Zor İnsan

Ağır İnsan

Yeter artık, Mert! Seninle yaşamak ne zor yahu! Neden illa dediğim gibi yapmıyorsun, anlamıyorum!

Güzel derler ya, işte Zeynep öyle değil, resmen göz kamaştırıcıydı. Uzun bacaklar, masmavi gözler, öyle orantılı bir vücudu vardı ki, oteldeki parka çıktığında erkekler kafalarını çevirmekten boyun tutulması yaşıyordu. Mert ise tam tersi; kısa boylu, hafif tıknaz, kolları yere kadar, ayakları bir garip, saçlar geri çekiliyor Şöyle bir bakınca, bir tek gözleri insanı şaşırtırdı; pırıl pırıl, zeki, insanı bir bakışta ti’ye alır gibi. Düşün yani, böyle farklı bir ikiliyi yanyana görenin aklı şaşardı.

Aklı hep İskandinav mitolojisiyle meşgul olanlar, “Hephaistos ve Afrodit bunlar!” derdi belki ama buradakilerde dövme yerine kucakta sürekli bir çocuk vardı. Beş yaşındaki küçük kızı Derya, babasına tıp kıyafetiyle benziyordu; bir tek göz rengini ve bu bakır-kızılı saçını annesinden almış, onun dışında komple Mert. Derya’nın öyle inatçı, dolgun bukleleri vardı ki, Zeynep onları düzeltmeyi çoktan bırakmıştı; haliyle otele turuncu bir şimşek gibi koşar, arkasında babasını sürüklerdi.

Zeynep, eğer illa o tura gitmek istiyorsan git, ben sorun etmem. Ama bana sorarsan, Derya için daha erken. Uzak, sıcak Ağlamaya başlar, mızmızlanır, tatil zehir olur. Bunu biliyorsun.

Peki ben ne oluyorum? Mert! Ben buraya kocamla geldim! Otelde herkes üstüme üstüme geliyor, seni bir gram ilgilendirmiyor mu, ha? Sana ne olursa olsun!

Zeynep’in sesi iyice yükseldi, Derya ise daha da sıkı sarıldı babasına.

Bir tanem, seni nasıl kıskanıyorum anlatamam! Mert alttan hafifçe gülümsedi, kızının başını okşadı. İster misin, başka bir şeyler yapalım? Mesela tekne turu, ya da dalış? Sen ne düşünüyorsun?

Ben piramitlere gideceğim! dedi Zeynep, arkasını dönüp homurdandı. İstemiyorsanız kalın burda. Tek başıma giderim!

Skandal, tam film gibi yönetildi ve Zeynep havuza doğru giderken Mert’in omuzlarını silkmekten başka çaresi kalmadı. Buna zaten alışkındı; etraflarında onlar gibi yaşayan pek çok çift vardı. O, maddi durumu iyi, sürekli meşgul; Zeynep, genç ve güzel, sevilmeye doyamayan.

Mert nasıl olduysa popüler koca sınıfına girmişti, kendisi hâlâ şaşkındı. Kadınlarla hiçbir zaman arası iyi olmamıştı. Dış görünüş değil, mevzu başka. Kadınlarla ancak işte veya toplantıda rahat olurdu; oralarda gayet kibar ve esprili. Ama iş aşka gelince, hangi eli nereye koyacağını, ne diyebileceğini, nasıl davranabileceğini asla bilemezdi. Zamanla “Kısmet değilmiş,” deyip işi gücü, annesini ve yalnızlığını kabullenmişti. Ara sıra annesi Hatice Hanımın, “Oğlum, evlilikten kaçtıkça yaşlanıyorsun!” demeleriyle baş ediyordu.

Bir gün Hatice Hanım topu topu kararını verdi:

Mert, oğlum! Senden bıktım. Sen evlenmeyeceksin. Bir görücü lazım bize!

Ne?! Mert, Boğazdaki ahşap evin verandasında çayını içerken yanlışlıkla üstüne döktü.

Güzelim ceketi mahvettin Hatice Hanım kısık gözlerle baktı. Mertciğim, sen mükemmelsin, çok akıllısın, efendisin, ama sadece bana. Amaç bu değil. Etrafındaki herkes çocuklu, sen mutsuzsun. Görücüyle şansımızı zorlayacağız! Başla yazmaya, hemen!

Ne yazayım?

Hayalindeki gelin nasıl biri, tekerle.

O akşam güneş batana kadar oturdular. Hatice Hanım sordu, Mert bir dedektif sorgusundaymış gibi kaçamadan cevapladı. Renginden boyuna, saçtan huyuna, hepsini yazdılar. Hatta Mertin gizli korkuları ve hayalleri de kâğıda döküldü.

Böyle bir kadın yok

Bakalım! deyip Hatice Hanım listeyi aldı elinden.

Görücü işini başarıyla tamamladı; Zeynep tam Mertin tarif ettiği gibi biri çıktı. Ama karakter meselesi, yaşarken ortaya çıktı. Meğer bu iş bir sözleşmeden farksızmış. Zeynep evde oturup çorba pişirecek tiplerden değil. Kendiyle fazlasıyla meşgul ve evde ayrı odalarda yatıyorlar. Zeynep, “Senin horlamanla uyumak mümkün değil,” dedi; Mert horluyor mu, hoş, onu bile bilmiyor. Ama eşi uğruna her şeyi yapmaya hazır.

Çocuk da istemedi Zeynep. Sözleşmenin parçası olarak iki yıl ertelemeyi teklif etti. Mert kabul etti. Birlikte gezdiler, sosyalleştiler ve bir şekilde idare ettiler.

Derya doğunca hayat biraz daha yumuşadı; Mert eve koşa koşa geliyordu. Ama Zeynep, anneliğe çok merakı olmadığını çabucak gösterdi.

Emzirmeyeceğim! Sonra estetik için bıçak altına yatmak mı? Hadi canım! Süt anne bul, mama ver. Bir sürü çocuk böyle büyüdü, sen de öyleymişsin zaten, annen söyledi. Ne olmuş yani, gayet de güzel olmuşsun!

Ne annesi ne de Mert, Zeynepi ikna edebildi. Derya biberonla mutlu mutlu beslenirken, Mert dadı bakıyordu.

Bir dört duvar arasında bebekle durmak bana uygun değil! Sen işindesin, ben neyle oyalanayım? Depresyona gireceğim!

Zeynepin annesi Gülten Hanım, kızının memnuniyetsizliğini duyunca karşı çıktı:

Dadı niye? Ben bakarım torunuma! Yabancıya ne gerek var?

Mert bu fikre sarıldı ama evde ilk büyük kavga çıktı.

Annem burada ne yapsın? Karışacak mı hayatıma? Yardım edecektin sanıyordum, meğer yardım edip özgür kalmakmış asıl derdin. Off Mert, seninle yaşamak zor vallahi, hiç sevmiyorsun beni!

Seviyorum. Ama kızımı da seviyorum! Sen ilgilenmiyorsun. Bari seven biri daha olsun yanında!

Tamamen doğruydu. Zeynep kızıyla ilgilenmiyor, sadece ona mükemmel kıyafetler, oyuncaklar, en süslü çocuk odasını veriyordu; orası da aslında aksesuar. Derya bebekliğinden beri babasıyla aynı odada uyuyor, oyuncakları, yatağı, her şeyi oradaydı.

Ben de seviyorum çocuğumu! Kendi yöntemimce! Zeynep ilk defa düğünden bu yana ağladı ama Mertin acıması yoktu.

Senin annen burada kalacak. Ben yokken Deryayla ilgilenecek. İleride “ben karar verdim, kızıma kendim bakacağım” dersen tekrar konuşuruz. Şu an işler böyle.

Zeynep düşündü, sonunda kabul etti huzurlu bir yalnızlık kavgadan daha iyiydi. Ve Gülten Hanım torununa ikinci bir evren oldu. Derya, babasına ve anneannesine koşarak onların sevgisinden zerre şüphesi olmazdı.

Günler geçti, Derya büyüdü; önce bale kursu, sonra özel anaokulu. Anneanne sabah bırakır, akşam toplardı. Derya neredeyse dünyayı dolaştı, hep yanında onu asla sıkmayan babası vardı.

Bu tatil de sıradandı, ta ki Derya hasta olup başı ağrıyınca. Zeynep telaş yaptı:

Bütün tatil bitti! dedi öfkeli adımlarla dolaşırken. Mert doktora haber vermişti.

Ne anlatıyorsun sen, Zeynep? Çocuk hasta olmuş!

Sıradan bir üşütme! Dondurma yedirdin tabii! Bak yapma dedim sana! Hep kaza, baba yılışıklığı!

Doktor gelsin, görelim.

Doktor öyle bahsettiği kadar bir şey görmedi: Dinlenmek, uyku, bol bol sıvı Tamamdır. Ama doktor çıkar çıkmaz Mert bavulların toplanmasını söyledi.

Dönüyoruz eve.

Niye ya? Doktor geçer dedi!

Ben öyle düşünmüyorum. Beş yaşında bir çocuğun başı ağrıyorsa bu normal değildir, anladın mı? Evimize dönüyoruz!

İstanbuldaki hastanede yapılan tetkikler Merti haklı çıkardı. Hayat bir anlığına durdu. Bir hastane, bir başkası, bir başkası Hastalık ağırlaşmıyor ama geçmiyor da. Mert işini gücünü bırakıp, hep hastanede Anne neredeyse süs gibi, hiçbir şey bilmezdi; doktorlar soru sorunca kafayı sallar, gözyaşı damlatır, herkes de onu üzmeyelim diye artık hep Merte danışır.

Aslında Zeynepin umurunda değildi, ne hastalık, ne tedavi. İçinden sadece eski hayatına duyduğu özlemi dolanıp duruyordu. Kokulu hastane odalarında zaman geçirmek ona cehennem geliyordu. Sabır noktası ters tepip, Mertin evi satacağını duyunca dayanamayıp ağladı:

Neden evimizi satıyoruz, Mert? Paran mı yok?

Kalmadı.

Gayet net söyledi, Zeynep şaştı.

Peki Onca para

Onca paradan bahsediyorsun. O kadar parayla bu evlilik yaşandı zaten, öyle mi? Vardı. Ama şimdi yok. Çünkü kızımızın tedavisi çok pahalı. Ona yurt dışında iyi bir klinik bulacağım. Ev de gidecek, iş de… Ne gerekiyorsa! Her şeyimi veririm, yeter ki Derya iyileşsin!

Peki ben? Ya ben ne olacağım? Zeynep ağlayacaktı, ne çıkacağını artık sezmişti.

Sen mi? Senin ne çektiğini biliyorum. Sana özgürlüğünü veriyorum. Sana şehirdeki ev ve araba kalacak, para da bırakacağım. Ama haftada iki kez Deryayı ziyarete geleceksin, yurtdışındaki ameliyatta yanımızda olacaksın. Sonuçta annesi sensin! Lazımsın yani! Hadi, biraz sorumluluk, ha! Kendinden başka biriyle de ilgilen. Hem de bu senin kızına lazım!

Mert ilk defa fena patladı. Korkuyordu, ödü patlıyor gibi. Hayatını anlamlı kılan tek şey, karşıdaki odada, kanepenin ucunda yatıyordu; kurduğu tek bağ, ellerinden kayıyordu.

Hadi git yüzünü yıka, gözyaşını Deryaya gösterme! Tamam mı? İstediğini alsan bile, önce bunu hak et! Hadi! İki kere söyletme bana!

Zeynep şunu fark etti; Mert bir anda devleşmişti. Uzamış, omuzları genişlemiş, önünde bir kaya gibi durmuştu; arkasında kim varsa korkacak bir şey yoktu hâlâ Zeynep usulca koridora çıktı. Mert ise kızının odasının kapısını açtı; Derya hafifçe doğruldu.

Baba…

O sırada Gülten Hanım kitap okuyordu. Hemen dışarı çıkıp Merte yanaştı.

Beni bırakma burada Mert, kalayım ben…

Gülten Teyze, ne demek hanımefendi? İzin mi isteyeceksiniz benden? Siz olmazsanız napardım ki ben…

Oğlum, valla utanıyorum. Kızım böyle olduğu için kendime kızıyorum. Ne hale gelmiş Zeynep… Herkes güzel, akıllı dedi, ama bir şeyleri hep eksikti galiba… Fark etmedim mi? Nasıl oldu, nerde yanlış yaptım…

İşte insan düşeceğini bilse, bir önlem alırdı… Ben de ortada pek iyi değilim. Nasıl yaptım, nerde hata? Kimbilir? Bize gösterdiniz, kız yetiştirdiniz, ben kendi kızıma nasıl hata yapmam?

Mert oğlum… Öncesinden önlem almak lazım, sonra boş. Hadi, ağlamayı bırakalım şimdi. Derya duygusal oldu mu, elimizde kalır! Gel sen ona dondurma al, karnı aç biraz. Bir de… Kolay bir şey değil, ama ne olur Mert, Zeynep’e vakit tanı. Belki toparlar… Ben hâlâ inanmak istemiyorum… Neyse.

Aylar süren tedavi Hatice Hanım işini bırakıp torununa ve oğluna yardımcı olurken, Zeynep Pariste yeni hayatına başlamıştı.

İki sene zorlu rehabilitasyon… Kimi gün umut alev alev, kimi gün çıt çıkmıyor. Ama pes etmek yok. Nihayet doktor gözlüğünü çıkarıp şöyle dedi:

Bravo, Mert Bey, atlattınız…

Hayat yerinde saydı, sonra yeni bir yola girdi.

Derya 15 yaşına geldiği doğum gününde, Zeynep birden ortaya çıktı; yine bakımlı, güzel, genç ama sanki yerinden pek de oynamamış gibiydi. Gültene yanak verir, Merte kafayla selam çakar, Deryaya uzanan tebrik kuzenlerinin arasına dalar.

Kızım…

Deryanın gözleri annesininkiler gibi parlaktı, incecik…

Anne…

Zeynep bir şeyler anlatmaya sayarken Derya elini kaldırdı.

Acele etme. Sakin ol. Şimdi yeri değil. Sonra konuşuruz.

Ama ben…

Biliyorum. Beklet.

Derya, lütfen…

Peki. Gel, odada konuşalım.

Babasının çalışma odasına geçtiler. Derya perdeyi çekti, pencere önüne oturdu.

Dinliyorum seni.

Ay, tıpkı babana benziyorsun…

Ne o anne, biraz ağır mı oldum?

Onu demedim…

Ben dedim. Evet, ben babam gibi zor biriyim. Ama biliyor musun, sana bir şey anlatacağım. Sen, kendini hep o çok değersiz hissettiğin, küçümsediğin adama, bana bir kez bile seninle ilgili kötü bir laf etmedi. Duydun mu? Bir kez bile… O sen yokken başka birini getirmedi bu eve, sırf ben üzülmeyeyim diye. Boşanmadı bile senden, hep annem var dedi. Ama pratikte, annem hiç ortada olmadı. Şimdi ben niye sana ihtiyaç duyayım?

Ne demek istiyorsun?

Bak, bu hayatım. Baban bana affetmeyi öğretti. Kendimde daha başaramadım ama denerim. Çok ihtiyacım yok; babam var, anneannelerim var. Kız olarak öğrenmem gerekeni yıllar içinde onlar gösterdi. Ama ister misin, babam için deneyeyim. Belki bir gün affederim seni… Eğer gerçekten anne olursan, belki…

Şimdiye kadar neydim peki?

Bilmiyorum. Belki güzel bir kabuk, belki bir maskeydin…

Sert mi oldu? Ama ben de küçüktüm; babamın, anneannemin ninnileriyle uyudum. Hem de elimde, senin asla olmadığın yerde. Okula geç başladım. İlk günlerimi, ders çalışmayı anneannelerim öğretti. Babam işteydi, eve geç geliyordu ama hep geldi. Anneanne Gülten, bana bale eteği dikti, tacımı aldık. Evde minik bir bale gösterisi yapıp alkışı Bolşoy bile duymadı. Anneanne Hatice bana kocaman bir resim seti aldı. Cana yakın, eğlenceliydik. Bak, işte şurada sergiden derece alan resmim var, babama doğum günü hediyem. Ona ve onlara annem dedim. Sen burada yoktun.

Ama şimdi geldim…

Neden? Neden şimdi geldin?

Yanında olmak için…

Niye inanmıyorum sana? dedi Derya, pencereden babasına el sallayıp tekrar döndü. Neyse, şimdi bunu düşünmeyeceğim. Kanıtla bakalım, hâlâ anneye ihtiyacım olduğuna beni ikna et. O güne kadar hoş geldin! Pasta bir saat sonra. Ben konuklara gidiyorum, affedersin.

Pencereden kocaman kızının turuncu bukleleri geçmiş, kapı kapanmıştı.

Ne oldu anne, senin kızın da babası gibi ağır bir insan mıymış?

Zeynep, umut kırıntısı kaçmasın diye pencereye elini koydu, Derya’nın parmak izlerine baktı ve içinden usulca şunu fısıldadı: Eğer Derya biraz babasına çektiyse, bundan iyisi can sağlığı…Bir anda kapı aralandı, Mert içeri başını uzattı.

Derya, kutlama başlıyor Zeynep, sen de gel dedi, sesi sakince davetkâr ama kesin.

O an Zeynepin içinde bir kıpırtı oldu; hayatı boyunca ilk kez, sahiden bir yere ait olmak istediğini hissetti. Deryanın az önce bıraktığı sandalyeye oturup odadaki kitaplara, duvardaki eski aile fotoğraflarına baktı. Her şey sade ve sıcak, ama bir şekilde tamamdı. Gözleri doldu, ama bu kez ağlamadı. Derin bir nefes aldı, aynada kendi yansımasına gülümsedi.

Koridordan kahkahalar yükseldi, Derya ile Mertin sesi birbirine karıştı:

Baba, pastanın mumlarını sen üfle! Ama dilek tutmayı unutma!

Mertin yanıtı berrak ve güvenliydi:

Dileğimi yıllar önce tuttum ben kızım. Şimdi sadece şükrediyorum.

Zeynep sandalyesinden kalktı, sessizce kapıya doğru yürürken Gülten Hanımla Hatice Hanım omuz omuza, ellerinde meyve tabakları koridorda beliriverdiler. Gülten uzandı, Zeynepin elini sıktı:

Hadi kızım, geç kaldın. Ama asıl önemli olan, bu sefer gerçekten geldin.

Zeynep başını salladı; hafif bir tebessüm belirirken, her ne kadar cevapları hemen bulamasa da, ilk defa doğru yerde ve doğru anda olduğunu hissetti. Mutfağa girip pastaya uzanan ellerin arasına kendi elini de kattı. Belki affedilmek yavaştı, belki her şey bir daha eskisi gibi olmayacaktı; ama hayat bazen, ağır ağır yeniye akardı.

Mumlar parlayıp dilekler tutulurken, Derya babasına yanaşıp usulca fısıldadı:

Baba, iyi ki varsın.

Mert kızının başını okşadı, gözlerinde yaşlarla:

Ağır insan olmak kolay değil, kızım. Ama işte en güzel şey, ağır ağır büyümek

Ve herkesin arasında sanki görünmez bir müzik başladı: Kırılmış yerlerin, sabrın, sevginin, usul usul yeniden bir aile olmanın şarkısı.

Rate article
Lifequest
Zor İnsan