Sema Nur Arslan altı yıldır İstanbulun kalabalık semtlerinden biri olan Galatadaki “Köprü Altı” adlı ufak kafede garsonluk yapıyordu. Mahallenin müdavimlerini, en sevdikleri yemekleri, çaylarını kaç şekerli içtiklerini bile ezbere bilirdi.
Ama o çarşamba günü öğleye doğru kafenin kapısından hiç tanımadığı biri girdi. Yaşlı bir adam; yıpranmış bir pardösü giymiş, omzunda ağarmış kumaştan küçük bir torba asılıydı. Salonun en köşe masasına ağır adımlarla ilerleyip sessizce oturdu, titreyen elleriyle cüzdanını açtı.
Sema Nur bir an gözlerini ondan alamadı. Adam parasını avuçla döküp bozuklukları saymaya koyuldu. O an Sema Nurun içi sızladı. Böyle bir yaşta bir insan açlık ile gurur arasında kalmamalıydı.
Sipariş almak için yanına gittiğinde, yaşlı adam mahcupça:
“Bir… sade kahve lütfen. Fazlasına yetmez param,” dedi kısık bir sesle.
Sema Nur başıyla hafifçe onayladı ama gözleri dolu dolu oldu. Kimse İstanbulda, hele de bu yaşlı adam gibi, bir fincan kahveyle yetinmemeliydi. Kasa başına geçti, kendi cüzdanından bir miktar Türk Lirası çıkarıp sessizce onun için sıcak bir çorba ve kaşarlı bir tost parası ödedi.
Siparişi masasına bıraktığında adam şaşkınlıkla baktı.
“Ben… böyle bir şey istememiştim.”
“Evimizin ikramı,” diyerek Sema Nur hafifçe gülümsedi.
Adamın gözleri doldu, yaşlar bile aktı yanaklarından.
“Çok teşekkür ederim. Bana, eskiden tanıdığım biri gibi hissettirdiniz,” dedi sesi titreyerek.
Her lokmasını tadını çıkararak, sakince yedi. Kalkarken kasada biraz durakladı. Sema Nur, kafeye ait küçük bir kartın arkasına telefon numarasını not etti, belki bir gün araması gerekirse diye.
Adam elini kalbine götürüp titrek bir sesle,
“Bugün beni kurtardınız,” dedi ve ağır adımlarla çıktı.
Sema Nur, bu anı kafasında fazla büyütmedi, ama yüreğine işlediğini anlayamadı o anda.
İki saat sonra kapının çanı bu kez hızlıca çaldı; içeri iki polis girdi.
“Siz bu adamı tanıyor musunuz?” diye sordular, çıkarıp bir fotoğraf gösterdiler.
Sema Nurun yüreği ağzına geldi; çorbacıdaki adamdı.
“Bir şey mi oldu? İyi mi kendisi?” diyebildi zorla.
Polislerden biri yanındakiyle bakıştı.
“Sahil kenarında bulduk. Az önce vefat etmiş,” dedi alçak sesle.
Sema Nurun gözleri doldu, eliyle ağzını kapattı.
“Hayır… az önce buradaydı.”
Bir polis usulca, katlanmış bir kağıt uzattı.
Sema Nurun elleri titreyerek açtı zarfı.
İçinde düzgün bir el yazısıyla şunlar yazıyordu:
“İyi kalpli garsona;
Bugün bana insan gibi davrandığınız için teşekkür ederim. İçimde kalmamış olan sıcaklığı yeniden bana sundunuz. Artık huzurla gidebilirim.”
Sema Nur gözyaşlarına boğuldu. Suçluluktan değil, anladı ki bazen küçücük bir iyilik, bir insanın hayatında son umut ışığı olabiliyordu.
Polisler sessiz kaldı. Sonunda biri sakin bir sesle,
“Yakını yokmuş. İyi ki sizi tanımış,” dedi.
Sema Nur zarfı göğsüne bastırdı.
O günden sonra Sema Nur, her mesai gününde en az bir yabancının yemeğini ödemeyi alışkanlık edindi. Ne acıdığı için, ne kendini affetmek için; yalnızca bir saatliğine tanıdığı adamı, ve onun kendisinde bıraktığı izi, yaşatmak için
O tek saat, onu sonsuza kadar değiştirmişti.




