Bir grup emekliyle birlikte İtalya yerine Türkiyede bir tura katıldım. Fazla bir beklentim yoktu birkaç gün Anadolu şehirlerini gezmek, albüme birkaç fotoğraf ekleyip torunlara birkaç hediyelik almak, hepsi bu. Aslında biraz da gündelik yalnızlığımdan uzaklaşmak, yıllardır üzerime çöken sessizliğe birkaç gün ara vermek istedim.
Örneğin, Antalya, Konya ya da İzmirin gezilecek bir noktasından fazlası olmayacağını düşünüyordum. Fakat bir gün, Efes Antik Tiyatrosunun gölgesinde, bütün beklentilerimi alt üst eden bir adamla tanıştım; yaşama sevinciyle yeniden gençleştiğimi hissettirdi.
O sırada tiyatronun muazzam taşlarının arasında yürüyordum, büyülenmiş gibi. Rehber bir şeyler anlatıyordu geçmişe dair ama ben yine dalıp gitmiştim. Tam o anda yanımda duran biri gülerek Acaba eski gladyatörler de bizim kadar sıcaktan şikayetçi miydi? dedi.
Arkamı döndüm, karşımda boylu poslu, saçlarının kenarları ağırmış, sıcacık bir gülümsemeyle bana bakan bir adam duruyordu. Giyimi çok sadeydi; açık renkli gömleği ve güneşten korunmak için taktığı şapkası vardı. O an, sanki orada sadece ikimiz varmışız gibi hissettim.
Sohbete başladık. Adı Selimdi. Birkaç yıl önce eşini kaybetmiş, emekliliğin tadını çıkarmaya çalışan biriymiş. Hayatı ertelememek gerek, Konyayı görmek için daha ne kadar bekleyecektim ki? deyip gülüştük.
Yanındayken zaman su gibi akıp geçti. Efeste beraber çay içtik, anılarımızı paylaştık. Uzun zamandır kimse beni bu kadar dikkatle ve neşeyle dinlememişti.
Turun sonraki günleri sanki başka bir anlam kazandı. Otobüste yan yana oturuyor, öğle yemeklerinde birlikte gülüşüp yemeğimizi bölüşüyorduk. Kaybolan kalabalık arasında göz göze geliyorduk. İçimde hem çocukça, hem de tarifsiz bir heyecan başlamıştı.
Akşamları otelde, diğerleri televizyon seyrederken ya da kağıt oynarken, biz balkona çıkıp gecenin ışıklarındaki şehri izler, hayatın her konusunu konuşurduk; çocuklardan anılarımıza, yaşlanmanın yalnızlığına kadar. Kalbim gencecik bir kız gibi atıyordu. Kendime bakmaya başladım; daha güzel giyinmeye, makyaj yapmaya, daha çok gülmeye başladım. Arkadaşlarım bazen takdirle, bazen hafif bir kıskançlıkla süzdüler beni. Bense, bir süredir kaybolmuş olan kendime tekrar kavuştuğumu hissettim.
Fakat dönüş günü yaklaştıkça aklımı bir soru kemiriyordu: Bundan sonra ne olacak? Selim başka bir şehirde, ben bir başkasındayım. Hayatlar farklı, düzenler farklıydı. Bir haftalık bir rüyaydı bu, gerçekliğin dışında yaşanan. Devamı olur mu ki? diye düşündüm.
Turun son gününde, gruptan ayrılıp birlikte uzun bir İzmir Kordon turu yaptık. Kaldırıma oturup dondurma yedik, sessizce etrafı izledik. Selim birden dedi ki, Uzun zamandır böylesine huzurlu hissetmemiştim. Ama biliyorum ki bu masal gibi an, döndükten sonra silikleşebilir. Senin bir hayatın var, benim kendi yolum… Belki de bu sadece geçici bir hayal.
Bunu duyunca ne söyleyeceğimi bilemedim. İçimde iki his çarpıştı: Biri bu duygunun bir başlangıca dönüşmesini isterken, diğeri bunun tatlı bir serap olup olmadığından korkuyordu.
Havalimanında vedalaştık, olması gerekenden uzun bir sarılış ve kalan tek şey anlam dolu bir bakıştı. Telefon numaralarımızı kaydettik, ama ikimiz de Tekrar görüşelim demeyi cesaret edemedik.
O günden beri, o kısa turu düşündükçe kalbimde tatlı bir burukluk oluşuyor. Rüya gibiydi; kısa, parlak ve hafifçe uzakta… Belki Selim haklıydı, bunu bir tatil anısı olarak saklamak en mantıklısıydı. Ya da belki cesaretli olmalı, hayatın sunduğu bir şansı daha denemeliydim.
Kendi kendime soruyorum: Dengeli ve alışılmış yaşantımı, böyle beklenmedik bir his için riske atmalı mıyım? Yaş oldu elli, altmış… Belki daha fazla. İnsanın yeniliklere kendini açma hakkı yok mu? Bu anıyı güzel bir hatıra olarak saklamak mı gerekir, yoksa duyguların peşinden gidip ne olacağını mı görmeli?
Bazen huzurlu bir hayatı riske atmadan mutlu olunabileceğini düşünür insan. Ama yaş, zaman ya da şehirler ne olursa olsun, bazen bir anlık cesaret yeni umutların kapısını aralayabilir. Hayat, kaçırdıklarımıza üzülmektense, denemeye değer. Her yaşta yeni başlangıçlara yelken açmak, gönlü genç tutmanın sırrı belki de budur.




