Gereksiz Sözler Olmadan
Yemekten sonra iyice doymuş bir halde sandalyeme yaslandım. Gözlerimi ağır ağır Seline çevirdim; tam o sırada kadehini dudaklarına götürüyordu. Restoranın loş, sıcak sarı ışığı yüz hatlarını vurguluyor, zarafetini öne çıkarıyordu. Hafif yanaklarındaki pembe canlıydı, gözlerindeyse sanki lambanın ışığını içine almış bir sıcaklık yanıyordu.
Ne dersin, memnun musun? dedim, sesimi olabildiğince rahat tutmaya çalışarak, sanki bu soru kendi kendini doğurmuş gibi.
Selin kadehini yavaşça masaya bıraktı ve hafifçe gülümsedi.
Tabii ki memnunum. Sen nereye gitsek, ortamı bilirsin, hep güzellik yakalarsın. Burası çok samimi, dedi ve etrafı süzdü huzurla.
Başımı hafifçe sallayarak ona hak verdim. Gerçekten ben de bu mekanı seviyordum. Ne abartılı bir lüks, ne de gösterişli bir şıklık vardı; sadece ince düşünülmüş bir rahatlık, huzur hakimdi. Loş ışık göz yormaz, fonda çalan hafif tınılar sohbetimize engel olmazdı. Garsonlar ise işini sessizce, aceleye getirmeden, ama nezaretle yapıyordu.
Son altı ayda Selini buraya en az beş kere getirmiştim. Her seferinde yemeklerden kalan lezzetin ötesinde, o masadaki özel atmosfer içimizde bir hoşluk bırakmıştı. Ve hesabın geldiği anlarda, çekinmeden, düşünmeden yemeği öderdim. Hesap ne tutarsa tutsun, umurumda değildi.
Biliyor musun, dedi Selin ve peçeteyle oynarken, Hafta sonu bir yerlere gitsek mi diye düşündüm. Bir değişiklik iyi olmaz mı?
Bakarız, dedim, ne hissettiğimi belli etmemeye çalışarak. İşler yoğun, sen de biliyorsun.
Bir an için Selinin kaşları çatıldı; gözlerinde bir gölge gelip geçti ama hızla tekrar gülümsedi, aramızdaki ince sızıyı kapatmaya gayret etti.
Haklısın, sorumluluğu elden bırakmazsın ya, dedi hafif alaycı ve sevgiliye özgü bir sesle.
Garson, elinde tatlı menüsüyle, yavaş adımlarla masaya yanaştı. Onun sakin tavrından bu restoranın yabancısı olmadığı belliydi.
Sorulmasını beklemeden elimi kaldırdım:
Biz hazırız, getirin en öne çıkan tatlınızı. Bir de aynı şaraptan bir şişe daha isteriz.
Garson başını sallayıp not aldı ve sonraki masaya yöneldi.
Selin, bu sırada neredeyse dalgınca, incecik parmağıyla kadehin kenarında gezindi. Camdan gelen hafif bir tınlama fona karıştı. Bana baktı; bakışlarında bir endişe gezindi.
Sen bugün sanki uzak gibisin, dedi sesi alçalarak, yan masalar duymasın diye.
Omuz silktim.
Yoruldum sadece, dedim. Bizim işte işler iyice karıştı.
Bu doğruydu; son haftalarda toplantılar, acil işler, yetişmesi gereken sunumlar Uykumdan çalıp işe koştum çoğu gece. Ama aslında mesele bundan da fazlaydı.
Birkaç gün önce tesadüfen Selinin sosyal medyada daha önce haberdar olmadığım bir hesabına rastladım. Açıkça tedirgin edici bir şey görmedim: Standart fotoğraflar, arkadaşlardan yorumlar, keyifli anlar Ama içlerinde beni durduran kareler vardı. Selin yanında takım elbiseli biriyle, başlıklar ise dikkat çekici: En düşünceliyle, İlham kaynağım. Üstelik, bu fotoğraflar, birlikte buluşamadığımızı söylediği günlerin akşamlarında yüklenmişti.
Başta oralı olmadım. Eski bir arkadaş, bir iş arkadaşı belki Sonra dikkatlice baktım, başka detaylara odaklandım. Bir ikinci adam çıktı karşıma; bu kez fotoğrafta değil ama Selinin restoran selfiesinin altındaki yorumlarda bir Mert çıkageldi; Her zamanki gibi harikasın, sonraki buluşmamızı iple çekiyorum diye kalp emojili bir yorum.
Bu bulgular beynime takılı kaldı! Bir yudum şarap alıp tadına, sıcaklığına odaklanmaya çalıştım ama kafam yine yine o fotoğraflara, tarihlere, satırlara gidiyordu.
Seline sahne çıkarmadım. Açıklama istemedim, ortamı mahvetmedim. O an içimden şöyle geçti: Artık kesin bir son vermenin zamanı geldi. Ama birçoğu gibi susup çekip gitmek değil! O bu anı unutmasın; bir tartışma değil, kesin bir vedayla hafızasında kalsın istedim.
Yemek sona erdi. Garson her zamanki profesyonellik ve nezaketiyle yüksek, ama burada normal sayılacak bir hesap bıraktı. Klasik kahverengi hesap kabını açıp rakamlara bakıyor gibi yaptım ama tutarı zaten biliyordum. Doğrudan Selinin gözlerinin içine, ne gülümseyerek ne de klasik yumuşak bakışımla baktım.
Biliyor musun, bu gece yalnızca kendi payımı ödeyeceğim. Kendi yemeğinin parasını artık sen verirsin, dedim, neredeyse sıradan bir tonla; sanki laf aramızda bir bilgi veriyormuşum gibi.
Selinin yüzü anında kızardı. Elleri bir anda kasıldı, cümle kurmaya çalıştı ama hiçbir şey uygun gelmedi.
Arda, bu şaka mı şimdi? dedi sonunda, soğukkanlılığını korumaya çalışarak.
Hiç de şaka değil, dedim, sesi yükseltmeden, gayet sakin. Hesap kabını önüne ittim. Yanında yeterince lira yok mu? O zaman birini ara. Mesela o Merti Ne sandın, hiçbir şey anlamadan kullanmaya devam edeceksin, öyle mi?
Gözleri tamamen açıldı. Tesadüfi bir anda değil de, hiç beklemediği lafları duyunca sersemiğe dönüştü.
Ne diyorsun ki sen? dedi sesi titreyerek, söylediğine kendi bile inanmadan.
Yazık, dedim kısa bir şekilde. Masadan yavaşça kalktım. Benim işim bitti. Sen de kendi başının çaresine bak.
Ceketimden birkaç banknot çıkarıp tam payım kadar olan kısmı masaya bıraktım ve kapıya doğru ağır ağır yürüdüm.
Arkamdan Selinin garsona bir şeyler anlatmak için çabaladığını duydum; sesi hızlanıyor, biraz zorlamayla tizleşiyordu. Ama arkama dönmedim. Dışarıya ilerlerken her adımda içimin biraz daha hafiflediğini hissettim ne bir üstünlük duygusu, ne de intikam Yalnızca, çok önceden gelmesi gereken sözleri sonunda söylemenin verdiği rahatlık vardı.
Restorandan çıkınca bir nefes aldım, kalbimdeki düğüm çözüldü. Her şey bitmişti.
Kaldırımda ellerim cebimde yürümeye başladım. Işıklar açılmıştı, sarı ve sıcak fotonlar asfalta yumuşak halkalar bırakıyordu, mağaza vitrinlerinin renkli parıltıları aralarındaki hayatı canlandırıyordu. Etraftan insanlar geçiyordu kimisi eve yetişmeye çalışıyordu, kimisi ağır ağır dolaşıyor, çiftler neşeyle akşam planlarını tartışıyordu. Hayat kendi yolunda ilerliyordu ve bu bana doğru geliyordu.
Hayatın garipliğini düşündüm. Daha bir ay önce Selinin o kişi olduğuna yürekten inanıyordum Mükemmel değil belki, ama bana ait biri. Hediye seçişlerimi hatırladım telefon alırken hangi rengi, hangi özelliği ister, diye satıcıya sormamı; spa üyeliğini aldığımda duyduğu neşeyi; yeni zarif altın küpelerini ilk taktığında nasıl gülümsediğini…
Onun aramasını bekleyişlerimi, işlerimi kenara bırakıp yanına gidişimi, ona mutlu anlar yaşatmanın verdiği gururu anımsadım. Ama şimdi bakınca, bunun sadece bir oyun olduğunu görüyordum. Benim değil, onun oyunu. Bu gerçeği anlamak canımı acıtmadı, yalnızca, soğumuş, yarım bırakılmış bir kahvenin aftertasteindeki gibi hafif bir burukluk vardı.
Cep telefonum cebimde titreşti. Ekrana bakınca, Selinin mesajıydı: Bu yaptığın çok ayıp. Sadece bitireceğini söyleseydin ya.
Bir kitapçı vitrininde rengarenk kapaklara bakarak kısa bir süre durakladım. Sonra cevap yazdım: Aynen öyle yaptım.
Gönder tuşuna bastım ve telefonu kapattım. O an ne konuşmak, ne de yeni bir açıklama duymak istedim. Zaten lazım olan her şey söylenmişti.
Uzun bir akşam önümdeydi ve ilk kez, ne istersem onu yapabilecek özgürlüğüm vardı. Mesela, beni tanıyanların olduğu bir bara gidip, bir şeyler ısmarlayıp cama bakarak geçenleri seyredebilirdim, aklımı hiçbir şeyle meşgul etmeden. Ya da eve geçip, Selinin nefret ettiği müzikleri açar, rahat rahat uyuyakalabilirdim sabah onu işine götürme derdim olmadan. Belki altı aydır konuşmadığım eski bir dostuma haber atıp buluşmak, iki lafın belini kırmak da güzeldi.
Tercih bana kalmıştı. Ve bu, uzun zamandan sonra ilk kez, gerçekten çok iyiydi.
***********************
Ertesi sabah alarmdan önce uyandım. Dışarıdan, uyanan İstanbulun sesleri yavaşça yükseliyordu. Esneyip kaslarımı gevşettim; içimde, omuzlarımdaki yükün kalktığını, yerini uzun bir yağmur sonrası ilk güneş ışığı gibi ferahlığa bıraktığını hissettim.
Uzun süre duşun altında kaldım. Sıcak suyun tenime değdikçe üzerimden dünkü gerginlik akıp gidiyordu. Gözlerimi kapattım, suyun sesiyle sakinleştim; uzun zamandır olmadığım kadar rahat, anın tadını çıkardım.
Sonra mutfağa geçip filtre kahve hazırladım. Taze çekilmiş Türk kahvesinin kokusu, aceleye gelmemiş keyifli sabahları anımsattı. Balkona çıkıp, kahvemi yudumladım.
Sabah hava açıktı. Aşağıda araçlar işe yetişiyordu, yan bahçeden okul öncesi çocukların sesi geliyordu. Geceki yağmurun bıraktığı serinlikle, yakındaki bir kafeden gelen kahve kokusu birbirine karışıyordu. Gözüm masanın üzerindeki telefondaydı, ama açmaya hevesim yoktu. Biraz daha bu sakinlik sürdü.
Öğlene doğru telefonu açtım. Çeşitli iş mesajları, sosyal ağ bildirimleri, bir tane de Selin mesajı Parmağım üzerinde durdu ama okumadım; gerek duymadım. Zaten söylemem gereken her şey söylenmişti.
Yine de, eski dostum Denizin numarasını aradım. Açınca:
Selam, dedim, sesim huzurluydu. Görüşsek mi? Özledim valla eski günleri.
Deniz eski neşesiyle gülümseyerek cevapladı. Bunu bekliyormuş gibi:
Tabii ki, süper olur! Nerede, ne zaman?
Hemen, ofise yakın bir barda buluşmaya anlaştık zor günlerde kaçtığımız yer.
İçeri girdiğimde Deniz köşedeki masada, iki serin bira bardağıyla beni bekliyordu. Beni görünce genişçe el sallayıp gülümsedi.
Hadi anlat bakalım, dedi, oturur oturmaz. Yüzünde bir değişiklik var, sanki rahatlamış gibisin. Ne oldu?
Onun bakışları meraklı ama bastırıcı değildi Deniz, insanı konuşmaya itmeden, doğru soruları soranlardandır.
Oturup uzunca bir yudum biramdan aldım. Soğuk bira iyi geldi.
Selinle bitti, dedim.
Yok daha neler? Kendi mi bıraktı? Kaşlarını kaldırdı Deniz.
Ben son noktayı koydum, dedim ve özet geçtim, duygusuz, kısa, öz.
Deniz dinledi, sessizce başını salladı. Sonra bardağı elinde çevirip hafifçe gülümsedi:
İyi yapmışsın. Sert olmuş ama hak etmiş bence. Emin misin ki başka biri var?
Yüzde yüz, dedim rahatça, derin bir nefes verdim. Aslını araştırmadım ama bulduklarım yeterdi.
Peki şimdi ne yapacaksın? dedi Deniz, merakla. Baktığı açıdan, yeniden hayata karışıp karışmayacağımı anlamak istediği belliydi.
Hayata bakacağım; iş, dostlar, belki tatil Gerisini Allah bilir, dedim basitçe, süssüz, samimi.
Sözlerimde bir ağırlık yoktu; sadece içten, rahat bir karar. Sonunda ileriye bakmayı gerçekten kabul etmiştim.
Helal olsun, dedi Deniz, ciddi bir baş selamıyla. Bak, ben de düşündüm Kuzenim İzmire yerleşti. Orada süper bir caz festivali varmış. Gidelim mi? Hem hava değişikliği olur.
Düşündüm. İzmir Müzik Başka bir şehir Hemen gözümde canlandı: geniş sokaklar, eski taş binalar, deniz kenarı, akşamları saksafon sesi Niye olmasın? Sonunda ilk defa bir şeye istek duydum.
Olur, dedim ve bu kelimeyle sadece yolculuğu değil, ileriye atılmış bir adımı dillendirmiş oldum. Bir hafta işimi toparlayayım, sonra gidelim.
Harika! dedi Deniz ve masaya şevkle vurdu. O ses aramızdaki tüm soğukluğu silip attı. İşte böyle gör işte! Son zamanlardaki halin gitmiş.
Sesinin içinde taşlama değil, dostça bir sevinç vardı. O da sonunda ileri bakan bir Ardayı görmek istemişti.
Sadece gülümsedim. İçimdeki değişimi ben de hissediyordum önce kırık dökük bir şekilde, sonra yavaşça, baharda açılan çimen gibi. Alışılmadık bir duyguydu: Önümde yükümlülükler değil, ilginç, keşfedilecek şeyler de olabilirdi.
Bir hafta sonra gerçekten İzmire gittik. Deniz haklıydı festival harikaydı. Şehri gezdik, atmosferini içimize çektik: küçük sokak kafeleri, eski hanlar, müzik dolu köşeler Bir yerde blues çalıyor, başka yerde gençler elektronik ritimlerle karışık caz deniyordu. Hepsi şehrin müziğine karışıyordu.
Küçük pastanelere girdik, kahve kokuları eşliğinde rastgele tatlılar ısmarlayıp, gülüştük. Bir gün hafif yağmurda, sıcak içecek satan bir büfenin altında sığınıp, geçenlerin telaşına bakıp epey güldük.
Bir akşam, Kordonda, denize karşı bir barda oturduk. Akşam yavaşça inerken şehrin ışıkları suya yansıyor, hoparlörde yumuşak bir caz çalıyordu. Bardağımdan bir yudum aldım, denize bakarken ilk kez Selini hiç düşünmediğimi fark ettim.
Garipti bir zamanlar günümün her anında hatırlarken, şimdi Sadece o anda vardım, müziği dinliyordum, içimde bir sıcaklık Ve bu bir açıklama gerektirmeyen mutluluktu.
Dalıp gittin yine? diye sordu Deniz, hafif muzip, elindeki bardakla.
Aslında sadece Omzumu silktim. Şimdi ilk kez rahat nefes alıyorum. Sürekli nefesimi tutmuşum, şimdi bırakabildim gibi sanki.
Pencereden dışarı baktım; şehir geceye karışıyordu: vitrinlerin ışıkları, yol kenarları, caddelerde telaşsız insanlar; sıradan ama harika
Deniz gönülden bir gülümsemeyle:
Harika işte Hadi gel yeni başlangıçlara kadeh kaldıralım.
Sesindeki içtenlik bana da geçti. Bardak kaldırdım, tokuşturduk. Camların kulağımda bıraktığı tını, şehirden gelen hafif caz melodisine karıştı.
Uzaktan saksafon sesi geldi belki sokağın ucunda genç biri çalıyordu, belki yan sokaktan duyuldu. Melodi sakince, fark ettirmeden, tam o geceye yaraşırdı.
Küçük bir yudum daha aldım ve içimdeki sıcaklık yayıldı. Sarhoşluk değil, Yalnızca içten bir huzur: her şey gerçekten iyi olacak. Çünkü artık geleceğe bakmaktan korkmuyordum.
*************************
Eve döndükten sonra hemen bildik rutine dalma isteğim olmadı. Aksine ufak değişiklikler yapmaya başladım. Dostlarla daha çok görüşüyordum: iş çıkışı bir kafeye, bazen parka birlikte yürümeye sonunda yıllardır hayal ettiğim yüzmeyi gerçekten öğrenmek için havuza yazıldım. İlk dersler zordu ama her antrenmanda kaslarım toparlandı, düşüncelerim berraklaştı.
Bir de, sırf içimden geldiği için İspanyolca öğrenmeye başladım. Ne iş için gerekiyordu, ne zorunluluktu; içimden öyle gelmişti. Kitap aldım, bir online kursa başladım. İlk başta kelimeler, gramer epey zordu; ama sonra içine çekildim. Filmleri İspanyolca altyazıyla izlemeye başladım, yeni seslere, ritme alışmaya çalıştım.
İşler yoğundu ama yeni projeler keyif veriyordu. Zor, zihin açıcı fikirler Yine ilham veriyordu. Arkadaşlar şehir dışına mangala çağırmaya başladı. Hafta sonları doğaya çıkan gruplara katıldım; eski anılar, yeni hayaller; buluşmak güzeldi.
Evime yakın parkta her cumartesi açık hava film gösterimi vardı. Bu yaz akşamlarını çok sevdim: battaniye, termos çay, çimende, yıldızlar altında klasik ya da yeni filmler Serinliği, taze biçilmiş çimin kokusunu, kalabalığın esprilerde kahkahasını içime çekiyordum.
Her defasında, yıldızlara bakınca, hayatın sadece geçmiş ya da gelecekten ibaret olmadığını anlıyordum. O anlarda: battaniye, sıcak çay, şehirden gelen hafif müzik İşte bu yaşam dediğimiz şeyin tam da kendisiydi.
Bir sefer, sonbaharın sonuna doğru, parkta yine film izlemeye gittim. Eski bir Türk komedisi vardı, millet yer yer kahkahaya boğuluyordu. Film dağılırken, eşyaları toplayıp çıkarken arkamdan bir kadın sesi duydum.
Affedersiniz, dedi yumuşak bir tonda.
Dönüp baktım. Karşımda kısa boylu, geniş atkılı, sarı saçları rüzgardan hafifçe dağılmış bir kız vardı. Yüzünde samimi bir gülümseme, gözlerinde yumuşak bir parıltı.
Sizi her hafta burada görüyordum, dedi. Sinemayı seviyorsunuz demek?
O an, sesinin sıcaklığını ve bakışının doğallığını duyduktan sonra ben de gülümsedim.
Hem de açık havada olunca tadı başka, sanki filmin içindeymişim gibi izliyorum.
Aynen öyle, dedi. Sinema salonunda karanlıkta yabancıların arasında kayboluyorsun, burada birlikte yaşıyoruz anlatılanları.
Biraz sustu, sonra elini uzattı:
Ben Derya.
Derya ismi bir an geçmişteki eski bir arkadaşımı hatırlattı ama hemen geçip gitti. Elini sıktım; eli sıcaktı, kararlı.
Ben de Arda.
Sohbet akıp gitti. Filmlerden konu açıldı, şehirden, yeni yeni keşfettiği köşelerden bahsetti. Ben de en iyi kahveciyi, kitapçıları, ara sokak sanat galerilerini tarif ettim.
Fark ettik ki, vakit nasıl geçti belli değil. Park kararmış, ışıklar yavaşça sönüyor, son seyirciler dağılmış ama ikimiz de sohbetin bitmesini istemiyoruz.
Benim gitmem gerek, dedi Derya saate bakıp. Sabah erken kalkacağım.
O an, ben de hissettiğim küçük cesaretle:
Belki birlikte bir kahve içeriz bir gün? Şurada bir yer var, sıcak çikolata efsane, muffinleri dillere destan, dedim.
Derya gülümsedi kibarca değil, gözleriyle, içtence ışıldayarak.
Bayılırım.
Numaralarımızı değiştik. Bu küçük an bile bana yeni bir başlangıç gibiydi.
Derya gözden kaybolurken bir süre daha parktan çıkmıyordum. Sonra keyifle eve yürüdüm.
İçimde yeni bir duygu yeşeriyordu: umut. Ne hayal kuruyordum, ne de fazla ileri gidiyordum. Sadece, hayatın devam ettiğini, her yeni küçük başlangıçta güzellikler saklandığını biliyordum.
******************
Ertesi sabah hafif bir heyecanla uyandım. Camdan bakınca ince bir yağmur, camda izler çiziyordu. Evin içi sıcak ve kahve kokuyordu. Oturup telefonumu aldım.
Hiç tereddütsüz Deryaya mesaj yazdım: Selam. Cumartesi sinemaya gidelim mi? Ama bu sefer kapalıda, havalar bozuyor.
Cevabı hemen geldi: Olur. Ama komik bir şey olsun, gülmek istiyorum! Dudaklarımda istemsiz bir tebessüm belirdi.
Elime kahveyle pencereye döndüm. Yağmurun sesi huzurluydu, evimdeki gevşek ışık huzmesi, kafamda yaklaşan buluşmanın heyecanı Ve uzun zamandır ilk defa, her şey yeni başlıyor gibi hissettim.
O sırada Derya işten eve dönmüş, ayakkabılarını çıkarıp koltuğa uzanmıştı, elinde telefon. Açtı mesajı, bir kez daha okudu ve yüzünde gülümseme belirdi.
Göreceğiz bakalım, dedi kendi kendine, ne olacağından emin olmadan.
Derya için de bir başlangıçtı bu. Belki sadece güzel vakit geçirmek, belki de daha fazlası Ama göğsünün derininde, küçücük ve neşeli bir kıpırtı vardı, her yeni başlangıç öncesi olur ya.
İşler de yolundaydı. Az önce yeni bir müşteri için hazırladığı sunumu tamamlamıştı, olumlu geri dönüş almak içini rahatlatmıştı. Telefondan yeniden mesaj sesi geldi: Ardadan. Gülümsedi.
E hadi bakalım Ne giyeceğim şimdi? dedi gülümseyerek ayağa kalkıp gardırobunu kurcalarken.
Elbise denedi önce, çiçekli, hafif; Çok süslü deyip kenara koydu. Daha sade bir tanesini denedi, fazla resmi buldu.
Sonunda kot kazak kombininde karar kıldı: Yeter ki rahat olayım, dedi aynaya bakıp. Hafif bir makyaj, temiz bir yüz ifadesiyle aynada hoşuna gitti.
Cumartesi, serin ama güneşliydi. Derya biraz erken çıktı, sinemaya tam zamanında vardı. Foyede kalabalık, herkes kendi koşturmasında. Popcorn alıp orta sıralardan güzel bir koltuk buldu.
Arda içeri girene dek, Derya onu hemen buldu gözleriyle. Gülümsedi, kalbi biraz daha atmaya başladı.
Erken gelmişsin, dedi Arda.
Heyecanlandım da, oturamadım, dedi hafifçe utanarak.
Ben de, dedi Arda samimiyetle. Ama bu iyi bir heyecan, değil mi?
Kafasını salladı Derya.
Popcornun da karamel mi? dedi Arda. Benim de favorimdir.
Demek ortak noktamız var, dedi Derya gülerek.
Sohbetleri kolay aktı, ışıklar sönüp film başladığında aralarında bir rahatlık, tanıdıklık hissettiler.
Film tam da istedikleri gibiydi: hafif, komik, sıcak Esprilerde gülüşmeler, bakışlar Sanki bir yıldır beraber film izliyor gibiydiler.
Film bitince salon boşalırken, dışarı çıkıp bir süre yürüdüler. Serin havada şehir, yol kenarında parlayan ışıklarla, yeni baştan tanıştıkları bir yer gibiydi.
Sohbet işten kitaba, kitaplardan hayallere gitti.
Hiç yurtdışına çıktın mı? diye sordu Derya.
Yalnızca Yunanistan ve İtalyaya gittim. Asıl hayalim İspanya, dedi Arda. Mimarisi, yemekleri, havası Bambaşka.
Ben de Barselonada bulundum! dedi Derya coşkulu. Arnavut kaldırımlı sokaklarda kaybolup tapas yersen, tepeye çıkınca şehri seyredersin hepsi iç içe.
Oraya daha çok gitmek istedim şimdi, dedi Arda gülerek. Sen peki, neresi hayalin?
Japonya! dedi Derya kararlı. Çay seremonileri, sakura, teknoloji, disiplin Hepsi bir arada.
Müthiş olurdu, dedi içtenlikle Arda. Belki bir gün birlikte gideriz.
Bu sözler öyle hafif, öyle doğal çıktı ki, birden fazla anlam vermedi kimse.
Derya hafifçe başını eğip gülümsedi:
Neden olmasın?
Sohbet ede ede deniz kıyısına vardılar. Korkuluklarda durdular, suya dalıp yıldızları izlediler, uzaktan bir müzik çalıyordu, şehir geceyle buluşmuştu.
Teşekkür ederim bugün için, dedi Derya, gözlerinin içiyle gülerek. Çok güzeldi.
Ben de çok keyif aldım, dedi Arda. Yeni bir buluşma yapalım mı?
Tabii ki, dedi Derya, sıcacık bir gülümsemeyle.
Vedalaşırken, Arda elini tuttu. Hafif ama anlamlı Derya da parmaklarını bırakmadı.
Göz göze gelip birkaç saniye durdular. Sonra Arda hafifçe parmaklarını sıktı:
Görüşmek üzere.
Görüşmek üzere, dedi Derya.
O, durağa yürüdü. Arda bir süre daha bakakaldı ardından. Sonra elleri cebinde, serin havada, az önceki konuşmaları, tebessümleri düşünerek eve yürüdü.
Ve biliyordu: Bu bir son değildi. Bir başlangıçtı. Hayat, yeni anlar, sohbetler, sıradan ama değerli buluşmalarla, yan yana yürünen yollarla gerçek anlamını buluyordu.




