Hamileliğiniz beş-altı hafta, dedi doktor, aletini metal kaba bırakarak, ardından da lastik eldivenlerini çıkarıp kenara attı
Doğurmak istiyor musunuz?
Sıdıka sustu.
Kırk iki yaşındaydı, bu dördüncü çocuk olacaktı ve aslında buna hiç ihtiyacı yoktu. Para kıttı, maaştan maaşa zar zor geçiniyorlardı.
En büyükleri hâlâ okuyordu, en küçüğü bu yıl ilkokula başlayacaktı. Ona yeni okul forması, beyaz bir bluz ve renkli bir çanta almak lazımdı, defterlerden kitaplara kadar bir sürü masraf Şimdi de böyle tuhaf bir hediye!
“Bir Ali ile konuşayım, bakalım o ne diyecek,” diye düşündü.
Bugün doktordaydım, dedi Sıdıka akşam yemeğinde.
Evet, hamileymişim. Altı haftalık.
Kocası kaşığını bırakıp yemeyi kesti, ona baktı.
Ne yapalım, doğur bakalım. Güzel olur, iki oğlan iki kız. Takım tamamlanır.
Takım! Ee, peki ya geçim? Ne yiyeceğiz, nerede kalacağız?
Büyükleri anlattı, en küçüğe alınması gerekenleri teker teker sıraladı; için için, bu yaşta ve bu durumda çocuk doğurmanın delilik olduğuna inanıyordu.
Kürtaj için tahlil vereceğim, yapacak başka bir şey kalmadı.
Tüm tahlilleri verip işleri tamamladığında, Sıdıka’nın içi karardı.
Karnında büyüyen o küçük insancığı düşündükçe içi sızladı. Belki de bir kızdı Süt kadar beyaz, pamuk gibi ve yaramaz mı yaramaz
Kadın doğum polikliniğine tramvayla, itiş kakış gittiydi. İneceği durağa çıkamayınca birdenbire kapıya yığıldı, omzundan aşağı garip bir kayış düştü. Ne olduğunu anlayamadı ilkin; meğerse bu, çantasının askısıymış.
Cepçi kayışı kesip tüm çantayı çalmıştı, içindeki tüm para ve tahlil sonuçlarıyla birlikte.
Başka çaresi olmayan Sıdıka eve döndü. Bazı tahliller yeniden verildi, bazılarını kayıtlardan çıkardı.
İkinci sefer otobüsten inerken, Sıdıka yere düşüp ayağını incitti.
“Üçüncü gidişimde kesin boynumu kırarım,” diye düşündü, batıl inançla. Ve kararını verdi: Bu çocuk dünyaya gelecekti. Ve bir tür huzuru buldu.
Hamileliği rahat geçti, bebeğin kız olduğunu öğrenmek ise Sıdıka’yı mutlu etmişti. Fakat ikinci ultrason bambaşka bir rüya oldu; doktor bebekte Down sendromu olabileceğinden şüphelendi.
Amniyosentez yaptırmanız gerek, dedi doktor, formu doldururken.
Ama uyarayım, prosedürün bebek için riski var, düşük ya da enfeksiyona yol açabilir.
Sıdıka düşündü, razı oldu.
Randevu günü kocasıyla birlikte polikliniğe gittiler. Ali koridorda kaldı, Sıdıka ise biraz korkarak içeri daldı. Doktor bebeğin kalp atışlarını dinledi, çok hızlıydı.
Bekleyelim, dedi doktor.
Şimdi biraz magnezyum yapalım.
Magnezyum yapıldıktan sonra Sıdıka koridora yollandı, sakinleşmesi söylendi.
Bir süre geçti, Sıdıka tekrar çağrıldı. Bebek rahatladı lakin bu defa ona sırtını dönmüştü. Bu pozisyonda analiz yapılamazdı.
Bekleyelim, dedi doktor tekrar, belki döner.
Üçüncü sefer bebek yüzünü dönünce her şey yolunda gitti, kalp hızı da normale döndü.
Sıdıkanın karnı silindi, işlemler başlamak üzereydi.
Sıcak aylar geldiği için pencere ardına kadar açıktı, odada ince bir esinti dolaşıyordu. Hemşire aletleri metale dizerken, birdenbire içeri bir güvercin daldı. Korkudan çırpınan güvercin odada bir o yana bir bu yana uçuştu, insanlara çarptı. Hemşire panikten aletleri yere düşürdü, her şey dört bir yana dağıldı.
Sıdıka tekrar koridora gönderildi, hekimler güvercini kovalamak ve yeni steril alet getirmek için uğraştı.
Ne oldu yine orada? diye sorunca Ali telaşlandı.
Güvercin girdi, ortalığı karıştırdı.
Sıdıka, bu boşuna değil.
Hadi gidelim, dedi.
Ve çıktılar.
Aylar sonra, vakti gelince Sıdıka bir kız çocuğu doğurdu.
Şimdi on yaşında,
Süt gibi beyaz, güzel, yaramaz ve pırıl pırılKüçücük ağırlığıyla, minik elleriyle Sıdıka’nın göğsüne yerleşti bebek. Gözleri kapalıydı, burnu hafifçe kıvrık, ağzı armut çekirdeği gibiydi. O an, Sıdıka’nın gözlerinden iki damla yaş yuvarlandıyalnızca kederin değil, her şeyin bir arada olduğu, kelimelere sığmayan bir sevinçti bu.
Ali kızının ismini kulağına fısıldadı: Menekşe.
Evde artık bir sandalye daha vardı sofrada, bir çift minik patik daha asılıydı soba başında. Zaman zaman zorluklar gelip geçti; eksik kalan defterlerle, unutulan hesaplarla, bazen yalnızlıkla. Fakat Sıdıka ne zaman pes edecek gibi olsa, Menekşenin neşeli bakışı yorgunluğunu sildi.
Bazı sabahlar, yaz güneşi tül perdeden sızarken, Sıdıka kızını kucağında sallarken pencereden süzülen güvercinleri izledibazen o eski olayı usulca anar, hayatın, huzursuz bir tramvay yolculuğu gibi sık sık sarsılıp raydan çıkmak üzere olduğunu ama zaman zaman da, hiç ummadığın bir anda bir mucizeyle yeniden yön bulduğunu düşünürdü.
Ve Menekşe büyüdü; saçları bir gün çiçek açan akasya kadar bembeyaz, yanakları utangaç allıktı. Evdeki neşe çoğaldı, takım tamamlanmadı belki ama herkesin gönlü yeni bir sevgiyle doldu.
Her şeyin üstesinden gelen annelik, hayatta kalan umut ve beklenmedik güzellikler Sıdıka şimdi biliyordu ki, bazen hayat, kaybedilmiş bir çantanın ardından düşüp incinen bir ayak kadar acı verebilir; bazen de esintide kanat çırpan bir güvercin kadar hafif ve özgür olur.
Ve o gün, Sıdıka kızını ilk kez gülümserken gördüğünde, kendi kendine fısıldadı: Bazen yeter ki vazgeçme. Hayat, sana yepyeni bir sebep hediye ediverir.




