Geçmişin Bedeli: Dünü Satın Almak

Geçmişin Borcu

Zeynep, o gün üniversitenin kapısından son dersi bitirip çıktığında, hafif yorgun ama dalgın bir keyif içindeydi. Sabahın erken saatlerinden beri amfiden seminere, kantinden arkadaş sohbetlerine koşturmuştu. Omzundan sarkan, biraz kaymış markalı çantasını düzeltip nefesini havaya bırakırken, Kasımın sert rüzgârı palto yakasından dolup geçti, ayazı hemen içine işledi. Şalına bir tur daha sarılıp, aklı o sıcacık favori kafesinde bir kupa tarçınlı zencefilli çaya gitti. Kafasında, eve dönüp geniş camlardan Boğazı izlerken, perdeleri çekip, hafif bir müzik eşliğinde kendine gelmenin hayalini kuruyordu.

Kafeye gitmeden önce göz ucuyla yeni arabasına baktı. Dizaynı şık, koyu gri bir sedan. Ailesi ona 18inde hediye etmişti ve hâlâ anahtarlarını eline aldığında hafif bir gururla gülümserdi. Cebinin fermuarına uzanmaya yeltenirken, arkadan telaşlı ve neredeyse panik içinde bir ses yükseldi:

Zeynep! Zeynep, bir dakika bekle!

Şaşırdı ve arkasına döndü. Koşarak gelen orta yaşlı kadının saçları dağılmış, üstündeki pardösü epey eski, yüzünde hüzünle karışık bir heyecan vardı. Kadın Zeynepin tam karşısında durdu, nefes nefese kalmıştı, gözlerini onunkilere kilitlemişti; içinde umut, neredeyse bir yakarış vardı.

Sonunda buldum seni… Kadının eli titreyerek Zeynepe doğru uzandı. Ben annenim.

Zeynepin yüzünde bir kıpırtı olmadı. Sadece kaşları hafifçe kalktı, bu garip iddiayı anlamaya çalışıyordu. Kadının üstü başı hayli mütevazıydı, elleri soğuktan kızarmış, yüzü yorgundu. Zeynepin aklından bir anda Bu şaka mı? Yoksa yanlış mı gördü? Kim bu kadın? gibi düşünceler geçti.

Benim annem var zaten, dedi soğuk bir sesle, kendini tutarak. Sizi hiç tanımıyorum.

Kadının yüzü biraz daha soldu ama kararlıydı. Elleri hafifçe titriyordu, bakışları Zeynepin yüzüne takılı kaldı; sanki hatırlamak ya da yılların eksikliğini kapatmak ister gibiydi.

Biliyorum, senin için şok olmalı, dedi sesi kısık ve titrek. Seni yıllardır arıyorum. Sadece on dakika ver bana, ne olur.

Zeynep kararsız kaldı. Sokakta böyle bir sahneyle dikkat çekmek istemiyordu. Hele ki gözü, kısık sesle konuşan, gizli saklı fısıldaşan birkaç arkadaşına takılmıştı. Diğer taraftan, yabancı bir kadına acıma gibi bir duygusu da yoktu. Bütün bu sahne ona uygunsuz, garip ve hatta kötü bir şaka gibi geliyordu.

Tamam, dedi sonunda, başıyla yakınlardaki havalı kafeyi işaret ederek. Söyleyeceklerin bir şey değiştirir mi, bilmiyorum, ama dinleyeceğim.

Birlikte kafeye girdiler. İçerisi, taze kahve kokusu ve sıcacık ortamıyla Kasım akşamının ayazını hemen unutturuyordu. Zeynep, pencere kenarındaki masayı seçip özenle şalını çıkardı, sandalyenin arkasına astı. Kadın ise biraz şaşkın, ortama bakınıyordu; belli ki pek alışkın değildi.

Garson hemen geldi. Kadın tereddütle sade bir cappuccino söyledi. Zeynep ise düşünmeden alışıldık tercihi olan badem şuruplu latteyi sipariş etti. Siparişi beklerken aralarındaki sessizlik iyice yoğunlaştı. Zeynep gözüyle mekânın şık avizelerini ve büyük saksıdaki çiçekleri inceler gibi hiç bakmadan oturuyordu. Kadın ise kazağının ucunu çekiştirip durdu.

Kahveler gelince kadın derin bir nefes alıp en sonunda konuştu:

Benim adım Menekşe. Ben Senin biyolojik annenim.

Benim annemin adı Sibel. Beni büyüten, her zor günde yanında olan oydu. Sizden bana bir şey yok, diye net bir dille karşılık verdi Zeynep.

Menekşenin sesi çatladı, sözleri zor dökülüyordu:

Seni arayacak, sana kızım deme hakkını bile hak etmediğimi biliyorum, ama Yine de bulmam gerekiyordu. Yıllardır içim içimi yedi, merak ettim, özledim

Bir an Zeynepin ifadesi değişti, içindeki fırtına yüzüne yansıdı ufak da olsa. Kollarını göğsünde kavuşturdu, tüm konuşulanlardan, itiraflardan, yaşananların ağırlığından kendini korur gibi.

Merak ettiniz, öyle mi? Ne zaman tam olarak? Beni bırakırken mi? Yuvada, her gece annemi ağlayıp çağırırken mi? Yoksa başka bir aileye giderken mi? dedi Zeynep. İçinde yıllar boyu birikmiş acı hafifçe göz kırptı sesinde.

Menekşenin elleri peçeteyi buruşturuyordu. Savunmaya geçmedi; sadece sustu, Zeynepe alan açtı.

O zamandan sonra hayatım altüst oldu, diye başladı Menekşe. Sesi düz, ama acıyla yoğrulmuştu. O adam uğruna seni bırakınca, bir ay sonra terk etti beni. Gözümü açtığımda, kiralık evde tek başımaydım, cebimde kuruş yok, destekçi zaten kimse yoktu.

Bir durup nefes aldı, devam etti:

Ne iş bulabildim, ne yüz döndü insanlar bana. Tek göz oda tuttum, sıcak soğuk su sabit değil Gıdayı geçtim bazen ekmek bile param yoktu.

Ne değişti şimdi? Şimdi niye geldiniz? dedi Zeynep soğuk bir şekilde.

Menekşe biraz daha sesi yükselerek, sesinde umutsuzlukla devam etti:

Sonra hastalandım. Önce umursamadım, yorgunluk sandım. Kötüleştim, cepten para yok, devlet hastanesinde kimse yüzüne bakmıyor. Haplar aynı, ilgi sıfır Çaresiz kaldım. Bazen geceleri otogarda uyudum. O sıralar seni düşündüm; acaba ne yapıyorsun, iyi misin, mutlu musun diye. Bir de dediler ki, iyi huylu tümör, operasyon lazım, bir an önce Elimdeki her şeyi verdim, mobilyayı, eşyayı, takıyı bile Yetmedi! Korkum şu; ya ölürsem ve seni hiç göremezsem Başarılarını bilemesem

Bunları bana niye anlatıyorsunuz? dedi Zeynep. Ne anladığını, tahmin ettiğini yüzünden okumak mümkündü.

Çok bir şey istemiyorum, Menekşe daha da yaklaştı, sesi titriyordu. Sadece ameliyat parası Görüyorum, her şey yolunda sende; araban, evin, şık kıyafetlerin. Ben yaşamak istiyorum, bir kere bir şansım olsun! Belki bir gün affedersin

Zeynep fincanı masaya koydu, hareketleri yavaş, ölçülüydü. Bakışlarında ne öfke, ne acıma vardı; sadece berrak, soğuk bir netlik.

Buraya beni bulduğunuz için değil, paraya ihtiyacınız olduğu için geldiniz, dedi.

Menekşe bir an afalladı, yüzü hem utanç hem de öfkeyle değişti, ama hemen toparladı:

Yok öyle değil Sadece dedi, ama Zeynep onu durdurdu:

Gerek yok. Neler anlatacağınızı, nerede zorlanacağınızı, hangi anıyı bırakacağınızı gördüm. Vazoya döüllenmiş acınızı anlatmaya çalıştınız. Ama Ben size tek kuruş vermem.

Ama neden? Ben senin annenim! Menekşenin sesi çocukça kırgın çıktı.

Hayır. Sen sadece bir zamanlar çocuğundan vazgeçmiş bir kadınınsın. Benim annem; büyüten, hastalığımda yanımda olan, başarılarımda gözleri parlayan, şu an evde elmalı kurabiyeler hazırlayan kadındır Yanımda o vardı, yalnızken, darda o vardı.

Menekşe cevap vermek isteyecek gibi oldu, Zeynepin bakışlarıyla sustu. O bakışlarda hüzün, acıma yoktu; düpedüz kayıtsızlık.

Zeynep cüzdanından birkaç banknot çıkarıp masada Menekşenin bitmemiş kahvesinin yanına bıraktı; Bu kahvenizin parası, dedi, alay etmeden, sadece söyleyip kalktı.

Arkasına bakmadan şalını taktı, çantasını aldı, çıkışa yürüdü. Kapıda durup arkasına baktı, sesi artık daha netti:

Ve bir daha beni ya da ailemi aramayı düşünürseniz, polisi ararım. Bizim iyi avukatlarımız var.

Cevap beklemeden çıktı. Kasımın ayazı tekrar yüzüne vurdu, ama Zeynep hiç ürpermedi. Bir nefes aldı, arabasına doğru yürüdü, geçmişinden bir kadını, bir daha hiç dönmeyecek şekilde ardında bırakarak.

Menekşe ise kafede, ellerinde buruşturduğu peçeteyle donakalmıştı. Bir an, gözlerinde oynak bir sertlik belirdi; hani sanki acının altından bir başkası bakıyormuş gibi. Sonra, o bakış kayboldu, tekrar hıçkırdı ve çantasından mendilini çıkarıp gözlerine bastırdı. Birkaç dakika öyle, derin bir nefes alamadan, sessizce oturdu. Sonra, masadaki paraya baktı, omuzları daha da düşük kafeden çıktı.

O akşam Zeynep ailesinin evine gitti. Eve adım atar atmaz sıcaklık ve elmalı kek kokusu sardı etrafı. Annesi Sibel mutfaktaydı, yeni çıkardığı börek tepsisini havluyla tutuyordu. Zeynep botlarını çıkardı, paltoyu askıya astı, toparlanıp mutfağa geçti. Babası Nihat ise masada gazetesini okurken, çayı yudumlamaktaydı.

Anne, baba, konuşmamız lazım, dedi Zeynep, sandalyeye oturdu.

Sibel hemen havluyu bıraktı, endişeyle ona döndü. Nihat ise gözlüğünü çıkarıp, kızına baktı.

Zeynep olanları bir bir anlattı; onu bulmaya çalışmasını, geçmişini anlatmasını, para istemesini Olabildiğince net, duygusallığa kapılmadan, zaman zaman kelime arayarak bitirdi.

Sibel içini çekerek:

Böyle insanlar ne zaman rahatını duysa bir şekilde faydalanmaya çalışır. Duygularına oynar, dedi.

Doğrusunu yapmışsın, dedi Nihat da elini Zeynepin elinin üstüne koyarak. Kimseye kendini kullandırma.

Zeynep de başını salladı; içi sıcak, huzurlu ve güvende hissetti. Annesine-babasına bakıp güldü:

Zaten hiç böyle bir manipulasyona izin vermeyecektim. Hayatını kötü yola sokan kendi seçimleri. Ben ona borçlu değilim.

Nihat gazetesine döndü, evin içinde tarçın ve elmalı kurabiye kokusu yayıldı. Zeynep ise, yüreğinin en derininde bu evin, bu sofranın, kimseden bir karşılık beklemeden sadece huzur sunabildiğini bildi.

***

Ertesi gün, Menekşe yine üniversitenin kapısındaydı. Çoktan Zeynepin ders programını sormuş, panoya bakmış, en son derse ne zaman girdiğini öğrenmişti. Elinde yıpranmış bir zarf vardı; içinde eski, sararmış bebek fotoğrafları, ilk gülümsemeler, ilk adımlar Yıllarca saklayıp bir köşeye kaldırdığı, ara ara bakıp kaldıramadığı fotoğraflar.

Menekşenin eli sürekli zarfı, paltosunun yakasını düzeltiyordu. İçinden cümleler tekrar tekrar geçiyordu ama hiçbiri yeterince güçlü gelmiyordu. Bu, dedi kendi kendine, son şansım.

Zeynep fakülte kapısından çıktığında, Menekşe önüne doğru atıldı, zarfı sanki bir hediye gibi uzattı:

Bakar mısın bir? Bebekliğinden fotoğraflarını getirdim. Yani belki bir bakmak istersin. İlk gülüşün, ilk adımların

Kelimenin sonunu getiremeden Zeynep yana hafifçe döndü. Konuşmayı bile istemeden zarfın ve kadının üstünden baktı. Yüzü nötrdü, sanki kendisine soru soran bir yabancıya bakıyordu.

Onlar sende kalsın. İstersen at, umurumda değil, dedi ve hiç durmadan arabasına yöneldi.

Menekşe olduğu yerde kaldı. Zarfı neredeyse yere düşürüyordu, son anda yakaladı. Zeynep anahtarına bastı, arabasının alarmı tık etti, bindi, motoru çalıştırdı, aynadan bir an Menekşeyi gördü ama aldırmadı. Akıp giden araç seline karıştı, okul da, o kadın da, geçmişiyle birlikte geride kaldı.

***

Bir hafta sonra Menekşe evinin yakınlarındaki küçük bir kafede oturuyordu. Dışarıda ince bir yağmur camda minik yollar açıyor, içerisi yumuşak ışık, kahve ve fısıltılı bir tınıyla huzur doluydu.

Karşısında, birkaç haftadır Bir şeyler koparmadan bırakma diyen yakın arkadaşı vardı. Belli ki hayatında pek eksiklik görmeyenlerden; saçları bakımlı, kıyafeti markalı, çantası cama yaslanmış. Kahvesini yavaş yavaş karıştırıp bekledi.

Eee, ne yaptın? Sonunda bir gelişme var mı? dedi gözlerini Menekşeye dikerek.

Menekşe iç geçirdi, fincanını döndürdü, yorgunluğu yüzünden okunuyordu.

Hiçbir şey, dedi sessiz ve tam anlamıyla tükenmiş bir halde. Zeynep sandığımdan çok daha güçlü çıktı. Kafamda canlandırdığım gibi biri değildi.

Arkadaşı kaşını kaldırıp şaşkınlıkla baktı.

Daha pes etme, dedi neredeyse hevesle. Arkadaşlarını bul, sevgilisi varsa ona yakınlaş! Haber olur, skandal çıksa asla istemez. Bu tipler için imaj her şey!

Menekşe ise penceredeki yağmur damlalarına bakıyordu. Kafasında yankılanan tek cümle Beni bulduğunuz için değil, paraya ihtiyacınız olduğu için geldiniz.

Arkadaşı cevap beklemeden mobilize etti:

Hiç bırakma. Maddi olarak toparlanman için bir fırsat yakaladın, kullan!

Menekşe donuk bir bakışla ona baktı.

Bilmiyorum, dedi ilk kez ne öfke ne yılgınlık vardı sesinde, sadece sessiz bir şaşkınlık. Belki de baştan beri yanlış yaptım.

Arkadaşı beklemediği bu tepki karşısında homurdanırken, Menekşe cüzdanından bir banknot çıkarıp masaya bıraktı.

Ben kalkıyorum.

Dışarısı serin, yağmur durmuştu. Menekşe ağır adımlarla yürüdü, ilk defa aylar sonra içini öfke değil, biraz netlik kapladı: Geri dönmek yok, artık yolunu kendi çizmek zorunda.

Aylar geçti. Zeynepin hayatı, eskisi gibi akıp gidiyordu. Üniversitede dersler, projeler, arkadaşlarla yeni fikirler, hep aynı tempoda. Ders çıkışı, hala yakın kafelerde buluşur, bazen sessizce oturur, bazen gülüp plan kurarlardı.

Hafta sonları mutlaka aileyleydi. Sabahları hep birlikte kahvaltı; Sibelin o nefis krepleri, Nihatın yeni fıkraları, Zeynepin okuldan hikâyeleri Bazen parka yürüyüş, kimi zaman sinema, bazen de evde battaniyeye sarınıp dizi-maratonu Bu anlar, güvenin ve mutluluğun ta kendisiydi.

Arada bir, kafasında Menekşe ile o buluşma yankılandı. Artık öfke ya da kızgınlık taşımıyordu. Sadece, hayatının o kısmı için hafif bir hüznü vardı; bir insanın samimiyet ve dürüstlük yerine oyun seçmesini, başka bir türlü yaşamaktan vazgeçmesini anlamıyordu. Her düşündüğünde ise, O öyle oldu, geçti gitti, deyip rafa kaldırıyordu.

Menekşe ise sonunda bir çağrı merkezine iş bulmuştu. Maaşı azdı ama düzenli geliri vardı; en azından karnını doyuracak, kirasını ödeyecek kadar. Kalacak küçük bir yurt odası tutmuştusade ama derli toplu bir oda. Sabah erken kalkmaya, talimata göre konuşmaya alışmak zordu; ama görevleri ve hayatı ona düzen getirmişti.

Bir de terapiye gitmeye başlamıştı. Önce hevesle değil, zorla; hatta boşa diye düşünüyordu. Zamanla, orada yargısızca kendini anlatabildiğinde içindeki yük biraz hafifledi. Orada sanıldığından çok iyileştiğini fark etti.

Günün birinde, odada eski eşyalara bakarken, o meşhur eskimiş albümü buldu. Açtı; minik Zeynepin gülüşleri, bakışları, bebek elleri Tek tek inceledi fotoğrafları; ilk defa gözyaşı dökmeden, öfke ya da savunmaya geçmeden. Sonra albümü çekmeceye koydu, kapadı.

Bir gün, diye düşündü Menekşe, bu fotoğraflara suçluluk duymadan, öfke duymadan, açgözlülük duymadan bakabileceğim. Sadece hatırlayacağım.

O gün gelmemişti henüz. Ama artık kendine bile acımadan, mazisini olduğu gibi bırakıp, ilk defa ileriye, kendi gücüyle bakıyordu. Ne kadar süreceğini bilmeden Ama ilk defa, hayatında gerçekten umut vardı.

Rate article
Lifequest
Geçmişin Bedeli: Dünü Satın Almak