Bu çocuk İsmailin…
Bu hikâye, İzmirin bir mahallesindeki dokuz katlı bir apartmanın dördüncü katında, kısa bir süre önce yaşanıyor. Burada, emeklilik sonrası hala çalışan, yalnız bir kadın olan Hayriye Hanım oturuyor.
Hayriye Hanımın hayatında öyle aşırı olağanüstü bir şey yok. Her şey yolunda: emekli maaşı, işi, dostları, torunlarının yanına gidiş gelişler, ayrı yaşayan yaşlı annesine yardımlar…
O gün de sıradan bir gündü.
Sabah annesini arayıp halini hatırını soruyor.
Günlerden cumartesi. Hayriye Hanım üçte bir nöbetle özel bir poliklinikte çağrı merkezi görevlisi olarak çalışıyor. Bugün ise izinli.
Bugünün planı yine aynı: evde bir şeyler hazırlamak, annesinin yanına iki apartman ötesine gitmek. Bir tür rutin ama itiraf etmek gerekirse artık biraz bıkmışlıkla, göz devirmelerle
Gitmek iki apartman arası. Zor değil. Yemek hazırlamak da. Hem dün yapılan çorba ve börek hâlâ annesinin evde duruyor. Lakin, o beşinci kattaki asansörsüz apartman Ah!
Bir de elbette, annesinin dert yakınmaları da iç çektiriyor. Kim bilir kaçıncı kez aynı ağrıları, sancıların hikâyesini, komşulardan gelen efsane çözüm önerilerini, her şeye hakim doktorlar ve televizyon sağlık programlarının tavsiyelerini tekrar tekrar dinlemek Bu hikâyeler Hayriye Hanımdan asla çözüm beklemiyor, çünkü annesi yıllardır doktor doktor gezmiş, yapılan her tanıyı yeni yaşam deneyimleriyle tekrar formatlamış, kendince yorumlamış.
Kendi önerileri ise, Kızım, sen ne anlarsın ki, doktor sen misin? diye geri çevriliyor. Oysa Hayriye Hanım, kırk yıl Ege Üniversitesinde ameliyathane hemşireliği yapmış bir insan.
Sen hangi makası, hangi bisturiyi tanıyorsun ki, kızım
Ama işte, standart bir günün başlangıcı.
Markete de uğramak lazım… Nasıl olsa annesinin evine giderken uğrarsın. Çöpler toplanıp girişte bırakılıyor, makyaj yapmak için aynanın önüne geçiyor. Altmışını geçmiş olsa da, Hayriye Hanım oldukça genç görünüyor göz kenarında birkaç çizgi dışında yüzü diri, saçları kısa, açık kumral ve küpeleri büyük. Belki biraz yanakları çökmüş, o kadar.
Annem için bir somun Trabzon ekmeği ve tereyağı almalıyım, diye düşünüp dudaklarına kalem sürerken kapı çalar.
Binalarında görüntülü diyafon var. Kim olabilir ki? Komşu Fatma Teyze mi? Zaman zaman çaya çağırırdı.
Hayriye Hanım elindeki ruj ile kapıyı açınca, karşısında at kuyruğu yapılmış saçlı, kotlu, çizgili tişörtlü bir genç kız ve ellerinde kahverengi battaniyeye sarılı bir bebek olduğunu görür görmez önce şok olur. Sonra, genç kız yaklaşıp hiç konuşmadan bebeği kollarına bırakır:
Bu sizin!
Hayriye Hanımın ellerinde ruj hâlâ. Refleksle bebeği kucaklar. Ağırlığını hissedince bir an gözleri aşağı kayar Bir bebek!
Bakışlarını tekrar kaldırdığında, genç kız çoktan merdivenleri inmiştir.
Bu, İsmailin çocuğu Benim okumam lazım genç kızın ayak sesleri aşağıdan gelir.
Aşağıdan kapı kapanır.
Ve… o kadar.
Hayriye Hanım bir süre katın ortasında öylece kalır, “Herhalde geri dönecek” diye umutla bekler. Sonra içeri girip çöplerin yanındaki yere bakar, Annemin evine giderken çöpleri de almayı unutmayayım bari, diye düşünür.
Bir de bir poşet bırakılmıştır. Ne ara bıraktı hiç fark etmez.
Sonra… soğuk bir dalga gibi içine ürperti yayılır.
Allah Allah! Gerçekten onlara bir bebek bırakılmıştır. Ne dedi az önce? İsmailin çocuğu mu dedi?
Acaba yanlış mı anladı?
Hayriye Hanım kucağında bebekle oturma odasına geçip koltuğa oturur. Evet, kesin İsmailin dedi.
Oysa onun tek oğlu var: Cem. Cem evli, iki de torunu var, ailesiyle Bursada yaşıyor. Hayriye Hanım ise İzmirde. Eşi Hasan Bey beş yıl önce vefat etmişti.
Her şey karmakarışık… Birden içindeki bebek kıpırdanır. Tabii ki!
Bebeği yavaşça koltuğa bırakır, battaniyeyi açar: fıstık yeşili bir tulum, minicik, ağzında kurbağa desenli emzik bir kız bebek… Henüz bir aylık bile yoktur.
Şşş… küçük tatlım… Ellerini şefkatle okşarken, bebek huzurla uyumaya devam eder.
Şimdi cevaplar poşette olabilir diye açar, bakar: iki emzikli biberon, bebek maması, bir paket bez ve küçük kıyafetler…
Bir mucize olacak, birazdan kapı çalacak, genç kız geri dönecek, bebek annesine kavuşacak, ardından Hayriye Hanım eski hayatına dönecek: çöpler, market, annesine gitme…
Kendisini toparlayıp makyajına devam eder, arada pencere kenarında merakla genç kızı bekler.
Ama gelen giden yoktur.
Bir süre bebek ağlamaya başlar. Hayriye Hanım çaresizden, “Bu benim çocuğum değil, müdahale etmek doğru mudur?” diye kafadan geçirir. Ama sonra, annelik refleksiyle kıyafetini değiştirir, bezini yeniler… Bebek kızdır.
Birden sorumluluk ağırlığı çöker. Bu kızı bırakıp gitti annesi!
İsmail… İsmail… Hay Allah!
Oğlu Cem, gençken hayatı seven biriydi. Kimi zaman kız arkadaşlarını eve getirirdi, çok kızardı o zamanlar. Ama evlendikten sonra geçmişte kaldı bunlar. Şimdi mutlu bir ailesi, kendi işini büyüttüğü nedeniyle epey yoğundular. Özellikle bu sene kredilerini bitirdiler, araba aldılar, torunlar büyüdü…
Dur bakayım güzelim, hadi susma, altını değiştirdik, şimdi mama hazırlayalım…
Ah! Gerçekten bırakıp gitti annen…?
Ellerinin alışkanlığıyla gayet rahat bez değiştirir, tulumunu giydirir, bebek kucağında mutfağa gidip mama hazırlamaya başlar.
Bir yandan telefon çalar. Zorlanarak açar.
Niye açmıyorsun? Arayan annesi.
Annee… Bişey mi oldu?
Markete uğradın mı?
Daha gitmedim.
Ben armut istiyorum. Ama o son aldıklarından değil, bir öncekiler gibi al. Onlar çok güzeldi.
Tamam, anladım.
Unutma bak, ince uzun, yanak kısmı kırmızı olanlardan. Yumuşak olanı. Sonrakiler hiç iyi değildi…
Bebek hareket edince, Hayriye Hanım kısa kesmek zorunda kalır:
Anne, kapatıyorum, markete gidiyorum.
Telefonu kapatınca içinden Ah şimdi ne yapacağım? der.
Cem! Aranacak kişi oğluydu.
Bugün mayıs sonu… Ağustosta Cemin bir iş gezisi vardı, adı değiştirip İsmail mi dedi acaba? Olur ya! Bir serüven yaşadıysa, böyle şeyler olur. Kendisine gayet olgun gelen oğlu, başka bir şehirde ne yaptı kim bilir…
Mama sıcak mı diye bileğini kontrol eder, suyun altına tutar.
Uzun zaman bebek taşımadığı için bir kolu hemen yorulur. Aslında 112yi mi arasam? diye içinden geçirir ama şüpheleri var.
Ya gerçekten Cemin mi bu bebek? Kızı torununa benzetiyor. Olursa büyük kriz olurdu, gelini asla affetmezdi. Torunlara ne olacak…
Ah düşünmek bile sarsıcıydı.
Al, güzel kızım… Aferin…
Tatlı bebek mamayı yerken Hayriye Hanımın gözleri doluyor, insan özlüyor gerçekten.
Bebek uyuyunca kızını yatırıp mutfağa geçer, defalarca Cemi arar, ulaşamaz.
Çağrıya çıkmaz, Belki annesini bekliyordur, kız geri döner diye umut eder.
Gelinine, Zeynep Hanıma mesaj atar, Cem akşam arar mı beni? diye.
Bir şey mi oldu, Hayriye Teyze? Acil bir şey mi var?
Yok kızım, konuşmak istedim. Önemli bir şey değil.
Zeynep söz verir.
Annecim, bugün ayağımı burktum, gelemeyeceğim. Zaten çorban da var evde, ekmek de almışsın…
Mutfakta bunca şeyden sonra, rahat bir nefes alır, beyaz pantolonunu çıkarıp ev elbisesi giyer. Bebeğin yanında oturup sessizce düşünmeye başlar.
Belki de mantığını kaybetmişti bebeği kabul ederken. Ama, dünya bu; bazen bir anda kapına çocuk bırakılır.
Neden ihbar etmiyor polise? Bir, oğlundan korkuyor; ya gerçekten Ceminse? İsmail ismini vermiştir, olur ya. İki, şimdi karakola gidip soruşturma, beyan… Uğraşmak istemiyor. Üç, kızın bakışlarında bir acı, bir haklılık, bir çaresizlik var…
Ama birine danışmalı. En yakın dostu Arzu Hanımı arar.
Arzucum, inanmazsın! Evime çocuk bıraktılar…
Arzu Sherlock Holmes gibi çözüm önerir, işten sonra yanına geleceğini söyler:
Panik yok Hayriye, hallederiz. Polisi arama hemen.
Sence de polise gitmeyelim mi?
Biraz bekle. Önce İsmaili bulmak lazım. Apartmanda bir İsmail var mı?
Ben nerden bileyim; dokuz kat, elliden fazla daire! Kız, yanlış daireye gelmiştir belki.
Ama belki de Cem bir haltlar karıştırdı. Bir daha aramaya çalış.
O akşamı bebekle geçirir. İnternetten beslenme aralıklarını inceler, tavsiyeler okur, masaj yapar, altını değiştirir, banyo yaptırır, şarkı söyler
Annesi tekrar arar, Yarın gelmeyecek misin? diye sorar, Hayriye Hanım, “Yarın mutlaka geleceğim” diye söz verir.
Arzu Hanım akşam gelir ve araştırma başlatır. Bebek kıyafetlerini inceler, apartmandaki komşuları dolaşır. Kimseye bebekten söz etmez, sadece bir İsmaile mektup bıraktığını uydurur.
Buldum sanırım! sevinçle eve girer.
Sessiz, bebek yeni uyudu
Meğer altıncı katta gerçek bir İsmail oturuyormuş; koşullar uygun.
Eminim sadece kat karıştırıldı… Hadi, gidelim konuşalım!
Ya adam bilmiyorsa?
Ne olmuş, üstüne gitmek lazım! Olacaksa olacak…
Bebek uyandırmasınlar diye asansöre binmezler, yavaşça yukarı çıkarlar, zile basarlar.
Kim o? içerden yaşlı bir sesi.
Biz İsmaili arıyoruz, Arzu kapının ardından.
Küçük, yaşlı bir kadın kapıyı açar, sertçe bakar, sonra içeriye seslenir:
İsmail! Yine seni arıyorlar…
Arzu içeri girerken, Hayriye Hanım kapıda kalır. İçeriden, kısa boylu, hafif sakallı bir genç adam çıkar:
Merhaba, tablet için mi geldiniz?
Tablet mi? Hayır, başka bir konu için geldik.
Son derece şaşkın genç adamı Arzu sıkıştırır:
Dairene yanlışlıkla bir bebek bırakıldı bugün, ismi İsmail diye bilgi verildi
Genç adam, Ne çocuğu? Benim çocuğum yok. der.
Her türlü inatlaşmaya rağmen adam, Beni biriyle karıştırıyorsunuz, diyerek tekrarlayınca, Hayriye Hanım asıl konuyu açar:
Dördüncü katta oturuyorum, bir genç kız, bu İsmailin çocuğu diyerek kucağıma bebek bıraktı, aceleyle kaçtı. Arada karışıklık olmuş olabilir mi diye düşündük. Hiç tanımıyorum
Benim hiç çocuğum olmadı, tekrarlıyor genç adam.
Kabul etmiyorsunuz yani… diye yükselir Arzu.
Vallahi yok! Nasıl çocuk göreyim?
Arzu, Gidelim gösterelim! deyince…
Lütfen yanlış anlama olmasın, kusura bakmayın. Yanlış geldik belki de, der Hayriye Hanım.
Eve dönüşte, Adam kesin bilgisayar dahisi, öyle tipler çapkın olmaz, diye gülerler.
Oğlu Cemden ise hâlâ ses yoktur. Zeynep Hanım dönüş yapar, başı kalabalık, Cem işten aramış, sonra hava dağılmış…
Yarın polisi arayacağım!
Ama uyuyunca, yine kızın bakışları gözünün önüne gelir: umutsuzluk, korku, bir avuç umut. Polise verse kızcağızı? Bebeğin başına ne gelecek?
Hayriye Hanım sık sık uyanır, mama verir, oda içinde bebekle yürüyüp durur. Sabah bebekle birlikte sızar.
Yeni bir gün, annesinden telefon: Gelecek misin? Geleceğim, der. Armut, ekmek istenir.
Bebekle birlikte çantaya atar, bir şal ile kendine bebek taşıma aparatı uydurur. Market alışverişi yaparken Yalnız değilim artık diye içi bir hoş olur. Ama sonrası o meşhur beşinci kata çıkış…
Kapı açılırken annesi şaşkın:
Bu ne?
Kimse, bir saatliğine komşunun torunu bende, marketten uğrayacağım diye bıraktı.
İsmini sordun mu?
Sormadım, ne bileyim!
İsimsiz bebek mi alırsın!
Evine dönerken Hayriye Hanım aklında bir sürü isim dolanır. Bilmediği bir sebeple bir isim koymak ister.
Evde, sonunda Cem telefona ulaşılabilir.
Anne, ciddi misin? Ben evliyim! der oğlu şaşkın.
Ama bir bebek getirdiler kucağıma, İsmailin çocuğu dediler, ben de Dedim, ya bir yanlışlık var!
Anne, ben senin Ceminim, yıllardır. Hatalı bir şey olmuş, hemen polise ilet!
Tamam, ama bebek aç şimdi, çözeceğim birazdan…
Anne, hemen polisi ara, yoksa ben ararım!
Ama Hayriye Hanım yine kendini bebek bakımına verir. Bir bakar, bir bakar… Nereye gidecek bu çocuk? Çocuk yuvasına, polikliniğe… Ama kendi eli varken neden daha kötüye düşsün ki, diye düşünür. Bir yandan da, nöbeti var, bu şekilde bebekle kalmak hukuken sakıncalı.
Sonunda, yapılacak en doğru şey olduğu için, telefonunu bırakır. O sırada kapı çalar.
Yıkan gözlerle, perişan şekilde, kıyafetleri darmadağın genç bir kadın kapıdadır.
Nerede o? Evrak teslim ettiniz mi? Niye bana haber vermediniz?
Ne teslimi? diyen Hayriye Hanım tam anlamamıştır.
Onu bana vermeyen siz miydiniz? dedi kız.
Sanırım bendim, ama siz çok hızlı kaçtınız!
Neyse, ona kavuştum değil mi! Gözleri umut ve acıyla dolu.
Gel buyur, hadi içeri!
Genç kız bir umutla hızla içeri girer, yatakta uyuyan kızına kavuşunca yere çöküp saatlerce ağlar. Hayriye Hanım elinden tutup mutfağa alır, çay, su verir, biraz da çikolata yedirir.
Kendini toparlayan genç kadın sonunda anlatır. Adı Melis, bebeğin adı ise Duru.
Melis, İzmirin küçük bir köyünden. Bir yıl önce, bir yaz aşkı yaşar. Sözde evlilik vaadiyle kandırılır. İsmail isimli bir İzmirli öğrenciyle aşk yaşar, bir defa onun binasına gider. Hamile olduğunu öğrenince, genç onu önce sahiplenir, Annem yardım eder der, sonra birdenbire ortadan kaybolur. Ne telefonu çalışır, ne de haber alınır.
Evindeki babası onu evlatlıktan reddeder, üvey annesi de sever ama, iyi bakamaz. Teyzesi biraz yardım eder. Melis elinde avucunda ne varsa İzmirde küçük bir öğrenci yurdunda doğum yapar. Bir süre arkadaşı yanında kalır ama, parası bitmiş, kalacak yeri yoktur.
Bir sabah, hayatına dair çözümsüzlük hissettiği an, eski İsmailin annesine bebeği bırakıp kaçar. Sonra öğrendiği bir yorumdan gerçeği anlar: Bıraktığı apartman yanlış!
İçinde bir pişmanlık, bütün gece ağlar. Sabah öğrendikten sonra apar topar elinde bir şey olmadan, çocuğunu bulmak için koşa koşa bu apartmana gelir; çünkü yanlış kapıya bırakmıştır.
O kadar benzemektedir ki, İsmailin annesi sandığı Hayriye Hanıma Aynı saçlar, aynı boy ve yaş.
Ben, Şaheseri yazıp da üstüne isim koymamak gibi bir hata yapılmaz. Anneler kolay kolay kendi eserinden vazgeçmez, diye düşündüm hep. İnsan annesiz kalınca kim bilir ne olur? Şimdi ne olacak, dönecek misin İsmailin evine, annesine mi vereceksin kıza?
Hayır. Dün bir geceyi zor geçirdim. Artık yeter. Yurduma döneceğim, orada köşeme çekileceğim Sizi de üzdüm, affola!
Doğruyu söyleyeyim, oğlumun başına bir şey gelir sandım, ödüm patladı. Bir de komşu İsmaile şüphelenip, bunca tantanayı boşuna çıkardım, rezil olduk! diye Hayriye Hanım gülerek anlatır.
Ezilen Melis, İstersen ben çıkıp özür dileyeyim, dese de Hayriye Hanım, Ne olur burada kal. Benim yanımda Evde yalnızım, bana bir arkadaş, sana da güvenli bir yer olur, der.
Nasıl olur? Ben kiranı ödeyemem ki! Yurdun koridorlarında uyurum, dert değil. Zaten sınavlar da var. Ardından teyzenin yanına gideceğim zaten
Kızım, bu evde kal. Sınavları atlatınca bakarız. Ne zaman sınav?
İki gün sonra…
O zamana burada kal. Ben yarın nöbetteyim, ev sende… Her şey var. Şimdi git eşyalarını, kitaplarını al. Duru zaten çoğu zaman uyuyor. Ben de yeni mama aldım… Ah, sen anne sütü verirsin daha iyi.
Ama Melis konuşamaz, koltukta sızıp kalır, Duru da yanına.
Hayriye Hanım fısıldar telefonda Arzu Hanıma:
Yok, Cemonun çocuğu değilmiş. Dönüş yaptı. Komşunun da değil… Sakın sesini çıkarma! Yanımda kalacak. Biliyor musun, polise gitmemekle ne kadar iyi etmişim!
***
Sütü yetti. Melis sınavlarını başarıyla verdi. Eskiden Hayriye Hanımın annesine O bakarken, artık Melis gidiyor. Beşinci kata, hem de.
Hayret! Anne Hanım, Melisin her dediğini can kulağıyla dinliyor.
O, taze diplomalı, çok zeki bir kız. Eh, gençlerin önünde eğileceksin…
Sınav sonrası Melis iş buldu; Hayriye Hanım eski bağlantılarıyla ona acil servis yaz stajını ayarladı. Artık tıbba dair her şeyi birlikte konuşuyorlar.
Komşu İsmailin yaşlı anneannesine de iğneler yapmaya Melis gider şimdi. Sonbahara doğru eşyalarını toplayıp Duruyla iki kat yukarı taşınıyor, hem anneanneyi tedavi etmek için, hem de hayatına yeni, temiz bir sayfa açmak için.
***Bir sonbahar sabahı, apartmanın bahçesinde küçük bir masa kurulur. Hayriye Hanım çaydanlığı masaya taşırken, Duru salıncakta Melisin gözünde ilk gülümsemelerinden birini verir. Melis, cebinde küçük bir anahtarla Hayriye Hanıma yaklaşır.
Sizin sayenizde, der sessizce. Hayatım yeniden başladı.
Hayriye Hanımın gözleri dolar, elleri Melisin omzunda, Durunun ufak avuçlarını sıkarak:
Kızım, insan hevesini, korkusunu, yalnızlığını paylaşmadıkça nasıl yaşar? Benim eserim, belki ilmek ilmek kazandığım iyiliklerdir. Ama asıl cesaret sende.
Salıncaktan ince bir kahkaha yükselir. Duru ilk kez yüksek sesle gülümsemiştir.
O günden sonra apartmanda kimse eski yalnızlığından söz etmez. Çünkü Hayriye Hanımın evinden her akşam Durunun gülüşleri, Melisin sorularla dolu sesi, Arzunun kararsız kahkahaları, hatta komşu İsmailin bilgisayar melodileri yükselir. Ve beşinci kattaki yaşlı anne, kendisine gelen armutları bölüp herkesle paylaşır.
Hayriye Hanım bir akşam pencereyi açıp sokağa bakar, sarı ışıklar altında bahçede Melisin Duruyu yürütüşünü izler. Anlar ki, her şey yerini bulmuştur. Yalnızlık bazen bir kapı ziliyle, bazen yanlış bir apartmanla, bazen de ufacık minik bir bebekle biter.
İnsanın kalbi, paylaşıldıkça genişlerdi. Hayriye Hanım sessizce odasına döner, rujunu sürer. Altında kök salan eski yalnızlık şimdi bir masalın tebessümüne, yeni bir ailenin sıcaklığına dönüşmüştür.
Ve bir zamanlar çöpleri unutup dalgın çıkan Hayriye Hanım, artık sabahları elinde armut poşetiyle giderken apartmana şunu fısıldar:
Belki yarın biri daha yanlış kapıyı çalar. Ama ben buradayım yeter ki birileri bir çocuğa, bir kalbe umut bırakabilsin.



