Güvensizliğin Çatlağı
Şenay Hanım, evde misiniz? Benim, Sultan altıdan! Size börek yaptım, sıcacık, hem bir işim düştü… Açmaz mısınız kapıyı?
Şenay Hanım pencerenin önünde, elinde bayatlamış çayıyla öylece kaldı. Camın ardından kasvetli bir kasım günü apartmanların arasında savrulan yapraklara, aceleyle kabanlarına sarınmış birkaç komşuya baktı. Sessizliğe alışmıştı artık. Duvar saatinin tik takına, buzdolabının uğultusuna, parke zemindeki gıcırdamalara… Kimsenin kapısını çalmamasına.
Şenay Hanım, ışığınız yandığını görüyorum! Saklanmayın, ben kötülük etmem ki!
Dışarıdaki ses öyle yüksek ve ısrarcıydı ki, Şenay Hanım çayını pencerenin önüne bırakıp ağır adımlarla antreye geçti. Kapının gözünden baktı. Sultan mandal rengine boyalı kızıl saçlarını alelacele topuz yapmış, ağzının kenarına yaydığı o geniş gülümsemesiyle, elinde poşetle dikiliyordu. Üzerinde fuşya bir mont, parfüm kokusuyla karışık hafif bir yağmur ve kızarmış hamur kokusu.
Neymiş bu kale gibi kilit üstüne kilit… Açın kapıyı, donacağım vallahi!
Şenay Hanım içeriği açtı. Sultan’ın apartmana esen bir bahar rüzgârı gibi girişiyle, apartmanın bütün sessizliği bir anda dağıldı.
Bakın, bu sabah poğaça yaptım, kızımla birlikte, dedim ki; Şenay Hanıma da götüreyim. Hem lahana, hem kıymalı. Sıcak sıcak. Siz burada tek başınıza hiçbir şey yemiyorsunuzdur zaten. İyice zayıflamışsınız!
Teşekkür ederim, Sultan, zahmet etmişsin…
Olur mu öyle şey! Ben insanlara iyilik yapmayı severim. Bakmayın siz. Yiyin, için çayınızı demli için; bir solgun görünüyorsunuz.
Sultan hiç çekinmeden mutfağa geçti, çayı koydu, raftan iki kupa çıkardı. Şenay Hanım, Sultanın verdiği poşetle ayakta kalakaldı. O kadar uzun süre yalnız kalmıştı ki, başka birinin varlığı, neredeyse tehdit gibi geliyordu.
Geçin oturun şöyle, çay demlensin, biraz laflarız. Yoksa ben bilirim, yalnızlık çok kötü. Kocanız vefat etti, çocuklarınız uzakta. Hayat, sanki sis içinde. Bizim Ayşe hala, Behzat Amcadan sonra aylarca kendini eve kapatmıştı, biz zor çıkardık tekrardan hayata.
Şenay Hanım yerine oturdu, poğaçalardan mis gibi koku geliyordu. Uzun zamandır mutfağa kendi için yemek yapmamıştı. Hazır bir şeyler alırdı, evde mikrodalgada ısıtıp, iştahsızca yemeğini yediği olurdu.
Sakın yanlış anlamayın, dedi Sultan, kendi çayına dört şeker attı. Bizim huyumuz böyle, duyarsız kalamam kimseye. Komşum sıkıntıdayken görmezden gelemem. Öyle yetiştik. Kocam da sık sık der Sultan, millete yardım edeceğine biraz da kendi halini düşün! diye. Ama ne yapayım, yaradılışım bu.
Konuştu, anlattı, elleriyle jestler yaptı, kahkahalar attı. Şenay Hanım zamanla, içinde hissizleşen bir şeylerin çözülüp gevşediğini fark etti. Ne zamandır biriyle böyle, mutfakta çay eşliğinde laflamamıştı? Oğlu Emrah haftada bir arardı, o da kısa ve gereklilikten. Nasılsın anne? İyiyim oğlum. Para lazım mı? Yok sağ ol. Hadi sonra ararım. Sonra yine sessizlik…
Aslında sizi hep bizim kızlarla buluşturmak istedim, Sultan masada iyice ona yaklaştı. Bereket Marketin köşesinde minik bir kafe var ya, orada buluşuyoruz bazen. Siz de gelseniz ne iyi olur, azıcık nefes alırsınız.
Bilmiyorum Sultan… Ben çok…
Geleceksiniz tabii! Ben gelip alırım sizi, kaçamazsınız. İnsan içine çıkmak iyidir, dört duvara kapanınca hastalık yapar, inanın!
Şenay Hanım, Sultanın ısrarına hayır diyemedi. Sultan çayını içip kalkmadan önce vitrindeki çay takımını uzun uzun inceledi.
Şuna bakar mısınız, ne güzel porselen! Akanlar mı yaptı bunları, eski fincanlardan, altın yaldızlı… Antikadır bu değil mi?
Rahmetli Nejat, dedi Şenay Hanım sessizce. Evlilik yıldönümümüzde almıştı, otuzuncu sene…
Aman aman iyi saklayın, bak rahat durmaz onlar! Neyse ben gidiyorum, işlerim var. Böreklerden bol bol yiyin, çekinmeyin. Yarın üç gibi bekliyorum, tamam mı?
Gittiği gibi hızlıca çıktı. Şenay Hanım mutfakta yalnız kaldı, masadaki poşete, kupadaki dudak izine, Sultanın kalma havasına baktı. Sessizlik yine çöktü ama bu seferki başkaydı. Daha yumuşak, daha az boş.
***
Böyle başladı. Sultan hemen her gün gelmeye başladı; bazen sabah, bazen akşam; kimi zaman bir eksiği için, kimi zaman Sohbet etmeye geldim diyerek. Sultan, Şenay Hanımı dertlerinden çekip çarşıya götürdü, markete, kafedeki kadın grubuna dâhil etti. Yanında gürültülü, dedikoducu, bol kahkahalı üç kadın daha vardı mahalleden, pazardan… Onlarla çenesine pek uymasa da zamanla alıştı.
İlk başlarda kendini hep yabancı hissetti. Sultan ve arkadaşları lafını esirgemez, şakalarını patlatır, Şenay Hanımın hoşuna gitmeyen argo sözler bile kullanırlardı. Sultan ise her defasında koluna girip; Benim akıllı dostum Şenay Hanım, eski öğretmen, çok zariftir! diyerek tanıtırdı.
Alıştı; Sultanı beklemeye, buluşmalara, hayatın en azından başka seslerle dolmasına. Tabii eski dostlarının yerini tutamazdı ne kafe buluşmaları, ne kolay plastik bardaklardaki açık çay. O eski günler, Nejatla tiyatroya, konsere gittikleri, evlerinde dostlarını ağırladıkları günler, hepsi yitip gitmişti. Kalan, marketten alınan kekler, plastik bardakta çay, sıradan sohbetlerdi; yine de hepsi suskunluktan iyiydi.
Şenay Hanım, sizin geçen toplantıda taktığınız o broş duruyor mu? Fasulyesine demezdim, hakikaten bayıldım. Kehribarlıydı değil mi?
Evet, kehribar. Annemden kalma…
Bakabilir miyim? Ben eski şeylere bayılırım, içim kıpır kıpır oluyor görünce!
Şenay Hanım kutudan broşu çıkarıp Sultana verdi. Sultan dikkatlice ışığa tutup seyretti.
Ay çok iyiymiş, desem ki, kızıma eve bir getireyim mi? Defne, hani size bahsetmiştim ya, üniversiteyi bitiriyor, mezuniyetinde vintage bir broş istiyor, bi baksın sadece. Sonra getireceğim, namusum üzerine!
Şenay Hanım, broş kendisine çok kıymetli gelmesine rağmen, Sultanın bakışında öyle bir samimiyet gördü ki, kıramadı.
Peki, ama dikkatli ol, Sultan.
Tabii ki! Gözüm gibi bakarım, Allah razı olsun!
Bir hafta geçti, broş gelmedi. Defne bayıldı, bırakmazmış, bir iki gün daha kalsın dedi Sultan. Sonra Bir yerde unuttu, bulunca getireceğim dedi. Şenay Hanım içi içini yese de fazla üsteleyemedi. Bir kere olsun, konuyu açtığında Sultan o kadar alınmıştı ki:
Siz ne diyorsunuz bana? Ben sizden başka kimseye bu kadar emek ettim mi? Hem size moral verdim, hem hayatınıza renk kattım! Siz bana güvenmiyorsanız, bir daha arkamdan laf etmeyin!
Hayır Sultan, öyle değil…
Şenay Hanım o an, Sultanın gelmemesinden daha çok korktu. O sessizliğe yeniden dönmek ona korkunç geliyordu. İçini kemiren o sırada yeni bir istek geldi Sultandan:
Şenay Hanım, iki bin lira verebilir misiniz? Çocuğun hastalandı, ilaç almam lazım, maaşı alınca üç güne getiririm!
Sultan, hep arkadaşlık diyerek borç istedi. İki bin, üç bin, beş bin… Ne zaman isterse verdi. Sultan parayı geri getirmedi, hatırlatınca ise, Vay, dostluk sadece paraymış demek! diye kendini haklı çıkardı.
***
Emrah, çarşamba akşamı telefon etti. Şenay Hanım, eski sabahlığında televizyonun karşısında oturuyordu. Bir tamir programı vardı ekranda.
Anne, nasılsın?
İyiyim oğlum, sen nasılsın?
İyi, işten başımı kaldıramıyorum. Anne, hafta sonu bize de gelsene? Osman senin mantını istedi, çocuklar seni çok özledi.
Bilmiyorum oğlum… Benim görüşmelerim var.
Ne görüşmesi anne? Evde oturuyorsun…
Oturmuyorum oğlum! Arkadaşım var, gezmelere çıkıyoruz, kafeye gidiyoruz. Zannediyorsun ki hep yalnızım.
Anne, bu arkadaşın kim?
Sultan; komşumuzdan, harika bir insan, çok iyi davranıyor, bana hep destek oluyor.
Anne… dikkat et, olur mu? Herkese güvenme, eşyalarına dikkat et…
Emrah, terbiyesizlik etme! Sultan, bana aileden yakın! Hiç bilmiyorsun, hemen peşin hüküm!
Peki… Hadi öpüyorum anne, iyi geceler.
Telefonu kapattıktan sonra, içinde burukluk hissetti. Demek ki onlar, onun yalnız olmasını daha çok istiyorlar, rahatça kendi hayatlarını yaşamaya devam edecekler. Şimdi ilgilenip sormak onların zoruna gidiyor…
Ertesi gün Sultan heyecanla geldi.
Şenay Hanım, kulağıma muhteşem bir haber geldi Geçen söylemiştim ya, Pamukkaledeki termal otele gidelim, diye. Kız arkadaşım orada müdür, indirim yapacak! Düşünsene, beraber iki hafta. Sadece altmış bin lira! Ben yarısını biriktirdim, sen de katılırsın, bahara kadar tamamlarız.
Şenay Hanım’ın banka hesabında Nejattan kalan yirmi beş bin liralık birikimi vardı, hiç dokunmamıştı. O gün Sultanla birlikte bankaya gidip parayı çekti, Sen ver, ben kimseyi tanımıyorum, sen yarın dekontu getir, dedi.
Dekont bir türlü gelmedi; Sultan Arkadaşım izinde, dedi, Formlar eksik, dedi… Sultan, yine arada poğaça getirdi, yine sokakta gezmeye davet etti; arada ise tekrar küçük küçük yardım istemeyi sürdürdü.
Ve bir gün:
Şenay Hanım, şu porselen takımınızı bana versene. Defnenin düğününde çok lazım olacak. Tertemiz kullanırım, getirince de yıkarım, merak etme.
Sultan, o çok kıymetli. Nejat’ın hediyesi…
Aaa yine mi şüphe! Bunca ay seninle, sana destek olayım, sen hâlâ bana güvenme! Ben seni sahiplendim, sen bana değer vermiyorsun! Böyle dost mu olur!
Hepsinin üstüne al, al götür dedi; yeter ki Sultan küsmesin, terk etmesin.
***
Günler geçti, Sultan bir gün yine büyük bir kutu ve sinirli bir yüzle çıktı karşısına.
Al takımlarını! Bir daha peşime düşme, yardım isteme, bir dilim börek de görme benden.
Kutunun içinde, porselenler kırık dökük, bardaklar çatlamış, kenarları kırık… O kadar hafif dokunuşta bile parça parça oluyordu. Gidip kime ne anlatacaktı ki şimdi? Dışarıdan dost olarak gelen her şeyin içinin boş olduğunu, kandırıldığını, birilerine oyuncak olduğunu yutkunarak anladı.
Başını ellerinin arasına aldı, hıçkırarak ağladı. Hayatta ilk defa, Nejatı kaybettiğinden daha derin bir utanç ve pişmanlık hissetti. Çünkü içten içe bildiği bir şüpheyi, uzaklaştırmak için kendi kendine yalan söylemişti.
***
Pazar sabahı annesiyle konuşamayan Emrah ve gelini Pınar kolilerle çıkageldiler. Yemek yaptık, meyve getirdik, hem biraz yanında kalalım, dediler. Bir söz söyleyemese de bu sefer hayır da diyemedi.
Çayın yanında Pınar,
Anne, şu Sultan dedikleri kadın hakkında apartmandan şikayet var, dedi. Emrah, Poliste şikayeti var. Yaşlıların paralarını, takılarını alır, sonra ortadan kaybolurmuş, dedi. Anne ne olur biraz kendi malına sahip çık. Biz seni yalnız bırakmak istemeyiz ama her gün gelemeyiz, anla bizi
Şenay Hanım, önceki günler gibi sinirle ayağa kalkmadı. Dili tutuldu, gözleri doldu. Sonunda ağladı, küçük bir kız gibi.
Affedin beni. Yanlış yaptım…
Mühim olan anlaman anne, dedi Emrah.
El birliğiyle çay takımlarının kırık parçalarını topladılar, Pınar “Yapıştırırız onları, bir daha kullanmasak da, bir hatıra kalır,” dedi.
Aynı akşam Emrah evin anahtarını değişti, karakola hiçbir şey söylemeden de Sultan’ın bir daha o eve giremeyeceğini biliyorlardı. Akşam sessizliği bu defa çok daha hafifti; çünkü gerçek birinin, ailenin yanında olduğu bir sessizlikti bu.
Uyumadan önce Şenay Hanım, kırık fincanları gazete üstüne koyup dikkatle yapıştırmaya başladı. Ellerinin titremesine rağmen, en azından yeniden deniyordu.
Telefon çaldı, Emrah,
Anne, yarın bizde buluşuyoruz. Osman özledi seni, eve gel, beraber mantı yaparız. Olur mu?
Şenay Hanım fincandaki çatlağa baktı; telafisi yoktu ama en azından yamaya çalışmak insana iyi geliyordu.
Olur oğlum. Ben… ben de aranızda olmayı özledim, dedi.
Ve o gece kendi kendine şunu yazdı:
Kırık bir fincan yeniden kullanılmaz belki ama insan, hatasından ders alıp, tek gerçek güvenin kan bağında ve yıllar derinliğinde yattığını unutmamalı. O çok aradığım sıcaklığı dışarda ararken, zaten elimde tuttuğumu görememişim. Yalnızlığın kabuğunu dost zannıyla doldurmak, insanı en derin yaraya götürüyormuş. Artık öğrendim; dostluk evde başlar, gerçek sahiple paylaşılır. Ve bir daha, güvenimin anahtarını öyle kolayca kimseye teslim etmem.




