Yaşamak istiyorum, Ahmet!
Murat Bey, Murat Bey, iyi misiniz?
Hemşire Bahar, cerrahın kolundan tuttu. Ama tutamadı, Murat Bey kendini duvara yaslayıp başını öne eğdi, sessiz kaldı.
Bahar, bir anlık bir gururla, tüm sağlık çalışanları adına düşündü: Doktorlar kendilerini hastalarına nasıl da adıyorlar, neredeyse bayılana kadar çalışıyorlar! Ama bunu kimse takdir etmiyor. Murat Beyin az önce ameliyat ettiği hasta bunu hiçbir zaman görmeyecek.
Murat Bey, iyi misiniz? Şimdi diğer doktoru çağırayım…
Gerek yok, Murat, duvardan başını kaldırıp ayakta durmaya çalışarak doktorlar odasına yöneldi. Kapının önünde durdu, endişeyle bakan hemşireye döndü: İyiyim, hiç endişelenme.
Murat kendini deri kanepeye bıraktı, uzandı. Gerçekten iyi miydi? Bu baş dönmesi ataklarını ilk kez yaşamıyordu. Fazla yorgunluktan olsa gerekti.
Eskiden hafta sonları olurdu. Gerçekten hafta sonları, bu hastane karmaşasından sonra dinlenmek için. Eşiyle aile dostlarına gider, çocuklarıyla parka gezmeye giderlerdi.
Ama şimdi… Bütün doktorlar üç ayrı kliniğe koşuyor, hangi dinlenmekten söz ediyorsun? Üstelik Murat ikinci evliliğini yapmıştı. Eşi genç, çocuklar okul çağındaydı, her şey masraftı. Ayrıca… arabayı da değiştirmek istiyordu.
Ama asıl mesele bu değildi. Murat, mesleğinde aranır olmaya alışmıştı, en iyi olmak, saygı görmek, cerrahlıktaki başarılarının gururuyla yaşamak istiyordu… Yirmi yıllık hekimliğinde bunları fazlasıyla elde etti aslında. Hastalar ona gelmek isterdi, meslektaşları onu takdir ederdi, iyi teklifler alırdı, ona iyi para öderlerdi.
Süleyman, onunla aynı hastanede çalışan anestezist arkadaşı aradı, Senin Gülşah bugün işte mi?
Selam Murat. Evet, bugün çalışıyor.
Ve iş günü bitmeden Murat, Gülşahın yanında MR cihazındaydı. Kulaklık müziği, o makinenin rahatsız edici sesini bastıramıyordu.
Birden kalbine sıkışma, garip bir korku çöktü. Sıkışmaktan kurtulmanın en iyi yolu, aklını başka şeylere vermekti. Peki, aklına güzel ne gelebilirdi? Ne?
Hatıraları yavaşça kişisel tarihinin basamaklarını inmeye başladı. İkinci evliliği… Artık ayakta, operatör cerrah, bir aile babası, eşi ise ilkokulda okuyan kızının genç öğretmeniydi.
MR cihazının sesi yine de bu döneme dair güzel bir anı bulmasına engel oldu. İş-ev-iş… İlk evliliği daha da tatsızdı; çirkin bir boşanma, yüzleşilmek istenmeyen anılar.
Üniversite yılları? Evet! İlk dört yıl.
Muratın hafızası oraya takıldı, geriye sardı, geçmişe götürdü. Yaz çalışma grubu, gençlik, yemekhane çalışan Sevil, peşinden herkesin koştuğu…
Murat, Hakan ve Ahmet tıp fakültesinden üç yakın arkadaş. Sınav döneminde tanışıp kaynaştılar. Ankara herkes için yabancıydı, yurt odasında kalıyorlardı.
Ahmet gözlüklü, Anadolunun küçük bir kasabasından, saf, biraz da naif görünse de müthiş bir karizması vardı. Yanında olmak huzur ve güven verirdi, o bağırmayan sesiyle söylediklerini dinlemek güzeldi, gözlüklerinin ardından o uçsuz bucaksız, mavi gözlerine bakmak…
Ahmetin inanılmaz bir hafızası vardı, tüm sınav konularını ezbere bilirdi.
Hakan ise tam tersi. Güçlü yapılı, köyden bir arkadaş. Sürekli gevezeydi, duygusaldı, yeni insanlarla çabuk kaynaştı, kopya hazırlamaktan fazla ders çalışmazdı.
Murat sınavlardan korkuyordu. Sanki kazanamayacakmış gibi geliyordu. Ahmetin bilgisini, Hakanın hitabetini hayranlıkla izliyordu. Oysa dördüncü oda arkadaşları hariç, üçü de fakülteye kabul edildi ve arkadaşlıkları hep sürdü.
Birinci sınıfta hala yurtta kalamayacaklardı, Ahmetin telaşlı, tatlı annesi, gelip onlara üç kişilik bir ev bulmuştu.
Allah size kolaylık versin, çocuklar! İyi geçinin, dedi, onlarla kaldığı birkaç günde nasihat verip, hazırladığı yiyecekleri dolaba doldurdu.
Ya süpermiş yahu, Melahat Hanım harika bir kadın. Senin annen ne iş yapıyor Ahmet?
Camide çalışıyor, dedi çiğnediği lokmayla Ahmet.
Nerede?
Caminin yanında, mum vs. satıyor. Başka işler de yapar…
Yani annen… Dindar mı?
Elbette. Ben de öyleyim, dedi Ahmet.
İkisi de pencere kenarında duran dua kitaplarına baktılar.
Onlar senin mi? Melahat Hanım mı unuttu sandık.
Hayır, bana bıraktı. Size, yani üçümüze.
Hakan içini tutamazdı, pat diye sordu:
Sen şimdi doktora geldin, bilim insanı olacaksın ama böyle şeylere de inanıyorsun; Tanrı yardım eder falan…
Doktor bedeni iyileştirir, Tanrı ise ruhu, demişti o sakinlikle. Arkadaşlar sadece omzunu silkti.
Bir daha inanç konularını pek açmadılar. Ahmetin dua ettiğini görseler de bunu gizli yaptı, gösterişi yoktu. İyi öğrenciydi, Hakanla Murat arası alevlenirse hemen yatıştırırdı.
Gündelik dertlerle ilgilenmezdi. Murat ve Hakan temizlik için tartışınca, Ahmet sessizce bez alıp yerleri silerdi.
Bunun kavgası mı olur? Temizler geçerim…
Ve arkadaşlar da utanarak yardıma katılırdı.
Kişilerde bir başka şey vardı; Tanrıdan mı, fıtratından mı, ama Ahmet dönemin en başarılısı oldu. Latince çalışırken doğuştan biliyormuş gibiydi. Onlar arasında birleşmenin ipi olmuştu.
Ve o, ilk aşık olan da oldu. Fakülte öğrenci temsilciliğine seçildi, kaderini bulduğu yer burasıydı: Elif küçük, siyah saçlı, hareketli, sevecen bir kız. İkinci sınıftan itibaren el ele dolaşırlardı.
Hakan ise, köylü şivesine rağmen çalışkan bir pratikçi çıktı. İkinci sınıf kışında ambulanslarda çalışıyor, hastanelerdeki stajlarda göze batıyordu. Zor işlemler ona emanet ediliyordu.
Murat ise gayretli ama ortalama bir öğrenciydi. Büyük başarısı yoktu, ama iyi bir doktor olmayı çok istiyordu.
***
MR cihazı onu dışarı çıkardığında, Murat pencerenin önünde derin bir nefes aldı. Şimdi de kapanma korkusu nereden çıktı?
Gülşah içeri girdi, cihazı başından çıkardı.
Ne var sonuçta?
Birazdan doktor raporu yazar, seni ararım, sonra gel alırsın.
Gözlerini kaçırıyordu. Belki sadece yorgundu. Tüm gün ayaktaydı…
Yarın alırım. Eve gitmek istiyorum.
Ama kendi bölümünden çıkamadan, sonuçları Gülşah getirdi.
Murat, sen hekimsin, anlamışsındır. Zaman kaybetme, Sadık Hocaya git. Baksın.
Murat sadece raporu açtı, CDyi bilgisayara takıp uzun süre kendi beyin görüntülerine baktı. O görüntünün kendisi olduğuna inanamayarak…
Bunu, eve giderken bile kabullenemedi. Kendisiyle alakalı olamazdı. Böyle şey onun başına gelemezdi.
***
Sadık Hoca, kliniğin en iyi beyin cerrahıydı.
Biraz hafifletmek isterdim ama Murat Bey, sen de benden iyi cerrahsın. Ne saklayacağım. Görüyorsun işte…
Görüyorum. Son mu bu?
Aaa, Sadık Hoca alnını buruşturdu, sandalyesinde kıpırdandı, Bu soru pek hastaya benziyor. Sen daha iyi bilirsin, her şey cerrahın ve tabii ki Allahın elinde.
İnanamıyorum… Bütün planlarım alt üst…
Ne yapardın benim yerimde olsan?
Ben olsam… Almanyaya giderdim, en iyi beyin cerrahı orada. Adamların kliniği mucizeler yaratıyor. Ama oraya randevu almak için sıra yıllık, nasıl ulaşılır bilmiyorum…
Nasıl ulaşılacak onun yöntemini bulmamız lazım…
Murat yine ameliyatlar yaptı, danıştı, teşhis koydu. Ağrı yoktu ama hafif bir yorgunluk ve baş dönmesi… Onu da tedaviyle idare etti.
Almanyadaki doktora ulaşmanın yolunu aramaya başladı ama Sadık Hoca doğru diyordu: Oraya ameliyat için girmek çok zordu.
Artık eşine anlatma vakti geldi. Hazırlıklara başladı eşi.
Derya, Almanyaya tek başıma gitmem lazım.
Ne demek tek başına? Derya, elinde çocuklara bakarken, bir anda ellerini indirip ona kızgın bir şekilde baktı, Sen delirdin mi? Ya çocuklar?
Konferansa değil, hastaneye gidiyorum. Sorunum var; beyin tümörü…, deyip, sanki ilk defa kabullenmiş gibi ağır ağır konuştu.
Derya ona baktı, gözleri doldu.
Allahım… Nasıl oldu bu, Murat? O zaman… Ben de seninle gelmeliyim.
Hayır, ameliyat henüz belli değil. Belki çok beklemem gerekecek. Orada olmak, bir aralık yakalamak lazım.
Durum bu kadar ciddi mi? yanına oturdu, Anlat…
Murat çocuk gibi burnunu silerek anlattı: Eski şüphelerini, muayenesini, sonuçlarını… Geçmişi, umudunu, hayatını… Eşi onu dinledi, elinden tuttu, sustu, baktı. Murat ise, bunları anlatabildiği için sevinçliydi. İlk eşinde böylesine sohbet mümkün değildi.
***
Yehova Şahitleri genelde kan naklini reddeder, Kurandan örnek verirler. Canı ile beraber olan eti yemeyin, derler.
Dördüncü sene, bir dersteydiler.
Din adamları, organ nakli gibi mevzularda karşı çıkarlar, kanuna rağmen. Kilise, doğal yoldan olmayan tüm çocuk sahibi olma yollarına karşıdır; taşıyıcı anneliği, sperm donörlüğünü… Kendi kurallarını öne sürer. İnanç ile tıp asla bir arada olamaz.
Katılmıyorum, dedi biri sınıftan.
Kim söyledi? Zayıf, genç bir hoca gözlerini kaldırdı.
Ben, Ahmet ayağa kalktı, Din ve tıp insanı insan gibi yaşatmak için aynı işi yapar.
Tartışmak istiyorsunuz anlaşılan…
Hayır, tartışmak gerekmiyor.
Ama başladınız, buyurun buraya!
Ahmet gönülsüzce geldi, sakindi.
Hoca soru soruyordu; Ahmet sakin ve güvenli cevaplar veriyordu.
Din, insanın ruhunu düşünür. Kısır çiftler tıbben denedikten sonra yine olmuyorsa, sabırla kabul etmeli. Belki bir çocuk evlat edinirler, belki bu bir imtihandır. Sperm donörüyle olan çocuklara karşıdır, ama kendi eşiyle yapılan tüp bebeğe karşı değildir. Çünkü, başka biriyle olduğu zaman aile ilişkisi bozulur.
Ama din taşıyıcı anneye de karşı. Açıkla bize. Çocuğun genetiği aynı…
O annenin de hakkı var. O, kendi çocuğunu bırakıyor; çocuk da travma yaşıyor.
Saçmalık! Hoca sesi yükseltti, Dini inanç, tıbbi devrimi engelliyor. Beyin, yaratanın en büyük mucizesi!
Hoca öfkelendi, karşı çıktı. Ahmet ise başı önde, nadiren göz göze gelerek hocalarına sanki acıyarak bakıyordu.
Tanrı onun için, kalbinin derinliğindeydi; çevresini seven insanlar aracılığıyla oraya ulaşırdı.
Sakin yanıtlar, net argümanlar, Kuran’dan örnekler… O, tüm inancını ve sevgisini savunuyordu. Salondaki öğrenciler tartışmayı nefeslerini tutarak dinlediler. Hoca ne kadar bağırsa da sınıf, kazananın Ahmet olduğuna karar vermişti.
Ve bundan sonra Ahmetin başı derde girdi. Rektörlüğe çağrıldı, morali bozuldu, çok konuşmadı. Sadece Elifle paylaşırdı. Ondan kimse bir şey öğrenemezdi.
Beşinci sınıfa Ahmet hiç gelmedi. Onlar bir mektup aldı: Yolum başka, hakkınızı helal edin. Kardeşliğimizi unutmayın.
Murat ve Hakan şok oldular. En iyisi! Dahi! Neredeyse mezun oluyordu… Nasıl yani?
Elifi bulup sordular, hiçbir şey söylemedi. O zaman Ahmetin köyüne gittiler. Melahat Hanım mutlulukla karşıladı; Oğlum artık ilahiyatta, diye sevincini açıkladı.
Dönüşte Melahat Hanımın verdiği pişmişlerle döndüler, yine de arkadaşlarının kararını anlayamadılar.
Yahu nasıl yapar? dedi sinirle Hakan.
Yani, gördün mü, biz de Allaha havale ettik. Allah onu bizden ayırdı demek. Ahmet delirdi.
***
Mum falan değil, Sadık. Ben arkadaşıma gideceğim. İznimi aldım.
Doktorlar odasında Sadıkla konuşuyordu Murat. Üç gün sonra Berline gidecek. Araba kullanmaya cesaret edemiyor, baş dönmeleri sık, trene bilet almıştı. Bir de belki ameliyat işi çıkar…
Hangi arkadaş?
Üniversite arkadaşı. Yirmi yıldır görmedim. Tıpı beşte bırakıp ilahiyata geçti; şimdi din görevlisi. Burada yakın sayılır. Sabah gideceğim.
Ben olsam denemezdim.
Biliyorum ama… Gideceğim…
Turistik, ünü manastırıyla bilinen kasaba epey harabeydi. Her yerde cami ve türbe vardı.
Murat, Mevlana Türbesine gidiyordu. Yolda başı hiç dönmedi ya. Demek, Allaha giden yolu seçerken insan hafiflemiş hissediyor, diye güldü içinden.
İşte beyaz duvarlar, bahçeler, minareler… Her şey kasabanın aksine düzenliydi; modern bir otopark, fıskiyeler, çiçekler, altın renkli kubbe…
Birinin söylediğine göre, cemaat çıkacak, imam meşgul. Beklemesi lazımdı. Ne kadar bekleyeceğini bilmese de, vakit geçirmek için dolaştı.
Türbenin arkasında küçük bir mezarlık, oradan dereye iniş. Sonra bir kuyu gördü, yanında insanlar vardı. Yaşlılar dere yamaçlarından tırmanıyor, tekrar tekrar aşağı iniyorlardı.
Bir kadın yaklaştı:
Siz neden kutsal sudan almıyorsunuz?
Kutsal su mu? Aslında…
Şurada şişe var. Üç kez inip, çıkmanız gerek, dedi gülerek.
Neden?
Siz bilirsiniz neden geldiğinizi, dedi.
Artık, sadece arkadaşımı görmek için geldim, demedi Murat. Bir amacı vardı orada.
Bir şişe aldı, indi, çıktı, üç kez yaptı. Kolay sandığından zordu ama oldu. Suyu hemen içti. Soğuk, tatlı bir sudu; gözyaşı gibi arı.
Göğsünde hafiflik hissetti, iyi ki gelmişim dedi içinden. Sanırım Ahmet bu hayatı daha iyi yapıyor, dedi gülerek.
Cami çıkışı, cemaat yavaşça toplandı. Bir imam, heybetli, sakallı, güzel bir sesi vardı, bu Ahmet olamaz deyip geçti.
Ama bir an göz göze geldiler. O deli mavilik, aynı gözler… Murat hemen tanıdı: Ahmet.
Yanına geçti, hafifçe dokundu:
Selamünaleyküm hocam!
Bir kadın kapıdan fısıldadı:
Hocaya “hocam” diye seslenilmez!
Ama hoca gülümsedi.
Murat! Hoş geldin kardeşim!
Sarılıp kucaklaştılar. Cemaat dağıldı, Murat ile Ahmet yürüdü.
Büyük mutluluk bu! Elif de çok mutlu olacak.
Elif mi burada?
Evet, eşim şimdi. Burada çocuk doktoru; gitmeyi hiç düşünmüyor. Beş çocuğumuz var, en küçüğü on yaşında.
Hadi be! Benim de üç çocuk var; ilki önceki evlilikten…
Biz buraya alıştık; başka camilere de çağırdılar ama burası güzel. İşimiz bol, huzurlu.
Boyun uzamış iyice.
Hala büyüyorum sanki…
Gözlükler? Gözünde hâlâ problem mi?
Uzun zaman önce ameliyat oldum, şimdi iyi, gerekirse lens kullanıyorum.
Demek ki din ile tıp karşıt değilmiş…
İkisi de güldü.
Hatırlıyor musun, kütüphanede nasıl kitap çalmaya çalışmıştık? Sen kütüphaneciyle sohbet ederken benle Hakan…
Siz rezil ettiniz beni orada, şaşkınlar…
Peki annen?
O da burada, yakında. Manastıra geçti, rahibe oldu.
Vay be, maşallah…
Bir genç kadın gelip Ahmete bir şey fısıldadı.
Afedersin Murat. Uzaklardan gelenler var, çağırıyorlar. Seni Elif karşılayacak. Evimize git, konuşuruz.
Vaktim az, ama hay hay… dedi Murat, ellerini açarak.
Kara bir arabayı takip etti, şehre yakın bir mahallede küçük müstakil eve vardılar. Bahçede güller, ufak bir müştemilat, bakımlı bir ev.
Elif, gülerek karşıladı, içeri aldı. Ev aydınlık, duvarlar çiçek, köşede Kuran dolabı, incir-mum, ev mis gibi. Mutfaktan güzel kokular geliyor, Elif telaşsızca misafir sofrası hazırlıyor, dertleşiyordu. Evde en küçük oğlan vardı.
Murat, niçin geldiğini unuttu neredeyse. Hastalığından hiç söz etmedi. Oturdu, tazelik ve huzur buldu, biraz kestirdi.
Dönmek istemedi. Nasıl olsa izni vardı, Almanyaya gitmeye hâlâ vakit vardı.
***
Ahmet, haberi aldın mı?
Elbette. Bir süre Hakanla haberleştik, sonra iletişim koptu. Telefonum gitti, oğlum internetten aradı; olmadı. Her şey Allahtan…
Kızgın mısın?
Hesap vermek Allaha düşer, insan vicdanı başkadır. Söyle bakalım, Murat, nedir başındaki dert?
Beyin tümörü… Kötü huylu.
Ahmet iç çekti.
Kötü olmuş. Yarın sabah namaza kal, sonra konuşalım. Önce tevbe, sonra başka çare…
Beni gömüyorsun sanki…
Hayır. Her şey elinde. Kimse sana senden başka yardım edemez. Ruhunu aç, başka yolu yok.
Nasıl olduğunu anlatayım…
Gerek yok şimdi, tevbe zamanında anlat.
O gece Muratın, eski arkadaşı Hakanın sevdiği kızı elinden alma hikayesi, vicdanda sava bir pişmanlık olarak geldi. Sabah cuma namazında itiraf olarak şekil aldı, bir bahane değil.
Gerçek dostlar bir anda düşman olmuştu o gün.
***
Namazdan sonra camide az kişi kalmıştı.
Ahmet dua okudu, başını eğdirip:
Allahın huzurundasın, ben şahidim, konuş Murat.
Murat başladı…
O zamanlar Hakanı kıskanırdım. Hem herkes ona hayrandı, hem de… Sonra Sevda çıktı ortaya, Moskovadan gelen bir bürokratın kızı. Babası bizim hastanede ameliyat oldu. Kızı hastanede beklerken Hakan, Sevda ile yakınlaştı. Sonra sevgili oldular. Moskovaya gidip geldiler. Hakanın önü açıldı.
Kıskandım. Kendi kendime dedikodu yaptım, başka kızlarla da görüşüyor dedim. Aslında yalandı.
Bir arkadaş düğününde, dans sırasında ben Sevda ile konuştuk, sonra öpüştük. O gece Hakan bunu görmüş, arkasını dönüp gitmiş. Sonra yurttan ayrıldı, Sevda ile ben eve çıktık. Birbirimizle selamlaşmadık bile…
Ama o ilişkinin sonunda anladım. Sevda başta güzel, sonra sorunlu çıktı. Babası ölünce her şey değişti. Yıllar sonra boşandık. O ilk kıskançlık günahı bana hayatı zehir etti. Başka günahlarım da var: Ameliyatta hata yapıp yaşlı birini kaybettim; hata tamamen bendendi… Hemşirelerle ilişkilerim oldu, eşime sadık kalamadım. Birini kıskandırdım diye işten attırdım. Sonra Derya ile tanışınca rahatladım ama ona da tam sadık olamadım. O da iyi bir insan.
Sustu. Hep saçmalık gibi geldi o an.
Affeder misin hocam?
Allah affeder, görevimiz vesile olmak. Pişmanlığın özünde varsa, Murat…
Bakıştılar. Gözünden yaş geldi Muratın. Secdeye kapanıp, hıçkırarak:
Allaha söyle, pişmanım de… Yaşamak istiyorum Ahmet, Deryayı sevmek, çocuklarımı büyütmek, oğlumu okutmak istiyorum. Başka bir şey istemiyorum, yeter ki bir yerde doktorluk yapabileyim. Yalvarırım dua et…
Ahmet dua okudu:
Allahım, Murat kulunun tüm günahlarını bağışla…
Sonra sustu. Murat başını kaldırınca, Ahmetin o uçsuz maviliğine baktı.
Murat, bence Hakanı bul, yüzleş, gönlünü al, dedi.
Nereden bulayım, Almanyaya gidiyorum…
Onu bulman lazım. Şu anda Erzurum Onkoloji Hastanesinde nöroşirürji uzmanı. Asıl oraya git, ameliyatı da ona ol.
Ya Ahmet, o hastane eski, teknoloji geri… Berlin farklı.
Ama Hakan da bu alanda çok ilerledi. Asıl seni tanıyan odur, en iyi şansı onda bulursun.
Düşünmek lazım, önce Berlin. Vakit dar…
Ve o hemşireyi de bul; ona da borcun var…
Bunu başarırım, dedi. Dua et bana Ahmet Hoca. En önemlisi Berlindeki doktorun beni ameliyata alması, aralık bulması. Yoksa Erzuruma gitmem gerekecek.
Giderken Murat, dere yamaçlarını beş kez tırmandı, her inişte sudan içti…
Köylüler ona bakıp dua ettiler. Allah yardımcın olsun, Murat.



