Benim çocukluğumda, daha ilkokula başlamadan, beş ya da altı yaşlarındayken, doksanlı yılların başlarıydı; bizim köyümüze İstanbuldan iki yaşlı emekli taşındı: Teyze Nezihe ve Amca Hikmet. Evlerini tam karşımızdan aldılar; tek katlı, ön cephesinde iki penceresi olan, ama arka tarafında kocaman bir bahçesi bulunan, mütevazı bir köy eviydi. Ama onlar yaşlarından dolayı o koca bahçeyle uğraşmak istemediler. Her gün mutlaka yürüyüşe çıkarlardı, bazen ormanda, bazen dere kenarında dolaşır, çok nadiren de kasabaya gidip alışverişlerini yaparlardı. Sessiz, kimseye karışmadan yaşarlardı. Bize misafirliğe pek gelmezlerdi, sadece haftada iki kez süt almak için uğrarlardı. O zamanlar büyük bir hayvan çiftliğimiz vardı, ama yine de kıt kanaat geçiniyorduk. Bu yüzden Teyze Nezihe bana bazen gizlice bir küçük çikolata, bazen bir defter, bazen de ufak bir miktar para verir, gönlümü hoş ederdi. Onların da hiç çocukları olmamıştı.
Onlar köyümüze taşındıktan üç yıl sonra, soğuk bir kış akşamı, televizyonu kapatıp yattığımız sırada, pencereye hafifçe vuruldu. Kapıda üzgün gözlerle Teyze Nezihe vardı, Hikmet Bey vefat etti, dedi sessizce.
Cenazede elimizden geldiğince yardımcı olduk. Teyze Nezihenin o günden sonra büsbütün içine kapandığını, zor günler geçirdiğini gördük; hasta düştü, evden bile çıkmaz oldu. Biz de annemle neredeyse her gün ziyarete gitmeye başladık. Her geldiğimizde bana, Amca Hikmet ile 52 yıl birlikte nasıl yaşadıklarını, yıllarca fabrikada ağır işlerde çalışıp, emekli olunca da İstanbulda oturdukları evi yeğenlerine bırakıp köy hayatına nasıl kaçtıklarını, doğayla baş başa kalma hayalini anlattı.
Bahar geldiğinde, Teyze Nezihe yavaş yavaş yalnız yaşamanın acısına alışmaya çalıştı, biraz toparlanmaya başladı. Bir gün beni, heyecanla evine çağırdı; kutunun içinde minik, gri bir yavru köpek vardı. Ben aslında köpekleri pek sevmezdim; ama o yavruyu görünce içim kıpır kıpır oldu, hemen ona bağlandım.
O günü hâlâ dün gibi hatırlıyorum: yerde oturup, bir parmağımla yavruyu severken, Teyze Nezihe gözleri dolu dolu, bana ve köpeğe sevgiyle bakıyor, yıllar sonra ilk kez dişsiz ağzıyla gülümsemeye çalışıyordu.
Biz Hikmetle hiç kedi ya da köpek beslemedik, çocuğumuz da olmadı … Biliyorsun, insan yalnızlığa dayanamıyor. Bugün kasabada, pazarın arka tarafındaki çöp kutusunda buldum bu ufaklığı; kıyamadım, aldım geldim. Bak ne kadar sevimli!
Köpekten gözümü ayıramıyordum, nefes bile almaya korkuyordum. Ne yer bu? Acıkmıştır, dedim neredeyse ağlayacak gibi.
Ona biraz süt ısıttım, ama kaptan içemedi, biberona ihtiyaç var ama elimde yok. Yarın kasabaya inip alırım, dedi Teyze Nezihe fısıldayarak, biraz mahcup bir şekilde.
Evimize koşarak gidip, beş aylık kız kardeşimin ağzından biberonu çaldım, geri döndüm. Meğer köpek daha birkaç günlükmüş, biberonla besledik; özenle, sıcak süt verirken nefesi kesilecek diye endişelendik.
Bir haftadan fazla isim koyamadık köpeğe. Nezihe Teyze onun kızıl kulaklarından dolayı Kavruk diyelim diyordu, ben ise hep sessizce durduğu için Yumuşak ismini istiyordum. En sonunda herkesin diline Yumuşak ismi yerleşti; kimi zaman Yumuş, kimi zaman Yumoş, kimi zaman Yumoşcuk dedik.
O minik köpekle neredeyse yaz başına kadar çok uğraştık: sütünü ısıttık, mamasını yaptık, ilgilendik. Havalar iyice ısınınca artık kutudan çıkarıp bahçeye bırakmaya başladık. Yumoş doğunca annesinin yanında olmamış, süt emmemiş, dilleriyle temizlenmemiş; bu yüzden zayıf ve çelimsiz bir yavruydu. Ama ona elimizden geldiğince özen gösterdik. Okuldan gelir gelmez, doğru Teyze Neziheye uğrayıp Yumoşu kontrol ederdim, sonra ödevlerimi yapıp anneme yardım eder ve akşamı yine o evde geçirirdim. Onunla sanki bir kedi yavrusuymuş gibi oyunlar oynardık; Teyze ise kanepeden sevgiyle bakardı.
Yaz boyunca Yumoş biraz büyüdü fakat küçük ırktan olduğu hemen belliydi; boyu 30 santimi geçmedi. Sabahları Yumoşla balık tutmaya, inekleri çayıra götürmeye birlikte çıkardık. Ben yokken Yumoş hep Teyze Nezihenin yanında olurdu. Köpeğin gelişiyle Teyze Nezihe iyice değişti, daha bir toparlandı, sağlığı düzeldi. Yumoşa bir çocuk gibi bakıyordu; yemeğini ayrı yapıyor, tüylerini tarıyor, köpek bakımı ve sağlığıyla ilgili kitaplar okuyordu.
Bir yıl, iki yıl, üç yıl, beş yıl geçti. Yumoş hep Teyze Nezihenin evinde yaşadı; ama her sabah kapıma gelir, okula kadar beni – tam üç kilometre yürüyerek – götürür, öğleyin ise tekrar okuldan eve kadar bana eşlik ederdi. Bahar çamurunda, kış ayazında, hiç aksatmazdı. Dokuz yıl böyle geçti.
Köydeki okul dokuzuncu sınıfa kadardı; devam etmek için ya kasabada lise yatılıda okumam ya da şehre gidip meslek lisesine başlamam gerekecekti. Ailede karar verildi; beni İstanbula, yatılı okul okumaya yollayacaklardı.
Gidiş sabahı uzun süre, Teyze Nezihenin kapısında, elimde Yumoşla oturup ağladım.
Yanına al istiyorsan yavrum, ayrılmak istemiyorsan, dedi Teyze Nezihe gözyaşlarıyla.
Nasıl götüreyim, Yumoş sizin artık… Kendinize dikkat edin. Annem her gün uğrar size. Ben de hep telefon ederim.
Vapur Şehir Hatları iskeleden ayrılırken, ben güvertede hıçkıra hıçkıra ağladım. Yumoş ise dilini dışarı çıkarıp, rıhtımda koşuyor, gözünü bir an bile benden ayırmıyordu, sanki neden gittiğimi anlamamış gibiydi.
İstanbuldaki meslek lisesi ve yatılı hayatı beni tamamen meşgul etmişti. Bütün gün veterinerlik ve tarım ekonomisi kitapları okuyor, kimseyle samimi dostluk kurmuyordum. Sadece köyden okul arkadaşım Uğurla nadiren buluşup sohbet ediyordum.
Yılbaşı tatiline birkaç gün kala, eve dönmeyi planlarken, annem arayıp, Teyze Nezihe’nin iyice kötüleştiğini, bir haftadır yataktan kalkamadığını, Yumoşun ise başından bir an ayrılmadığını söyledi; yem kabını bile yatağa taşımak zorunda kalmışlar.
Tatilin başlamasını beklemeden hemen köye geldim. Gerçekten Yumoş yatağın başında, üzgün gözlerle ona bakıyordu, ara sıra acı acı mızıldanıyordu. Teyze Nezihe ise halsiz koluyla Yumoşun başını okşuyor, eline gelen burun ucunu sıkıyordu. İkisinin de ne kadar zayıfladığını görmemek mümkün değildi. O odada hayatının son günlerini yaşayan bir kadın ile, onun bu dünyadaki son avuntusu ve sevgi kaynağı bir köpek vardı.
Noel sonrası İstanbula dönmek üzere ayrılırken, içimde Teyze Neziheyi bir daha sağ göremeyeceğim duygusuyla dolu ayrıldım. O gün, Yumoş beni sadece kapıya kadar uğurlayabildi; sahibini bir an dahi yalnız bırakamıyordu. O küçük köpeğin, hasta annesinin başını bekleyen bir çocuk gibi çabaladığını hissediyordum.
Şubat ayında Teyze Nezihe vefat etti.
On altı yaşında bir genç için bir teyzeyi ve onun köpeğini kaybetmek ne demekti, bir yabancı sorsa hayret edebilirdi. İnsan bazen hayatında sahip olduğu tek yakınını kaybeder; yerine sadık, sevgili bir köpek kazanmanın kıymetini herkes anlayamayabilir. O köpeğin sizden sonra ne hissettiğini, ölümünüzün acısıyla ne yaşadığını ise bence bir tek sadık dostlarını kaybetmiş insanlar bilir.
Sınavlar bittiğinde, mayıs sonunda köye dönebildim. Yumoş neredeydi, kimse bilmiyordu. Annem, cenazede Yumoşun mezarın başında oradan oraya koşup, toprağın içine atlamaya çalıştığını, mezarı kazanların köpeği kürekle uzaklaştırdığını anlattı. Sonra onu eve alıp kocaman, içi yalıtımlı bir kulübe yaptılar. Fakat Yumoş bizimle kalmak istemedi; mayıs ayı sonuna kadar hep Nezihe Teyzenin boş evinde dolaşıp durmuş, sonra da ortadan kaybolmuştu. Ben köyden gelmeden de dönmemişti.
Yaz boyunca çevre köylerde Yumoşu aradım, herkese resmini gösterdim, kasabanın bütün köşe bucaklarını dolaştım, ama bulan olmadı. Mezara gömülünce, belki de Teyze Nezihenin eve döneceğini sandı, günlerce bekledi, ama beklediği olmadı; o da onu aramaya kaçtı, diye düşündüm. Hâlâ onu arıyor, belki de köy köy dolaşıyor diye düşündüm.
Ağustos geldi.
Bir gün ailecek Narlıdere Mezarlığına, yani bizim köyden 50 kilometre uzağa ziyarete gittik. Yumoşu o kadar uzakta aramak aklıma gelmezdi.
Ama arabadan iner inmez bir baktım, başı havada, kulaklarını geriye yatırmış, dili dışarıda, hızla koşarak Yumoş bana doğru atılıyor!
O an yere çöküp ağlamaya başladım.
Yumoş, aslanım, benim küçük oğlum Seni bütün yaz aradım, seni bulmak için her yere baktım, meğer sen buradaymışsın.
Yumoş önüme atlayıp yüzümü yalamaya başladı. Belli ki o da ağlıyordu. Kalkınca sevinçten 1,5 metre havaya sıçrıyor, kuyruğu deli gibi sallanıyordu.
Üstü başı toz içindeydi, çok zayıflamıştı. Yanımda getirdiğimiz tüm börekleri, köfteleri, sandviçleri önüme döktüm; sevinçle, gözünü bile ayırmadan hızla yedi.
O sırada mezarlıktan çıkan yaşlı bir kadın, Bu köpek sizin mi? diye sordu.
Evet, Yumoş bizim, dedi annem gözyaşlarıyla.
Ben burada caminin yanında çalışıyorum. İlkbahardan beri bu köpek hep bir mezarın başında kalıyor. Koca mezarı patileriyle baştan aşağıya kazmış. Az iş değil hani… Kapatıyorum, o yeniden açıyor, dedi kadın.
Herkes anladı, köpek Teyze Nezihe’nin mezarının başında beklemişti.
Ailemle birlikte mezarlıkta diğer akrabalarımıza uğrarken Yumoş adımımı hiç bırakmadı; sürekli bana bakıyor, yürürken yolunu bile görmüyordu.
Nezihe Teyze ile Hikmet Amcanın mezarı Yumoşun pati izleriyle kazılmıştı. Özellikle de Teyze Nezihenin yattığı tarafta. Babam mezar taşını düzeltti, annem çiçekleri serdi, ben ise çömelip Yumoşu kucağıma aldım. O ise acılı, kulakları dik, kaygılı gözlerle bazen bana, bazen mezara bakıp durdu.
Babam usulca yanıma oturup, Yumoşu şimdilik burada bırakmayı dene, belki burada kalmak ister; kararını o versin, dedi.
Ama onu burada bırakmak istemiyorum baba, sonbahar yaklaşıyor, sonra kış… Yumoş zaten yaşlandı, on yaşını geçti. Burada kalırsa, soğuğa dayanamaz, dedim. Ama biliyordum, Yumoş isterse kaçıp yine buraya dönebilir, o 50 kilometre ona engel olamaz.
Mezarlık çıkışında Yumoş bir oraya bir buraya koştu, sonra bizim yanımıza geldi. Arabaya biner binmez kendini kucağıma attı.
Yumoşum, canım oğlum, artık seni bir daha hiç yalnız bırakmayacağım, dedim hıçkıra hıçkıra.
O günden sonra Yumoş bizimle yaşadı, ölünceye kadar ailemizden biri oldu.



