Üç Yeni Anahtar
– Ne o, neden böyle solgunsun? Yine mi şu meşhur diyetlerin? Kaynanamın sesi daha eve adımını atar atmaz antrede yankılandı, selam dahi vermeden.
Ben eski sabahlığımla mutfakta ocakta yulaf lapasını karıştırırken, nihayet cumartesinin tamamen bana ait olduğunu düşünüyordum. Tamamen. Sekizden akşama kadar. Fikret erken kalkıp komşumuz Necati ile balığa gitmiş, akşam yemeğine döneceğini söylemişti. Ben de kafamda günü çoktan planlamıştım: Önce sessizce kahvaltı, ardından parkın kenarında yürüyüş, sonra bir kitap ve acele etmeden uzanmak Böyle günler nadiren olurdu. Aslında hiç olmazdı.
Fakat işte
Arkamı döndüğümde, kayınvalidem Saliha Hanım çoktan mutfağa gelip, paltoyu sandalyeye fırlatmıştı. Palto yere düştü, umrunda bile değil.
– Günaydın, Saliha Hanım, dedim. Sesi olabildiğince sakindim. Bunu yedi yılda öğrenmiştim.
– Günaydın, günaydın. Fikret nerede?
– Balığa gitti.
Bir anda öyle tuhaf bakışlarla bana bakmaya başladı ki, sanki ona inanılmaz bir haber vermişim gibi.
– Balığa mı? Bana bir şey söylemedi.
– Herhalde unutmuştur, dedim ve tekrar ocaktaki lapaya döndüm.
Yulaf lapası fokurdayarak pişiyordu. Altını kıstım. Camdan dışarısı gri bulutlu Ekim sabahıydı. Sakin ve sessiz. Yarım saat önce bahçede dolaşmayı, sonbahar havasını içime çekmeyi düşünüyordum. Şimdi ise tek düşündüğüm günün bana ait olmadığıydı.
Saliha Hanım paltosunu aldı, askıya astı, tekrar masaya oturdu. Çantasından büyük bir poşet çıkardı, masanın üstüne koydu.
– Sana lahana böreği yaptım. Fikretin en sevdiklerinden.
– Sağ olun.
– Hemen burun bükme, bir tadına bak.
Burun bükmüyordum. Sadece arkamı ona dönüp lapayı tabağa koyuyordum. Ellerim sakindi. Göğsümde bir yerde sıkışmış yay gibi bir şey vardı, ama dışarıdan baktırmazdım. Yedi yıl antrenmanı
– Gel otur, beraber kahvaltı edelim, dedi. Bu kibarlık otomatikleşmişti bende, sanki nefes almak gibi.
– Ben daha yeni yedim. Çay içerim sadece.
Çaydanlığı koydum, kendim de geçip karşısına oturdum. Lapan zamanı yavaş yavaş geçti. Saliha Hanım, tabağıma bakıyordu.
– Bu mu şimdi kahvaltın? Suyla lapa mı?
– Sütle.
– Olsun. Fikret bari balığa gitmeden yumurta yedi mi?
– Bilmiyorum. Sabah altıda çıktı, ben yatıyordum.
Başıyla onayladı. O hareket, “işte böyle gelin; adam aç açına çıkıyor, o uyuyor” işaretiydi. Camdan bakarak, karşıdan bir güvercinin yürüyüşünü izledim. Cama tünemiş, kendine dünyasıyla uğraşıyordu.
– Şu perdeleri değiştir artık, bak grileşmiş, dedi Saliha Hanım, mutfağa göz gezdirirken.
– Seviyorum, dedim.
– Sen seviyorsun da, Fikret de değişsin diyor.
Fikretin bana böyle bir şey söylediği yoktu. Belki ona demiştir. Belki de ikisinin kendi aralarında benim hakkımda konuştukları bir sohbetten. Ama asla duyamayacağım.
Çaydanlık fokurdamaya başladı. Kalktım, çay demledim, önüne koydum; yanında şeker ve kaşıkla birlikte.
– Teşekkür ederim, dedi. Çayı karıştırırken bir yandan börek poşetine bakıyordu.
– Hadi, tabağa koy, insanca koyalım börekleri.
Bir tabak çıkardım, yanına koydum. Börekleri tek tek dizdi, düzenli şekilde. Büyük, kızarmış, lahanalı Başka zaman olsaydı, belki canım çekerdi.
Şimdi sadece izliyordum.
– Bak bana şunu söyle: Siz Fikretle hiç konuşuyor musunuz? dedi Saliha Hanım, elleriyle böreği dizerken.
– Konuşuyoruz.
– O bana her gün arar, anlatır. Sen hep susarsın.
– Neler anlatıyor?
Bir an durdu, sonra börek dizmeye devam etti.
– Her şeyi Yorulduğunu, evde huzur olmadığını
Kaşığı bıraktım.
– Huzur yokmuş dedim, soru sormadan.
– Anlaşılıyor, aranıza bir soğukluk var. Ben fark ediyorum.
– Siz son zamanlarda en fazla iki haftada bir geliyorsunuz ama.
– Anne kalbi, anlar.
Kalktım, tabağımı yıkamak için lavaboya yürüdüm. Bahçede bir adam küçük, kızıl bir köpekle yürüyordu. Köpek çalılara koşturuyor, adam elinde tasma cebinde acele etmeden yürüyordu. Huzurlu bir tablo. Hem de çok.
– Nisan, diye seslendi arkamdan Saliha Hanım.
– Evet.
– Bana kızmıyorsun, değil mi?
Arkamı döndüm. Kaşlarında o bildik ifade Ne pişmanlık ne özür. Benden Yok, olur mu, her şey iyi cevabını bekleyen bir bakış.
– Kızmıyorum, dedim.
Başını salladı. Memnun olmuştu.
– Ben sana düşman değilim. Sadece siz mutlu olun istiyorum.
– Biliyorum.
Kırk sekiz yaşındaydım. Fikret elli bir. Annesi yetmiş üç. Yedi yıldır evliyiz. İkimizin de ikinci evliliği. İkinci defa insan daha akıllı olur, uzlaşmayı bilir sanmıştım. İstediği ve istemediği şeyleri netleştirir, diye düşünmüştüm.
Ama iş, insanda bitiyormuş.
Saliha Hanım çayını bitirdi, ayağa kalktı.
– Buzdolabına bakayım, neler var?
– Ne için?
Buzdolabına yürüdü.
– Fikret gelince ona güzel bir yemek yapayım, balıktan hep aç gelir ya.
– Saliha Hanım
– Efendim?
Bir süre sustum. Sonra dedim ki:
– Yemeği ben hazırlarım.
Biraz şaşkınlıkla bana baktı, elini buzdolabının kolunda tutuyordu.
– Nisan, sadece yardım etmek istemiştim.
– Biliyorum ama ben hallederim.
– Hep böyle söylersin. Fikreti de görüyorum, zayıfladı.
– Ne yiyeceğine Fikret kendi karar verir.
– O erkek, kendi yapmaz.
– Yalnız değil ki.
Birbirimize bakıyorduk. Onun arkasında buzdolabı, ben lavabonun önünde. Aramızda, evlendiğimizde seçtiğimiz, krem desenli linolyumdan iki metre kadar vardı. Beraber seçmiştik, ben gösterip o olur demişti. Şimdi aynı linolyuma Saliha Hanım uçlarında kalkma başlamış, değişsek iyi olur derdi.
– Peki, dedi en sonunda. Nasıl istersen.
Gidip tekrar masaya oturdu, çantasını topladı. İçimden herhalde gidecek diye rahatladım.
– Fikreti bekleyeceğim, burada otururum, dedi.
İçimdeki yay tekrar gerginleşti.
– Akşama kadar gelmez ki
– Sorun değil, acelem yok.
Elinden kocaman bir örgü çıkardı, yün yumağı, şişler. Rahatça sandalyeye yerleşti. Hiç gitmeyecekmiş gibi.
Yün ipi ve şişleri masaya koyup, lahanalı böreklerin yanına yerleştirdi. Paltoyu yine sandalyeye atmıştı, nedense tekrar askıdan çıkmış bulmuş paltoyu.
Ben kendi çayımı doldurup salona geçtim. Kanepenin üstüne oturup, ayaklarımı çektim ve boş duvara baktım. O duvarda, pazardan üç yıl önce aldığım küçük bir tablo dururdu: Bir dere, çayır, gölge veren yaşlı bir söğüt. Sakin ve huzurlu bir görüntü. Çok severdim.
Mutfaktan şişlerin tıkırtısı geliyordu.
Telefonumu alıp, en yakın arkadaşıma, Şuleye yazdım: Yine burada. Şule hemen cevap verdi: Haber vermeden mi geldi? Anahtarı var ya, dedim. Şule üzgün surat emojisi gönderdi: Nisan, daha ne kadar böyle? Hiç Fikretle açıkça konuştun mu?
Telefonu bıraktım.
Konuştum. Hem de defalarca. İlk konuşmamız evlendikten iki yıl sonra olmuştu. Anladım ki, Saliha Hanım buraya bana değil, sadece Fikrete geliyordu. Fikret, önceden haber vermen lazım, dedim. Alışkanlık, annem sonuçta, dedi. Bu bizim evimiz, dedim. Zararı yok ki, gelsin, dedi. Önceden araması lazım, dedim. Fazla abartıyorsun, dedi.
Sonra bir gün mutfağa girdim, baharat kavanozlarım yer değiştirmiş. Çünkü ona göre, daha kullanışlıymış. Tek başıma mutfakta beş dakika öylece kalakaldım. Sonra neden rahatsız olduğumu anladım; orası benim rafım, benim düzenim, en iyi ben bilirim nerede ne var. Fikret Geri dizsene, dedi. Sorun sadece baharatlar değil, dedim. O zaman ne? dedi. Anlatamadım ya da yorgundum anlatmaya.
Bir gün bana haber vermeden gelip, evi baştan aşağı temizlediğinde üçüncü kez konuştum. Komik sayılabilir, kim temizlikten şikâyet eder? Ama o zaman bana benim yokluğumda evde olabileceğini hissettirdi. Bizim yatak odamıza girmişti; benim kitaplarımı, sabahlığımı, terliklerimi görmüştü. Belki içinden benimle ilgili bir şeyler geçirmiştir
Fikret, Annem uğraştı senin için, dedi. Biliyorum, dedum. O zaman? dedi. Evin anahtarı var, dedim. Burası benim evim, dedi. Ben de yaşıyorum burada, dedim. Senden ne istediğimi anlamıyorum, dedi.
İşte o cümleyi unutmadım. Senden ne istediğini anlamıyorum. Yedi yıldır evliyiz.
Mutfaktan gelen seslere kulak verdim. Saliha Hanım kalktı, suyu açtı, bir şeyleri yıkamaya başladı. Sonra buzdolabını açtı. Poşet hışırdadı.
Mutfaya gittim.
Elinde soğan, tahtada doğramaya başlamıştı.
– Ne yapıyorsunuz? dedim.
– Çorba yapacağım. Fikret çorbasız olmaz.
– Saliha Hanım, sizden ürünlere dokunmamanızı istemiştim.
– Ne var ki bunda, Nisan. Çorba, işte.
– Mutfakta ne pişeceğine ben karar veririm.
Elindeki bıçağı durdurdu, bana baktı.
– Yasak mı koyuyorsun?
– Burası benim de evim, bunu saygı göstermenizi istiyorum.
– Fikretin evi burası. O burada doğdu, büyüdü.
– O çoktan büyüdü. Ben de yedi yıldır burada yaşıyorum.
Tahtayı elimden aldı, hafifçe tekrar tezgâha koydu.
– Fikretle konuşacağım, dedi.
– Konuşun.
– Çok ayıp davranıyorsun.
– Sadece alanıma saygı istiyorum.
– Bu alan kelimelerini televizyondan duydun tabi.
Ondan uzaklaştım. Cam önüne geçtim. Güvercin gitmiş. Adam ve köpek de. Bahçe bomboştu, sapsarı yapraklar asfaltın üstüne serilmiş.
– Nisan, dedi sesi artık yumuşamıştı. – Sinirlenme kızım, ben iyi olsun diye uğraşıyorum.
– Biliyorum.
– Fikret ev yemeği yemeden olmuyor işte, sen çalışıyorsun.
– Zaman buluyorum yine de.
– Ben de yardım edeyim işte.
Tekrar bıçağı aldı. Duyduğu sadece ona gerektiği kadardı, fazlası işlemiyordu.
Oda kapısını çekip yatak odasına geçtim. Karanlık, sessiz Kitabımı açtım, bir paragraf okudum, sonra tekrar aynı paragraf. Cümleler anlamına kavuşmuyordu. Kitabı kapattım.
Şuleyi aradım.
– Çorba yapıyor, dedim.
– Senin mutfağında.
– Benim mutfağımda.
– Nisan
– Evet.
– Fikretle bu akşam konuşman lazım. Yarın değil. Bugün.
– Konuştum hep.
– Sen ima ettin. O başka.
Haklıydı. Beni en iyi o anlardı, yirmi yıllık dosttuk. Açık açık konuş, demişti daha yıllar önce. Ama doğrudan konuşmak ürkütücüydü. Fikret kötü biri değildi elbette. Ama alışkanlıkları, kuralcılığı, annesine bağlılığı ve çatışmadan kaçma huyuyla değişmeyen, hiçbir şeyi görmezden gelmeyi tercih eden biriydi.
Küçüklük, demişti Şule. O kelimeyi başta acımasız bulsam da artık yadırgamıyordum.
– Konuşacağım, dedim.
– Söz mü?
– Söz.
– Beni ararsın.
Telefonu bıraktım, tavana baktım. Mutfağın güzel bir yemek kokusu sinmişti odalara. O koku normalde sevindirmeli belki… Ama bana sormadan pişen bir çorba ile kendi düşüncelerimi böldüm.
Yarım saat sonra odadan çıktım. Banyoya girip yüzümü yıkadım, saçımı taradım. Aynada kendime baktım. Normal bir yüz. Yorgun, solgun dediği kadar solgun değilim.
Mutfada, Saliha Hanım sofrayı hazırlamıştı. Üç tabak, üç kaşık, ekmek, börekler.
– Hadi, otur ye soğutma, dedi.
– Teşekkürler, daha sonra.
– Soğursa lezzeti olmaz.
– Isıtırım.
Bana öyle bakıyordu ki, o bakışta açık bir kırgınlık vardı, saklamıyordu.
– Nisan, nedir aramızdaki problem?
– Hiçbir problem yok.
– Olmaz olur mu! Bütün gün odaya kapandın, benimle doğru düzgün konuşmadın. Hata bende mi?
Buzdolabından bir şişe su alıp kendime doldurdum.
– Saliha Hanım, gelin samimi olalım, dedim.
– Olalım.
– Siz hep habersiz geliyorsunuz. Her defasında anahtarınız var, ne zaman isterseniz kapıdan içeri giriyorsunuz. Ben de geldikçe, acaba Saliha Hanım evde mi?, Acaba yine mi anahtarını kullanıp içeri girdi? diye düşünüyorum.
– Ama ben burada yabancı değilim ki.
– Fikret için değilsiniz, ama benim için siz bir kayınvalidesiniz. Bu farklı bir şey.
Başıyla diklendi.
– Nasıl farklıymış? Aileyiz biz.
– Aile haber verir, sorar, uygun mu diye konuşur.
– Gelinimden izin mi isteyeceğim?
İşte buydu. İzin kelimesi hep bu noktalarda masaya gelirdi. Sanki alanıma saygı istemem ayıpmış gibi.
– Sadece Saliha abla, cumartesi gelmek istiyorum, müsait misiniz? demek. Hepsi bu, dedim.
– Ben oğluma geliyorum!
– Evde yok.
– Sen varsın.
– Evet. Burada yaşıyorum. Evime kimlerin geldiğini önceden bilmek isterim.
Saliha Hanım kalktı. Tabağını aldı, çantasına börek poşetini koydu, paltosunu giydi. Ellerinin titrediğini gördüm. Sinirden. Üzüntüden değil.
– Peki, dedi. – Peki.
– Saliha Hanım, kavga etmek istemiyorum.
– Duydum.
– Gerçekten. Normal, saygılı bir ilişki istiyorum.
– Normal dediğiniz; her gelişimde arıyorum, soruyorum demek.
– Evet.
Paltosunu dikip kalan bir iki böreğini topladı.
– Çorba ocakta, kalanlar çöpe gidebilir, dedi.
Kapıyı yavaşça kapadı. Çarpmadı. Belki de daha acıydı böyle.
Mutfada yalnız kaldım. Büyük tencerede çorba, kendi yaptığı tabakta birkaç börek vardı. Benim bile kullanmadığım tencereyi, dolaptan sonuna kadar indirip kullanmış. Demek ki hangi mutfak eşyasını nerede bulacağını biliyordu.
Bir tabak çorba aldım, pencereden bakarken sessizce yedim. Kimseye çaktırmam, ama çorba güzeldi.
Ardından bulaşığı yıkadım, böreklerin üstünü kapattım ki kurumasın.
Masanın başında Şuleye yazdım: Konuştum.
O ne dedi? diye sordu.
Alındı, gitti.
Onun hakkı, sen doğru yaptın, diye cevapladı.
Telefonu bırakıp, akşam olmadan daha saatler olduğunu düşündüm. Fikret geldiğinde çorbayı, börekleri görecek, açıklama isteyecek. Uzun sürecek bu açıklamalar. Gelir gelmez annesini arayacak biliyorum, henüz montunu çıkarmadan. Konuşma yine aynı noktada bitecek: Ama o sadece yardımcı oluyor. Sen neden büyütüyorsun? diyecek; ben de Sadece habitini istiyorum, diyeceğim.
Kitabı her zamankinden daha kolay okudum; bu sefer kelimeler anlam buldu, çünkü evde nihayet sessizlik vardı.
Fikret akşam yedide döndü. Anahtar sesi, balık çantası sesi, mutfağa geçti.
– Ooo, çorba mis gibi! Annem geldi mi?
Arkasından girdim.
– Geldi. Otur, ısıtayım.
Zaten montunu çıkarıyor, mutfağa neşeyle bakıyor. Fikret, cüsseli, telaşsız, büyük bir çocuk gibi. Mutluysa gülümser, bir şey bozulursa suratını asar.
Fikrete çorbayı koydum. Karşısında çayımı içerek oturdum. Balık avını anlattı; Necati büyük sazan tutmuş, o ise pek bir şey yakalayamamış, ama havanın güzelliğinden bahsetti.
– Annem üzüldü mü? dedi, birkaç kaşık sonra.
– Biraz.
– Konuştunuz mu?
– Evet. Fikret, seninle konuşmamız lazım.
Kaşığı bıraktı, yüzü değişti, ciddileşti.
– Neyle ilgili?
– Anahtarlarla.
Kısa bir sessizlik.
– Nisan
– Fikret, senden rica ediyorum; annenden anahtarı geri al.
– O benim annem.
– Biliyorum. İşte tam da bu nedenle, bize gelmeden önce araması gerek. Bu normal bir şey. Saygı bu.
– Zaten bizi ziyaret ediyor.
– Ama habersiz geliyor, evde yokken de zaman zaman geliyor, eşyalarımı yer değiştiriyor, mutfağımda bana sormadan yemek yapıyor.
– Ee, yemek yaptıysa ne olmuş?
– Fikret. Bunu daha kaç kez anlatmalıyım? Ben kendimi bu evde evimde gibi hissedemiyorum. Her an şimdi kesin geldi, bir şey değiştirdi mi? düşüncesiyle yaşıyorum. Bu yanlış. İnsan kendi evinde böyle hissetmemeli.
Sırtını sandalyeye dayadı.
– Abartıyorsun.
Gözlerimi bir saniye kapadım, sonra tekrar açtım.
– Hep böyle yapıyorsun.
– Çünkü sen de aynısını yapıyorsun. Annem geliyor, yardımcı oluyor, sen…
– Ben ne?
– Bunu mesele yapıyorsun.
– Fikret, anahtarı var, habersiz giriyor, bana ait eşyalarıyla oynuyor. Bunlar ufak meseleler değil, sistemli bir durum.
– Sistemmiş Peki Nisan, ne yapmamı istiyorsun? Bir daha gelme mi diyeyim?
– Sadece arayıp haber vermesi gerektiğini söyle.
– O yaşlı. Alışkanlıkları var.
– Yetmiş üç yaşında, doksan değil. Telefon açmakta sorun yaşamaz.
– Anahtarı onun için bir güvence. Kendini yalnız hissetmemek için.
– Başka yolları var yalnız hissetmemek için. Anahtar yabancı evine sahip olma yöntemi değil, kontrol sağlama yöntemidir.
– Yabancı ev…
– Yani bu bizim evimiz. Sadece onun değil.
– Bu benim evim.
Bunu arada bir, işler zorlaştı mı hep söylerdi. Sahip olduklarını hatırlatmak için. Sarsın diye, tartışmada son sözü olsun diye.
– Evet, dedim kısık sesle. Senin.
Bir süre sustuk.
– Ben anahtarı geri alamam, dedi.
– Tamam.
– Cidden mi?
– Tamam. Kararını biliyorum artık.
– Nisan, böyle yapma.
– Ne gibi?
– Bu kadar soğuk.
– Soğuk değilim, sadece anladım artık.
– Neyi?
Kalkıp çayımı aldım.
– Kimi seçtiğini, dedim.
– Seçmedim. Sadece annemi üzmek istemiyorum.
– Ama beni üzmek sorun olmuyor.
– Kimse seni üzmüyor.
– Fikret. Hiç sordun mu, nasıl bir duygu, ne zaman, kim ne zaman eve girecek diye yaşamak? Sormadın, çünkü cevabını biliyorsun; işine gelmiyor.
Salona geçtim, o gelmedi.
Otururken duyuyordum; anında annesini aradı: Anne, bak üzülme Nisan öyle Biliyorsun işte Tabii ki istediğin zaman gel
İşte aynen böyle.
Ben de duydum. İçimde sessizlik Sanki tüm ışıkların söndürüldüğü bir oda gibi.
Sonra geldi.
– Nisan
– Evet.
– Böyle yapmayalım.
– Nasıl?
– Böyle sessizce.
Yanıma oturdu. Çekilmedim, ellerime baktım.
– Onu aradın mı? dedim.
– Aradım. Rahatlatmak istedim.
– Üzüldü mü?
– Birazcık.
– Anladım.
– Nisan, gerçekten sana zor geldiğini anlıyorum. Ama biraz hani, yumuşak davranamaz mısın?
– Yumuşak.
– O yaşlı. Yalnız.
– Altı yıl denedim. Anlayışlı, sabırlı olmaya çalıştım. Bir şey olmaz dedim, O iyi niyetli dedim, yine hep alttan aldım. Ama hâlâ habersiz geliyor, keyfine göre mutfağa giriyor, bana danışmadan eşyamı değiştiriyor, hep de bana Nisan, çok gerginsiniz, Fikret anlatıyor, diyor. Sen de ona İstediğin zaman gel, diyorsun.
Elini çekti.
– İyi niyetli davranmıyorsun.
– Tek yön yumuşayacağım artık.
– Yani? Boşanalım mı?
Bu kelimeyi hafifçe, tehdit gibi ama umursamazca söyledi. Cevabımla elini güçlendirmek istedi ya da korkutmak.
Ben sustum.
– Nisan, sana soruyorum.
– Duyuyorum.
– Cevap vermeyecek misin?
– Cevabım yok, çünkü bu soruyu kapatmak, bir daha açmamak için kullandığını biliyorum.
Kalktı, pencereye geçip uzun süre dışarı baktı.
– Sen abartıyorsun.
– Belki
– Üç anahtar yüzünden.
– Anahtarlar değil, onların arkasındakiler yüzünden. Konuşmak istemediğinle ilgili.
– Konuşuyorum işte.
– Hayır, O yaşlı, yalnız, dışarıdan gelen sensin, abartıyorsun, diyorsun. Bu konuşmak değil; benim sussun istemen.
O da sustu.
– Ne istediğini anlamıyorum.
Yedi yıl. Tekrar aynı şey.
Cüzdanımı, anahtarımı alıp montumu giydim.
– Nereye gitiyorsun?
– Yürüyüşe.
– Nisan?
– Biraz hava almak istiyorum.
Evin kapısını kapadım. Apartmanda sessizlik vardı. Üst kattan yemek kokuları geliyordu. Bahçeye indim, karanlıktı ve sonbahar yaprakları asfalt üstünde simsiyah görünüyordu. Parka uzanan yoldan yürüdüm. Yürüdüm. Fikreti, Saliha Hanımı düşünmeden. Kendimi düşündüm. Ekim ortasında, karanlığın içinde döndüm dolaştım ve ilk kez eve dönmek gelmedi içimden.
Eskiden eve dönmek isterdim, tartışmadan, konuşmadan ve gerilmeden kaçınmak için. Ama eve, o eve, dönmek isterdim.
Bu defa istemedim.
Islak bankta oturmak istemedim, sadece ayakta durdum, karanlıkta ağaçlara bakarken, ağaçların hepsi birbirine benziyordu.
Telefonu alıp Şuleye yazdım: Fikret annesine istediğin zaman gel dedi.
Şule hemen aradı.
– Anlat, dedi.
Kısa tuttum. O sustu, sonra
– Nisan, bence sen hâlâ onun evinde kalıyorsun. O ev senin değil, hep misafir kalırsın. O anahtarlar, o karar, hepsi bunun göstergesi. Uzun süre gelin olarak kalmak istemiyorsan bir şeyleri değiştirmelisin. Fikret asla annesinden anahtarı almaz, bu ondan beklenmez, çünkü anahtar onun. Senyse her an çıkıp gitmek zorunda kalabilirsin.
Sustum.
– Nisan?
– Duyuyorum seni.
– Şimdi ne yapacaksın?
– Bilmiyorum, dedim. Henüz.
– Acele etme. Düşün.
Telefonu bırakıp biraz daha dolaştım. Eve hemen dönmedim, yakındaki esnafın birinde, Nalbur Ali Amcanın dükkânına girdim. Metal, deterjan kokusu Raflarda türlü türlü alet Neden girdiğimi bilmeden rafların önünde dolanırken anahtarlıklar, yeni kilitler dikkatimi çekti.
Bir tane kilit aldım, elime aldım, fiyatına baktım.
Bir süre öylece durdum. Kasadaki Ali Amca, telefonu kurcalıyordu.
Sonra kilidi alıp kasaya gittim.
Eve döndüğümde Fikret tv karşısındaydı.
– Nereye gittin?
– Dolaştım biraz.
– Uzun sürmüş.
– Evet.
Mutfakta kilitli poşeti sandalyeye bıraktım, su içip mutfaktaki poşeti çöp dolabına attım.
Fikret geldi.
– Ne aldın?
– Ufak tefek şeyler.
Başını salladı, çay koydu. Camın önünde dikildi.
– Nisan, sen yokken düşündüm.
– Ve?
– Sıkıldığını anlıyorum, ama annem değişmeyecek. Bunu sen de biliyorsun.
– Biliyorum.
– Eh, herkes büyük insan. Belki olduğu gibi kabul etmeli?
– Kabul etmek, dedim.
– Evet. Gelirse gelsin, olsun. Sonuçta börek, çorba oluyor
– Fikret, ben bunu kabul etmeyeceğim.
Gülümsediği gitti.
– O zaman ne diyeceğimi bilmiyorum.
– Bir şey söylemeni istemiyorum. Bir şey yapmanı istiyorum.
– Ne mesela?
– Annene gerçekten konuşmak.
– Kırılır.
– Olabilir.
– Yaşlı.
– Fikret Gerçekten mi? Yaşlı diye istediğini yapar, öyle mi?
– Onu demek istemedim
– O zaman ne?
Çay bardağını masaya koyup uzun uzadıya baktı.
– Nisan, madem böyle mutsuzsun, belki bilmiyorum… Senin için burada olmak doğru mu, düşünmeli misin…
Donup kaldım. İçim buzlu su gibi oldu.
– Benim gitmemi mi istiyorsun?
– Bilmiyorum, düşünmelisin.
– Peki, düşünürüm.
Kahvemi alıp yatak odasına geçtim. Karanlıkta hiçbir şey yapmadım. Fikret televizyonu açtı, biraz sonra kapattı, banyo yaptı, geçti yattı.
– Uyudun mu?
– Hayır.
– Nisan, küsme bana.
– Küsmedim. Düşünüyorum.
– Neyi?
– Dediğini.
Bir süre daha bekledi, ardından kısa sürede uyudu.
Tavana baktım. Karanlıkta çatlak görülmüyordu, ama yerini biliyordum.
Sabah sekizde kalktı, Necatiyle balığa gideceğini söyledi. Ben evde kaldım.
Kahvemi içip pencere önünde biraz durdum. Sonra mutfaktan kilitli poşeti çıkardım. Uzun süre baktım ona.
Sonra aşağı komşumuz İsmail Amcaya mesaj attım: İsmail Amca, kilit değişimi için akşam vaktiniz var mı, parça bende.
On dakika sonra cevap geldi: İki saate gelirim, malzeme sizdeyse sorun yok.
Bekliyorum, dedim.
Kahvemi içtim. Bulaşığı yıkadım, pencereye döndüm. Aynı camda yine bir güvercin Belki de başkası. Hepsi birbirine benziyor.
İsmail Amca saat on iki gibi geldi. Boylu poslu, tamir çantasıyla.
– Nisan Hanım, bakalım şu kilidi gösterin.
Gösterdim.
– Çok iyi tercih etmişsiniz, Alman malı. Yarım saate bitiririm.
Ben mutfağa geçtim. Aletten çıkan sesleri, eski kilidi söktüğü ve yenisini taktığı o alışkanlıkla mırıldanmalarını dinledim.
– Tamamdır, üç anahtarınız, buyurun, bir deneyin lütfen.
Anahtarı deliğe sokup çevirdim. Anahtarda hiç zorlanma yoktu.
– Gayet iyi, dedim.
– Birazda kullanınca iyice yumuşar. Eskisini atayım mı?
– Atın.
Ücretini ödedim, teşekkür ettim. Kapıyı kapatınca, anında bir huzur yayıldı. Yeni, sade, bana ait üç anahtar.
Şuleyi aradım.
– Kilidi değiştim, dedim.
Bir süre sustu.
– Fikret biliyor mu?
– Hayır.
– Ne zaman döner?
– Akşama.
– Nisan, bu noktadan sonrası farklı. Bu iş artık sadece anahtar değil.
– Farkındayım.
– Emin misin?
– Evime habersiz kimsenin girmesini istemiyorum.
– Burası onun evi.
– Biliyorum, bu yüzden sırada başka adım var.
Bir süre yine sessizlik oldu.
– Sen artık başka adımı düşünüyorsun, dedi yavaşça.
– Evet.
– Boşanmayı.
– Evet.
İçini çekti.
– Tamam, avukat lazım. Sana biri öneririm.
Not ettim.
– Şule Korkmuyorum. Bu tuhaf mı? Korkmam gerekirdi, ama yok.
– Hiç tuhaf değil. Zaten kararını çoktan vermişsin, sadece kabullenmesi bugüne kısmet oldu.
Bilemiyorum. Salonda, benim, onun, bizim evimizde üç yeni anahtarla yeni kapıya bakıyordum.
Fikret altıda döndü. Merdiven çıkarken kapıyı açmaya çalıştı, anahtarı dönmedi.
Bir süre uğraştı.
Sonra zile bastı.
Kapıya yaklaştım, hemen açmadım, bir saniye bekledim.
– Nisan! Kilit açılmıyor!
– Biliyorum. Değiştirdim.
Sessizlik.
– Ne?
– Kilidi değiştirdim, Fikret.
– Kapıyı aç!
Kapıyı açtım. Karşıda balık çantasıyla, bezgin bir adam.
– Kilidi değiştirdin.
– Evet.
– Benim evimde.
– Evet.
– Neden?
İçeri girdim, o da peşinden. Dikey olarak montunu, çantasını çıkardı.
– Nisan, açıkla bana ne oluyor?
Mutfakta yüzüm ona dönük:
– Anahtarı değiştirdim. Artık kimse habersiz bu eve giremeyecek.
– Burası benim evim.
– Bunu dün söyledin.
– Nisan! Anlıyor musun ne yaptığını? Sahip olduğum evde kilit değişti. Haklarımı konuşabilirim!
– Elbette, konuş.
– Annemin anahtarı artık işe yaramıyor.
– Evet.
– Ya ben istemiyorsam?
– Yine de değiştirdim.
Sandalyeye oturdu, bir an bacaklarından güç çekilmiş gibi.
– Ciddi misin?
– Ciddiyim.
– Boşanmak istiyorsun.
Artık soru değil, kabullenişti. Belki ilk kez gerçek yüzleşme.
– Evet, dedim.
– Anahtar yüzünden.
– Anahtar değil. Yedi yıl boyunca her defa anneni seçmenden, bana kabullen demenden, Belki burada kalmamalısın demene kadar her şey yüzünden. Düşündüm. Haklıydın. Ama bambaşka anlamda.
Uzun süre baktı.
– Dalga geçmiyorsun.
– Hayır.
– Nisan. Bekle. Konuşalım. Ne olur…
– Fikret. Yedi yıldır konuşuyoruz. Yoruldum.
– Öyle olur mu? Kimse konuşmadan…
– Sadece aniden pes etmediğimi bil. Epeydir bu noktaya geliyorum. Görmek istemediğin için görmedin.
Yüzünü elleriyle ovuşturdu. Ayağa kalktı, mutfağı dolaşıp yine oturdu.
– Peki şimdi?
– Avukata danışacağız. Ev senin, hakkım yok, eşyalarımı alıp çıkacağım. Biraz süre istiyorum ev aramak için.
– Bunu daha önce mi düşündün?
– Evet.
– Uzun zamandır mı?
– Tabi.
Masanın ucuna baktı:
– Anneme…
Sustu.
– Ara, anlat. Hakkın.
Salona geçtim. Loş, sessiz. Dışarda sokak lambası yanmaya başlıyor. Kitabımı çantama koydum. Birkaç küçük eşyamı topladım. Ağır değildi hiçbir şey, artık ağır gelen evdeki havaydı.
Duvarın ardından annesiyle konuştuğunu işitiyordum; detaya girmeden.
Dışarıda Ekim yavaşça geceye dönüyordu. Şehir, dört katlı bizim apartmanın derdine aldırmadan dönüyordu. Arabalar geçiyor, çocuklar dışarıda sesleniyordu. Bir kapı çarpıldı.
Elimde üç yeni anahtar vardı.
Biri gerçekten bana aitti. Yedi yıl sonra ilk defa sadece benimdi.
Telefon titreşince Şuleden mesaj geldi: Nasılsın?
Düşündüm. Sonra yazdım: Sessiz.
Cevabı: İyi. Sessizlik yenidir başlangıcın.
Belki. Kenara koydum telefonu. Yarın yapılacak işler, avukat arama, ev bakmak. Çok yorucu olacak; biliyorum.
Ama şu an, huzurda sessizlik var.
Antrede küçük bir rafta üç anahtar. Yanında, eski kilit için artık işe yaramayan, Fikretin anahtarı duruyor.
Odaya girdi. Durdu.
– Nisan, emin misin?
Yorgun, iri yüzüne, elleri ceplerindeki haline baktım. Yedi yıldır tanıdığım adamı… Oğlu sevgisi, alışkanlıkları, kaçışları ve kaygılarıyla.
– Evet, dedim. Eminim.
Başını salladı. Yavaşça. Kabulleniş mi, pes mi, bilmiyorum.
– İyi, dedi sessizce. – Tamam.
Bu “tamam” antreye, yepyeni kilide, üç anahtara ve askıdaki paltoma asılı kaldı. Ne anlama geldiğini bilmiyordum. Kabullenme mi, yorulma mı, yoksa başka bir şey mi
Çantamı aldım.
– Şulede kalacağım bu gece.
– Pekâlâ.
Çıktım. Yeni kilit, kilitleyince sessiz ve kolayca döndü. Güzel, kaliteli, İsmail Amca haklıydı.
– Nisan, diye seslendi arkamdan.
Arkamı döndüm.
– Ararsın, değil mi?
Uzunca baktım yüzüne.
– Ararım, dedim.
Ve merdivenden aşağı indim.
Sonra, o Ekim akşamında, salonun sessizliğinde bir şey öğrendim: Yıllarca, başkalarının alanında misafir gibi yaşarken sessiz olmak değil, kendi alanını koruyabilmek yeni bir başlangıçtı. Sessizliği ilk kez huzur içinde dinledim. Ve anladım ki, bazen, bir kapıyı kapatmak da yeni bir hayatın anahtarı olabiliyor.




