Kayıp Bagaj
Valizim olması gerektiği gibi ağır değildi.
Bunu daha bagaj bandında hissettim. Alışık olduğum on iki kilo sanki birden değişmişti: daha ağır, daha yoğun, ağırlık merkezi de değişik. Ama gri kabuğu tam da aynıydı: plastik, dört tekerlekli, sol köşesinde çizik. Tutacağından kavrayıp havalimanının çıkışına yöneldim.
Antalya Havalimanı kahveyle ve ıslak fayansla kokuyordu. Camın ardından mart yağmuru ince ince yağıyordu; hiç de tatil havası yoktu. İstanbuldan Antalyaya şehir peyzajı konferansı için gelmek iyi bir gerekçeydi ama heyecan duyacak kadar iyi miydi, emin değildim.
Otuz bir yaşımdaydım. Şehir planlama enstitüsünde genç araştırmacı, yirmi sekiz metrekarelik kiralık stüdyo dairede kalıyorum ve kitaplar evde duvar boyunca yığılı. Annem Manisada; pazar sabahları mutlaka arar, her defasında aynı soruyu sorar: Noldu? Hâlâ kimse yok mu? Ben de her defasında, Anne, işteyim, derim. Sanki bu her şeyi açıklıyor gibi.
Otele taksi yirmi dakika sürdü. Şoför, tatile mi geldiğimi sordu. İş için, dedim. O da başını salladı; başka cevap zaten bekliyor değildi.
Odam küçük ama temizdi, gri deniz şeridine bakıyordu. Pencerede plastik bir saksıda sardunya vardı, ama dokunsan sardunya olmadığını hemen anlardın. Valizi yatağa koydum, kilitlerini açtım, kapağını kaldırdım.
Ve dona kaldım.
İçinde erkek eşyaları vardı.
Kalın örgülü koyu yeşil bir kazakbitkisel bir koku geliyordu üstünden, parfüm değil. Belli ki bana iki beden büyük. Kot pantolon. Poşet içerisinde 43 numara spor ayakkabı. Hiç görmediğim bir telefon şarj kablosu. Üstünde yabancı dille bir şeyler yazan bir tohum paketi, belli ki botanikle ilgili. Bir de defter. Kalın, deri kapaklı, lastikle sarılı bir defter.
Bu benim valizim değildi. Yatağın kenarına oturup yabancının eşyalarına baktım. Gri, dört tekerlekli, çizik aynı köşede. Ama valiz başkasının. Havalimanında biri benim eşyalarımıkitaplarım, sunum elbisem, laptopum, çerçevede annemin fotoğrafıalıp gitmiş. Ben de onun valizini almışım.
İlk beş dakika ne yapacağımı bilemedim. Sonra havalimanını aradım. Hattın ucunda bir ses, beklememi söyledi. On bir dakika sonra bağladılar. Karşıdaki hanım uçuş ve bagaj etiket numarasını kaydetti, beklememi rica etti. Döneriz, dedi; mutlaka dönecekler.
Telefonu kapattım; bir daha yaşlı ve başka birinin eşyalarıyla baş başaydım. Defter en üstteydi, sanki en son o konmuş. Kenarları yıpranmış deri kapak, lastiği esnemiş.
Biliyorum, olmamalıydı. Yabancının eşyası, hayatı, notları Dinlemek gibi, gece başkalarının evine bakmak gibi ayıp. Ayağa kalktım, odanın içinde dolandım, sürahiden biraz su döküp içtim. Sonra tekrar deftere baktım.
Sol omzumyıllardır laptop çantam yüzünden iki santim aşağıdakendiliğinden öne uzandı. İki olduğum parmağım, bilgisayar touchpadinin cilaladığı uçlarıyla, defterin kapağına dokundu. Kapak yumuşacık, ılıktı.
Defteri açtım.
***
El yazısı ilginçti. Harfler sola yatıyor, yuvarlak ve u ve rler uzun kuyruklu. Acele değil; düşünerek yazılmış. Buradaki insan, konuşurken de böyle tereddütlüdür, eminim.
İlk not tarihsizdi.
Bursa. Sabah Uludağa yürüyerek çıktım. Aşağıdaki şehir, budanmamış bir bahçeye benziyor. Evlerin arasından ağaçlar fışkırıyor, çalılıklar balkonları sarıyor. Teleferik girişindeki çınarı çizdim. Gövdesi, bilinmeyen bir ülkenin haritası gibiydiaçık lekeler, koyu adalar. Üç saat çizdim; donana kadar.
Sayfa çevirdim.
İstanbul. Botanik Bahçesinde baobab çizdim. Gerçeği değil, bonsai Ama kökleri öyle ki, sanki saksıdan kaçacak. Ciddiyetle yetişen bir ağaç minyatürde. Belki ben de öyleyim.
Gülümsedim. Gün içinde ilk kez.
Daha sonra sayfa çevirdim. Sonra bir tane daha. Ve bir tane daha.
Notlar peş peşe yazılmış: Kapadokya, Eskişehir, İzmir, Trabzon Hepsi birer şehir ve içindeki bitkiler üzerine. Adam, gezip gezip ağaç çizmiş, düşüncelerini kağıda dökmüş. Hiç otel, restoran veya gezilecek yer notu yok. Sadece yeşil. Dallar, gövdeler, yapraklar, kökler. Aralara hızlı, canlı eskizler serpiştirmiş; üç yapraklı bir dal, toprağı yaran bir kök.
Kapadokya. Pazarda portakal ağacı tezgahların tam ortasında. Esnaf dallara poşet asmış, fiyat etiketi Ağaç ise orada duruyor. İki yüz yaşında, en az. Bütün esnafları, bütün pazarları görmüş. Çizerken ellerim sıcaktan titredi.
İzmir. Karşıyakada wisteria dalları baş seviyene kadar sarkıyor. İzmirli aralardan geçiyor, turistler fotoğraf çekiyor. Şöyle düşündüm: İşte sınır tanımayan bir ağaç. Canı nereye isterse oraya büyüyor. Ben de böyle olabilsem keşke.
Fark ettim, kırk dakikadır okuyormuşum. Dışarı akşam olmuş, pencere camından yağmur sabırlı sabırlı vuruyor.
Devam ettim.
Trabzon. Şehrin kıyısında eski bir park. Kocaman akçaağaçlar, kökler kaldırımları yarmış. Bir zamanlar burada insanlar yürüyordu, şimdi sadece ağaçlar. Bir tanesini çizdim. Hiçbir yaprağı kıpırdamıyordu. Dedim ki: Demek sadakat böyle görünür. Olduğun yerde kalıp birinin dönmesini beklemek
Her notta adam ağaçlarla, başka insanlar dostlarıyla konuşur gibi konuşmuş. Komplekssiz, filtresiz. Sohbet ettiği onların kökleri ve ben, niçinini merak ettim.
Ve sonra, öyle bir bölüm geldi kidefteri kapatıp uzunca duvara baktım.
Eskişehir. Boşanmanın üzerinden iki yıl geçti. Laleyle on dört yıl aynı hayatı paylaştım. Ağaçları insanlardan çok seviyorsun, dedi. Belki de haklıydı. İnsanları mutlu edecek şekilde sevmeyi hiç öğrenemedim. Bir daha bulacağıma inanmıyorum. Ağacı değil, insanı. Kökleri neden çizdiğim anlayacak birini
Defteri kapattım. Komodinin üstüne koydum. Kalkıp pencereye yaklaştım.
Yağmur yağmaya devam ediyordu. Deniz kararmış; bir ışık bile yoktu. Aşağıda bir kapı çarptı, genç bir çift gülüştüyabancı, mutlu sesler.
Otuz bir yaşım. Kiralık stüdyo. Kitaplar yığını. Kimse yok mu? Son ilişkim biteli bir buçuk yıl oldu; ne zaman aramaktan vazgeçtiğimi fark etmedim bile. İşten geldim, mutfağa oturdum ve kendi kendime iyi olduğumu düşündüm. Ya da iyi değilalışık. Alışkanlık, mutluluğun yerine geçiyor bazen; düşünmezsen.
Valize döndüm, her şeyi dikkatlice içine geri koymaya başladım. Tam o an hatırladım.
Mektup.
Uçakta sıkıntıdan başlamıştım. Uçuş iki saat gecikmişti, ben de kâğıt kalemi çıkarıp karalama yapmıştım. Günlük ya da not değil. Yetişkin birinin yazmaması gereken şey: Sevgili yabancı, seni Sonra yarıda bırakmıştım. Valizin ön cebine sıkıştırıp, unutmuştum.
O mektup şimdi, kendi valizimde. Benimkini yanlışlıkla alan adamda. Seyahat günlüğü yatak başında duran adamda.
Bunu düşündüm; yanaklarım yandı.
***
Sabah tekrar havalimanını aradım.
Kayıp bagaj servisi, Asuman, dedi arka planda bir şey çitileyerek.
Dün başvuru yapmıştım. Uçuş İstanbul-Antalya, bagaj numarası
Bir saniye. Çıtırtı kesildi. Kayıt işlemde. Sizi arayacağız.
Ne zaman?
Sıra durumuna göre. Genelde üç ile on iş günü arasında.
On mu?
Yani iş günü. Ama bazen daha hızlı olur. Hattı açık bırakın.
Telefonu kapattım, valizi tekrar açtım. Kıyafete ihtiyacım vardı. Konferans iki gün sonra başlıyordu. Elbisem, laptopum, ayakkabımhepsi tanımadığım bir adamın elinde, tanımadığım yerde.
Şehre çıktım. Bir alışveriş merkezi bulmak on beş dakika sürdü. Pantolon, gömlek, iç çamaşırı, telefon şarjı gerekiyordu. Kasada görevli sordu:
Valiz mi karıştı?
Evet, karıştı.
Antalyada sık olur. Valizler hep gri, ayırt etmek zor.
Başımı salladım. Demek başkalarının da başına geliyor. Bu biraz iyi hissettirdi.
Eczaneden diş fırçası ve macunu aldım, bir de köşedeki kahveciden ayakta yudumladığım bir fincan kahve. Masalar hep çiftlerle doluydu. Dönüşte annemi aradım.
Vardın mı? Nasıl hava?
Yağmurlu.
Şemsiye aldın mı?
Anne, valizim yok oldu.
Allah Allah. Nasıl yani? Çalındı mı?
Havalimanında karışmış. Benimkini başkası almış, yerine bunu bırakmış.
Ağır bir sessizlik Sonra:
Demek birisi eşyalarımla dolaşıyor. Kitaplarınla ilgili ne düşündü acaba?
Anne!
Ne? Ciddiyim. Zaten bir valiz dolusu kitap taşıyorsun hep.
Defterden, sola yatık yazıdan ve Eskişehir notundan bahsetmedim. Her şey düzelecek anne, dedim ve kapattım.
Tekrar odaya dönüp valizi açtım.
Defter için değil. Bir ipucuisim, iletişim, herhangi bir şey aradım. İç ceplerini karıştırınca bir kartvizit buldum:
Teoman R. Başaran, Peyzaj Tasarımı. Proje, danışmanlık ve uygulama.
Ve bir cep telefonu.
Numarayı rehbere kaydettim, mesaj yazdım:
Merhaba, Antalya havalimanında valizlerimiz karışmış gibi görünüyor. Bendeki valiz gri, üzerinde çizik. İçinde bir defteriniz ve kartvizitiniz var. Bilginiz olsun.
Yanıt dokuz dakikada geldi.
Merhaba, ben de az önce valizi açtım. Belli ki o da bana ait değil. Kitaplar, defter, elbise Çok özür dilerim. Şu anda Antalyadayım. Valizleri buluşup takas edebiliriz.
Okudum. Kitaplar Elbise Defter. Yani valizimi açmış, eşyalarımı görmüş.
Olur. Nerede, ne zaman uygun olur?
Konyaaltı sahilindeki Falez kafede. Yarın saat onda? Ben de valizinizi getiririm.
Tamam, yarın görüşürüz.
Telefon ekranına bakakaldım. İçimdeki eşyalarımı tanıyan bir yabancı düşüncesi bir türlü geçmiyordu.
Belki mektubu da görmüştü.
Gözlerimi kapadım. Kim bilir, şu an odamdaveya bir kafedebenim not kağıdımı elinde tutuyordu. O satırları okuduğunda ne düşündü acaba? Kendi bile okuyacak birisine hayal etmeden yazmamıştım o satırları.
Defteri aldım, Eskişehir notunu baştan okudum.
Bir daha bulacağıma inanmıyorum.
Ben ise, sevgili yabancı, seni bulmak istiyorum diye yazmıştım. Şimdi o kağıt, kökle, ağaçla yaşayan bir adamın cebinde.
Tesadüf. Ve belki de değil.
Defteri bitirdeki kayıtlara çevirdim. Eskişehirin ardından birkaç not daha var.
Kastamonu. Bahar. Balkonu o kadar doldurdum ki, komşular şikâyetçi. Yüz on dört bitki, saydım. Lale olsa gülerdi. Ama Lale yok. Şikâyet eden de yok. Sadece Benjamin. O da susar. Harika sırdaş.
Ve en son not:
Antalyaya gidiyorum. Botanik Bahçesini göreceğim. Oradaki lale ağacı yüz yaşını geçmiş diyorlar. Tatil İki yıldır ilk kez iş dışında bir yere gittim. Sebepsiz gitmek tuhaf.
Kapatıp valize koydum. Fermuarı çektim.
O bir ağacı görmek için gelmişti Antalyaya. Ben konferansa. O başka şehirlerde ağaç çizer, ben şehirlerimizi yeşillendirmenin yollarını araştırırdım. Ve bir şekilde bu sebeplerle, aynı valizler karıştı.
Uyumak kolay olmadı. Hayatın garipliği üstümdeydi: Rutin, konferanslar, eşyalarını toplamak. Ama küçük bir hata, insanı birine hiç alışılmadık bir şekilde yaklaştırabiliyormuş.
***
Falez kafe sahilin tam üstündeydi; palmiye ağaçlarının ve bir sokak lambasının arasında. Cam duvarlar, ahşap masalar, taze ekmek ve tarçın kokusu. Garson, üzerinde çapa deseniyle bardak taşıyordu.
Yirmi dakika erken gittim. Acelem yoktu ama odada beklemek istemedim. Pencere kenarında bir masa seçip çay söyledim. Ellerim hafif titriyordu menüyü alırken. Saçma. Sonuçta sadece eşyaları iade edecektim. Sıradan bir eşya değişimi. Ama içim öyle değildi. Bir yabancının okunmuş hayatı kadar yakın hissetmiştim ki, hiçbir yakın tanıdık o kadar yakın gelmemişti.
Onu hemen tanıdım.
Adam on dakika tam vaktinde geldi. Gri valiz elinde, koyu yeşil bir mont giymiştivalizdeki kazağın rengi. Kaşının ve burnunun üstündeki hafif güneş izi, belli ki güneş gözlüğü takmış hep. Girişte durup etrafa baktı, benim valizi gördü, yaklaştı.
Yasemin? Sesi sakindi, kelimelerini arar gibiydi.
Evet. Teoman?
Başını salladı, yanıma oturdu. Valizimi kendi valizinin yanına koydu. İki gri ikiz, bir arada.
Garip, dedi. Etiketi kontrol etmiştim.
Ben de.
Sanırım etiketler de karıştı. Ya da ikimiz de dikkatsiziz.
Belki de valizler anlaştı.
Gülümsedi. Tek taraflı, sıcak ama utangaç. O an yazısıyla da öyle gülümsediğini hissettim; ölçülü ama samimi.
Özür dilemeliyim, dedi.
Neden?
Valizinizi açtım. Kendi valizim sandım. Sonra kitapları görünce şaşırdım.
Ben de sizinkini açtım. Ben de toplarken anlamadım.
Bir süre sustuk. O elinde bir kaşık çevirdi. Parmaklarının arasında hafif toprak izleri vardıkir değil, alışkanlık.
Defterinizi okudum, dedi kısık sesle. Makale notlarınız Şehir planlaması, peyzaj. Merak ettim. Sanırım bakmamalıydım ama
Ben de sizin seyahat günlüğünüzü okudum, dedim.
Gözünü kaldırdı.
Hepsini mi?
Hepsini.
Bir sessizlik. Dışarıda dalgalar sahilde kırılıp geri dönüyor. Bir çocuk martılara ekmek atıyor.
Bursayı biliyorsunuz o zaman, dedi.
İstanbulu da. Ve bonsai-baobabı.
Trabzonu da?
Sadakat diye çizdiğiniz akçaağaç.
Gözlerini yere indirdi.
Eskişehiri de mi?
Başımı salladım. Anladı.
Hakkımda pek çok şeyi anladınız, dedi. Ben de sizin hakkınızda.
Bir an sustu. Cebinden bir kağıdı çıkardı. Tanıdım onu; kenarı kıvrılmış, çizgili bir not.
Valizin cebinde buldum, dedi. Okumamalıydım, okudum.
Yüzüm tekrar yandı.
Saçma bir şeydi, dedim. Sıkıntıdan uçakta yazmıştım.
Sevgili yabancı, diye okudu Teoman. Sadece susabilmeyi dileyebileceğim, kelimeler olmadan anlaşılacağım biriyle tanışmak isterdim. Kim olduğumu anlatmaktan yoruldum. Satır arası okunmayı isterim. Birinin kitaplığıma bakıp beni anlamasını isterim. Birinin
Yeter, dedim kısıktan.
O noktada bitiyor, dedi. Birinin ve orada kalıyor. Tamamlamamışsınız.
Ne yazacağımı bilememiştim.
Ben biliyorum, dedi. Çünkü ben de aynısını yazardım. Sadece kitap yerine ağaçlarla ilgili.
Bir an benden kaçamayacak kadar nazik bakışlarını gördüm. Gözlerinin sakinliğini fark ettim.
Annemi Manisada biliyorsunuz, dedim.
Çerçevedeki fotoğraf. Güzel bir kadın. Size benziyor.
İşimi biliyorsunuz.
Peyzaj, şehir planlama makaleleri. Ben peyzaj mimarıyım. Önce mesleki, sonra kişisel olarak merak ettim.
Yalnız olduğumu biliyorsunuz.
Biliyorum ki bir elbiseyle konferansa geliyorsunuz. Dört güne beş kitap sığdırmışsınız. Annenizin fotoğrafını valizinizde taşıyorsunuz, çünkü ekrandan değil de gözünüzle bakmak istiyorsunuz. Elle yazıyorsunuz, bilgisayarla çalışsanız bile. Ve hayali bir mektubu gerçek bir yabancıya bıraktınız.
Sustum.
Ben de dedi Teoman ağaçları deftere çizen, iki yıl önce boşanıp balkonunu yüz küsur bitkiyle doldurmuş bir adamım. İnsanlarla iletişimde kalamayan biriyim. Bunu artık siz de biliyorsunuz.
Biliyorum.
Demek ki, birbirimizin hayatını eşyalar üzerinden okuduk. Ve sonrasında sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi buluştuk. İlk tanışmayı atladık, üçüncü buluşmaya geçtik.
İçimden gülmek geldi. Teomanın gülümsemesi de daha genişti.
Sizi olması gerekenden daha fazla tanıdım, dedi. Siz de beni. Bu haksızlık. Ya da hayatımda en dürüst tanışıklık bu.
Çünkü ne göstereceğimizi seçmedik.
Aynen. Valiz hayatın yansıması. Etkilemek için değil, ihtiyaç için hazırlanıyor. Gerçek kişiliğin burada belli oluyor.
Valizlere baktım; yan yana, çizik aynı yerde.
Yürümek ister misiniz? dedi Teoman. Hemen yanı başında Botanik Parkı var. Lale ağacını göreceğim diye özellikle geldim.
Okudum, dedim. Günlüğünüzde en son not.
Başını salladı, kahvesini bitirdi, kalktı.
Valizleri burada bırakalım mı? Masalara gösterdim.
Birlikte kalsınlar. Onların da konuşacakları çok şey var.
Dışarı çıktık. Yağmur sabah durmuştu, kaldırım pırıl pırıldı. Palmiyeler sakince duruyor, hiçbir dal kıpırdamıyordu. Lale ağacındaki sadakatli akçaağaç aklıma geldi; beklemek ve yerinde kalmak.
Günlükte olmayan bir şey anlatın, dedim.
Güvercinlerden korkarım, dedi gayet ciddi.
Güvercin mi?
Çocukken bir tanesi pencereye çarpıp başıma konmuştu. O günden beri kaçarım.
Kıkırdadım. O da yüzünü hafiften büktü.
Ya siz? Valizde olmayan bir şey?
Kitaplarla konuşurum. Bazen yazar saçmalayınca sesli tartışırım.
Peki kim kazanır?
Genelde yazar. Ama pes etmem.
Kaldırımda yan yana yürüdük. İçimden, hayatta hiç görmediğim ama el yazısını, notlarını, ağaç çizimlerini ezbere bildiğim biriyle yürümek tuhaf geldi. Sanki kitabını okuyup yazarını tanımak gibi.
Günlükte artık bulacağıma inanmıyorum yazmışsınız, dedim.
Hatırlıyorum.
Ama valizimi buldunuz.
Sizin valiziniz de bana ulaştı.
Bir süre sustuk. Bu, anlamsız-durgun bir sessizlik değildi. O mektuptaki gibi rahat, yorumsuz bir sessizlikti.
Botanik Parkı köşe başında görünmeye başladı; demir çitler ve kocaman ağaçların tepesini.
Lale ağacı şurada, dedi Teoman. Bakın, şu kolon gibi gövde. Yüz yirmi yaşında. Üç savaşı, iki devrimi yaşadı.
Ama hâlâ burada.
Ve her Mayıs ayında çiçek açar.
Cebinden küçük bir defter, bir kalem çıkardı. Çizime başladı.
Elinin çizgisi sabit, güvenliydi. Gövde, dal, yaprak hattı. Yüzüne süzülen güneş izinde gözlerini kısıp yukarı bakıyordu.
Bir şey soracağım, dedim.
Sorun.
Mektubumu okuyunca ne düşündünüz?
Bakışını kağıttan kaldırmadan konuştu.
Sonunu merak ettim. Ne yazacaktınız?
Bilmiyordum.
Şimdi biliyor musunuz?
Cevaplayamadım. Ama geri çekilmedim de. Güneş dal aralarında, yüzümü küçük lekelerle aydınlatıyordu.
Üç saat parkta gezdik. Her ağaçta mola, kısa anlatımlar. Teoman anlatırken rehber gibi değil, arkadaş gibi tanıştırıyordu. Ben de şehirdeki beton kutuları yeşil alanlara çevirmekten, direnen bürokrasiden, kendi evinin önüne yirmi üç elma ağacı diken ve şirketle mahkemelik bir emekli dededen bahsettim.
Yirmi üç elma? Kaşını kaldırdı.
Hepsine kadın adı takmış. Komşulardan daha yakınım onlara, demiş.
Anlıyorum onu, dedi Teoman. Benim balkondaki Benjamine de Arif diyorum. Beş yaşında. Çocukluk arkadaşım gibi.
Gülmekten alıkoyamadım kendimi. Bir yıldır İstanbulda kimseyle bu kadar rahat, bu kadar içten konuşmamıştım. Sanki tanıdık birinin yanında gibiydim; kasmadan, kendimi göstermek zorunda hissetmeden.
Lale ağacının altındaki bankta aramızda yarım metre mesafe bırakarak oturduk. Kimse daha fazla yakınlaşmadı.
Yarın konferansınız var, dedi Teoman.
Evet. On ikide sunum.
Konu ne?
Yeşil alanların insan psikolojisinde rolü. Sıkıcı aslında.
Herkes için değil. Benim için değil.
Yüzüne gülümsedim.
Katılmak ister misin?
Akademik konferansa mı?
Sıkıcı bir konferansa, üstelik ağaçlar üzerine.
Tüm hayatım sıkıcı, ağaçlı toplantılarla geçti. Benim için sıradan.
Birlikte güldük. O kadar doğaldı ki, tıpkı günlükteki satırlara benziyordu. Tam, zorlama olmadan.
Dönerken konuşmaya devam etti: Kastamonudaki balkon serası, komşuya hafta sonu çay sohbeti, boşanma sonrası iki ay eve kapanıp sonra sırt çantasıyla Bursaya gitmesi Sonra çizmeye başlaması.
Kafe Faleze döndüğümüzde, valizler yerinde, sahiplerine nihayet kavuştu.
***
Akşam odamda ılık çayım elimde oturuyordum. Valiz köşedenihayet tam kendi eşyalarım: kitaplar, defter, elbise. Her şey yerli yerinde. Laptop, şarj kablosu, annemin resmi, beş kitap, makale defteri. Tek eksik, o yarım kalmış mektuptu.
Ama masamda bir çizim vardı.
Teoman, ayrılırken bana vermişti. Defterinden dikkatlice koparılmış bir sayfa. Üzerinde bir ağaçne lale, ne baobabbilinmeyen bir tür. Dalları kocaman, güçlü, kökleri her yana yayılmıştı.
Bu ne? demiştim.
Kendi tasarladığım bir ağaç. Hiçbir şehirde yok henüz; ama sen şehirciliksin ya, belki bir gün dikersin.
O ayrıldı. Bir an dönüp bakacak sandım, vazgeçti.
Kağıda baktım: Belki insan, kelimesiz paylaşımı olan kişiyle susabilmek ister en çok. O kişi az önce sokağın köşesinden döndü. Benim mektubum hâlâ cebinde.
Telefonu elime aldım.
Çizdiğiniz ağaç için teşekkürler. Bir gün dikeceğim.
Yanıt dakikasında geldi.
Ciddiyim; bir gün apartmana projeni çizecek olursam, bir bilim insanı gözüyle bakar mısın?
Tabii.
O zaman İstanbuldaki adresini gönder. Eskisi gibi postayla gönderirim projelerikâğıttan.
Gülümsedim, adresi yazdım. Ekledim:
Posta kutusu küçük, büyük çizimler için bizzat getirmen gerek.
Hemen yanıtladı:
Not aldım.
Telefonu bıraktım. Yan odadan televizyonun sesi duyuluyordu, sıradan bir akşam. Ama bambaşka bir akşam, çünkü gülümsüyordum. Nedeni saçmaydı; anneme açıklasam inanmaz: Valizim karıştı ve bir insanla tanıştım. Kötü bir filmin giriş cümlesi gibi.
Kendi valizime döndüm; o yan cepte yeni bir beyaz kağıt ve kalem buldum. Yarım kalan o mektubun cepliği. Mektup şimdi Teomanda, gerçi geri istemedim.
Masanın başına oturup yeni bir kağıt koydum, yazdım:
Sevgili yabancı, sadece susabilmek, kelimesiz anlaşıldığını hissetmek isterdim. Kim olduğumu anlatmak yordu. Birinin kitaplığıma bakıp beni anlamasını isterdim. Birinin…
Duraksadım. Masada yeni ağaç çizimine baktım.
Ve bir kelime ekledim.
Teoman.
Sayfayı özenle katlayıp valizin yan cebine koydum. Döngü tamamlanmış gibiydi.
Dışarıda mart sonunda Akdeniz kokusu, ıslak toprak ve yaklaşan bahar vardı. Yağmur durmuş, gökyüzünde pembe bir şerit parlıyordu.
Işığı kapadım. Yarın sunumum var. O elbiseyleiki gün başkasının valizinde gezmiş elbiseylekonuşmamı yapacağım. Üçüncü sırada, belki, şehirler için ağaç çizen bir adam oturacak.
Ertesi gün başka bir yürüyüş. Şehrin öteki ucundaki çamlı yolu gösterecekmiş; Çamlar öyle sık, dallar öyle iç içe, orası yemyeşil bir koridor gibiymiş. Bir akademisyen olarak hoşuna gidecek, yazmıştı. Ve sadece öylesine de.
Sonra, İstanbul ve Kastamonu; ayrı şehirler, ayrı hayatlar. Ama şimdi aramızda bir posta, bir adres, tamamlanmış bir mektup var.
Valizim köşedeaynı gri, aynı çizik. Ama etrafındaki her şey artık farklı.
Bagaj bulundu.




