlık ekliyordu.
Bunu neden bana anlatıyorsunuz? dedi Ayça sessizce, ellerine bakarak. Selma Hanıma baksa ağlayacağını hissediyordu.
Çünkü gerçeği bilmeye hakkın var, dedi Selma Hanım ve elinin üstüne hafifçe dokundu. Bu basit hareket Ayçaya tahmin etmediği bir güç verdi. Kusura bakma, keşke daha önce anlatsaydım. Ama belki Engin sana gerçekten âşık olur ve vazgeçer diye umut ettim. Yanılmışım.
Ayça derin bir nefes aldı. Tertemiz park havası ciğerlerine doldu. Sonunda, uzun zamandır hissetmediği bir özgürlük hissini yavaş yavaş duyuyordu. Artık bahaneler aramaya gerek yoktu. Her şey açıktı.
Teşekkür ederim, dedi ve sesi titredi. Gerçekten, söylendiğiniz için teşekkür ederim. Ayrılığı kabullenmem biraz daha kolay olacak şimdi.
Peki, şimdi ne yapacaksın? diye sordu Selma Hanım bir süre sonra, samimi bir merakla.
Ayça başını kaldırıp uzaktaki ağaçların arasından süzülen güneş ışıklarına baktı. Orada, o insanların arasında hayat devam ediyordu. Ve anladı: onun hayatı da devam ediyor. Artık, yalnızca kendi istediği şekilde!
Yaşayacağım, dedi Ayça ve ilk defa gülümsemesi hafif, samimi ve gerçekti. Sadece yaşamak istiyorum.
Konuşmaları ilerledikçe baştaki gerginlik dağıldı. Ortak yanlarının ne kadar çok olduğuna şaşırdılar: İkisi de aynı edebiyatçılardan hoşlanıyorlardı; ikisi de tarçınlı kahve seviyordu Ayça biraz fazla tarçınlı severdi, Selma Hanım ise daha ölçülü… Arada aynı esprilere bile güldüler, bu da aralarındaki mesafeyi azalttı.
Vedalaşırken, Ayça sohbetin yüreğinde hoş bir iz bıraktığını hissetti. Selma Hanım elini sıktı, iyi dileklerde bulundu ve Ayça, tebessümle parkın yolunda yürümeye devam etti. İçinde, günlerdir büzülmüş sinirler artık iyice gevşemişti.
Eve döndüğünde, eskiden önemsemediği küçük detayları fark etti. Güneş, yapraklara adeta mozaik gibi vurmuştu. Saksıdaki çiçekler canlıydı, toprak ve kır çiçeği kokuyordu. Yükseklerde serçeler cikliyordu… Dünya yeniymiş gibi, yeniden Ayçaya açılıyordu.
Dolaptan bir fotoğraf çerçevesi aldı, içindeki resme uzun uzun baktı. İkisi sahilde; Engin omzuna sarılmış, Ayça başı göğsünde, ikisinin gözleri mutluluktan parlıyordu. Ne zaman değişti her şey, hangi an soldu renkler, bilemedi. Yavaşça resmi masanın çekmecesine koydu.
Camı açtı; serin rüzgâr perdelere hayat verdi, odada taze bir hava doldu. Masanın üstünde eski defterini gördü: Geçmişte ikisi için yazdığı tatil planları, tarifler Şimdi o sayfalar bomboştu, yeni anlamlar bekliyordu.
Ayça bir kalem aldı, derin bir nefes çekti ve yazmaya başladı:
1. Sulu boya kursuna yazılmak. Hep aklımdaydı.
2. Bir hafta sonu Bursaya gitmek. Müzelerde gezmek, sahilde yürümek.
3. Mükemmel bir cappuccino yapmayı öğrenmek. Köpüğü hem yoğun hem yumuşak olmalı.
4. Zeyneple buluşmak, uzun zamandır görüşmüyoruz. Konuşmak, gülmek, eskileri anmak.
5. Yepyeni, rahat bir ayakkabı almak. Neresi olursa olsun gidebilmek için.
Liste uzadıkça içindeki tedirginlik de azalıyordu. Kimseye kendini kanıtlaması gerekmiyordu artık, şüphe aramıyor, kelimelerin altını okumuyordu. Ayça, sonunda sadece Ayçaydı. Canlı, gerçek, özgür!
Akşam, fırında tavuk ve taze bir salata hazırladı Enginin hep övdüğü yemekti bu. En başta beraber oluşturdukları eski bir şarkı listesini açtı. Ayça uzun zamandır o müzikleri dinlemiyordu; her parça ona azalan aşklarının fon müziğiydi sanki ve hatırlamaktan kaçıyordu.
Ama şimdi her şey değişmişti. Masaya oturdu, kendine çay koyup müziğin sesini biraz daha açtı. Bir anda kendini müziğe kaptırdı; önce kafa salladı, sonra adımları bir iki derken özgürce bütün salonda dans ediyordu. Ve dansı, belki de hayatında ilk kez tamamen kendisine aitti.
Eskiden Enginle mutfakta, hafif loş ışıkta, baş başa yavaş yavaş dans ederlerdi. O güzeldi; fakat şimdi Ayçanın dansı başkaydı. Artık bir eşe ihtiyacı yoktu. Sadece kendi ritmini yakalamıştı. Her hareketi onu o görünmez zincirlerden biraz daha özgürleştiriyordu. Artık kimseye uyumlu olmak zorunda değildi. Sadece anı, müziği ve kendi bedeniyle barışık olmanın neşesini yaşıyordu. Gülüşü evin içinde yankılandı; sonunda, içindeki düğüm çözülüyordu sanki.
Dışarıda yavaşça akşam alacası yayıldı. Şehir birer birer ışıklarını yakmaya başladı: Önce sokak lambaları, sonra vitrinler, karşı apartmanın pencereleri Hepsi sıcak, canlı bir mozaik oluşturdu. Ayça pencereye yaslandı, bu ışık oyununu izledi. Şimdilik, sadece hayatın devam ettiğini bilmek yeterdi…
**********************
Ertesi sabah Ayça erken uyandı. Telefonunu eline aldı, takvime bakıp düşündü. Önünde birkaç serbest günü daha vardı, bir şeyler yapmalıydı. Yatmak, ağlamak, tavana bomboş bakmak Artık yok! Evet, canı yanıyor; evet, kırıldı. Ama hayat gerçekten devam ediyor ve dünya bir adamdan ibaret değil!
Öğleye doğru Ayça, en yakın arkadaşı Zeynepi aramaya karar verdi. Aylarca başaramamışlardı buluşmayı; bazen Zeynepin işi yoğundu, bazen Engin buluşmayı, ince ince başka bir güne kaydırırdı: Bugün çok özledim seni, sonra buluşalım. Ayça, sürekli başkalarına uyum sağlamaya alışmıştı.
Şimdi Zeynepin numarasını tuşlarken içinde farklı bir heyecan vardı. Bu kez endişeden değil, içten gelen sevinçten.
Zeynep, selam! Ayçanın sesi inanılmaz hafif ve canlı çıkmıştı. Akşam buluşalım mı, anlatacaklarım var.
Tabii ki! Zeynepin sesi de hemen neşelendi. Nerede olsun?
Parkın oradaki kafe olsun mu? Öğrenciyken hep orada hayal kurardık, hatırlıyor musun?
Harika! Zeynep güldü. İki saat sonra oradayım.
Anlaştık.
Hazırlanırken Ayçanın kafasında düşünceler uçuşuyordu. Kendisini, birkaç hafta öncesindeki haline kıyasladı. Dört yıl boyunca Enginin temposuna, programına, isteklerine göre yaşamıştı. Kendi arzularını unutmuştu, sanki başka türlü karar almak hakkı yokmuş gibi. Ama şimdi; artık yüklerinden arınmış gibi hafifti. Yine tam nefes alıp, günü kendi isteğine göre planlayabilirdi.
Kafe o tanıdık, nefis kahve ve taze kurabiye kokusuyla karşıladı Ayçayı. Girişteki saksılarda renklı çiçekler, içerde kimi kitap okuyan, kimi arkadaşlarıyla sohbet eden insanlar Her şey tanıdıktı, sanki eve dönmüş gibi.
Zeynep cam kenarında bekliyordu. Ayçayı görünce kocaman gülümsedi, el salladı.
Farklı görünüyorsun, dedi dikkatlice bakıp, meraklı ama yargısız şekilde.
Ben de farklı hissediyorum, dedi Ayça karşısına oturup, taze kahve kokusunu içine çekerek. Engin artık beni sevmediğini söyledi, dedi gözleri camda dalgalandı. Sonra öğrendim ki, aslında yurt dışına gitmeye hazırlanmış ve bunca zamandır bana yalan söylemiş.
Vay canına, dedi Zeynep, kaşları çatıldı. Hiç beklemezdim.
Evet… Ama biliyor musun? Ona teşekkür ediyorum.
Neden? Zeynep şaşkınlığını saklamadı.
Çünkü beni özgür bıraktı, açıklamaları buzdolabı gibiydi ama sesinde huzur vardı. Dört yıl boyunca onun mükemmel kadını olmaya çalıştım. Hep onun sevdiği yemekler, filmler, şakalar… Şimdi, yeniden kendim olabiliyorum. Sadece istediğimi yapabiliyor, gönlümce gezebiliyor, senle buluşabiliyorum.
Cümleleri kendi kulağına bile yeni ve hafif geldi. Zeynep ona anlayışla gülümsedi.
Sana hep söyledim, başkalarını çok düşünüyorsun. Nihayet farkına varmana sevindim, dedi gülümseyerek.
Ayça yıllardır ilk kez bu kadar içten, rahat bir şekilde gülümsedi. Gerçekten her şeyin iyi olacağına inancı tamdı o an.
Saatlerce konuştular, zaman nasıl geçti anlamadılar. Planlardan, hayallerden, ertelenmiş isteklerden bahsedildi. Zeynep yeni işinden, dağ gezisi planlarından, kuzey ışıklarını izleme hayalinden, yaptığı ilginç projelerden bahsetti. Sonra Ayça anlatmaya başladı: yeniden keşfettiği küçük mutluluklar, sabah kahvesi, yürüyüşler, yeni başladığı sulu boya kursu, eski arkadaşlarını arama planları…
Vedalaşırken Zeynep sımsıkı sarıldı.
Yeniden, gerçek Ayçayı karşımda görmek ne güzel, dedi usulca, ellerini bırakırken.
Ben de çok mutluyum, diye karşılık verdi Ayça, içi daha da ferahlayarak. Gerçekten, bu kadar mutlu olacağımı hiç düşünmezdim.
Eve dönüşü yavaş yavaş yürüyerek yaptı. Hava sıcaktı, hafif esinti saçlarını okşadı. Havada yeni başlangıçların kokusu vardı; hafif serinlik ve kuru yaprak kokusu. Bu hisler onu endişelendirmedi, aksine heyecanla doldurdu.
Ayça şehrin ışıklarına baktı. Her an çoğalan, yeni hayata dair bir parıltı gibi Bir kez daha çok net anladı bu bir son değil. Yepyeni bir başlangıç. Kontrol artık onun elindeydi.
Eve girince hemen TV açmak gelmedi içinden. Mutfağa geçti, dolaptan daha önce kullanmadığı rengârenk bir vazo çıkardı. Dolaptaki en güzel elmalarını seçti, özenle dizip masanın ortasına koydu.
Sonra desenli, rengârenk masa örtüsünü serdi Enginin çok canlı diye dalga geçtiği. Vazoyu tam ortaya yerleştirdi, karşısına oturup sadece izledi.
İşte, burası benim evim. Benim hayatım. Ve artık sadece sevdiğim şeylerle doldurabilirim.
Dışarıda kentin binlerce ışığı geceyi süslemeye başlamıştı. Hepsi birer umut gibi göz kırpıyordu: Daha birçok macera, yeni deneyimler, heyecan verici şeyler var önümde. Ve ben ben artık hepsine hazırım.




